Arabaya binerken babamda bagaja çantaları koyuyordu. Yeliz otursun diye yana kaydım. O sarı ipek, dalgalı saçlarını üsten toplamıştı. Kardeşimi hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Sanki hayatında ilk kez bir yere gidiyormuş gibiydi. Bu sefer onun istediği olduğu için çok sevinmişti anlaşılan. Annemde bindiğinde Kuşadası'na gitmek için yola koyulduk.
Yirmi dakika boyunca arabanın içi kahkahalar ile dolmuştu. İçimden bu tatil, hayatının en güzel tatili olacak Serhat diye geçirdim. Yeliz'e baktım. Neredeyse benimle her dakika kavga eden kardeşim, şimdi benimle şakalaşıyor, düzgünce sohbet ediyordu. Yüzünden hiç gülücük eksik olmayan annem ile babama baktığımda, arabanın içinde bir rüyanın gerçekleştiğini fark ettim. Filmlerdeki ailelere benziyorduk. Kendi kendime güldüm. "Niye gülüyorsun ağabey yoksa komik bir şey mi var?" diye üzerine baktı. "Hayır, yok." diye ona sarıldım. Neden bilmiyordum, ancak içimde bir huzursuzluk vardı. Kaşlarımı çattım ve karşıya baktım. Bakmaz olaydım.
"Baba!" diye bağırdığımda babam karşıya bakmıştı. Yeliz ve annemin çığlıkları, babamın sesli nefesi, karşımızdaki kamyonun yeri boğan fren sesi... Hepsi kulağıma ölümün nefesi gibi yankılandı. Ellerim kardeşimin kolunu sıkıyordu. Her şey ağır çekime alınmıştı.
İki sahne oldu:
Bir; kendimizi sağa savrulurken bulmamız zaman almadı. Babam direksiyonu elinden geldiğince sağa doğru döndürdü. Kaşla göz arasında ellerinin beyazladığını görmüştüm. Anneme yandan baktığımda, gözlerini sımsıkı kapamış bir eli önünde, diğeri ise yanındaki tutunma yerinde olduğunu fark ettim. Yeliz hem bana hem de önündeki koltuğa tutunuyordu. Ben de onu bir elimle sımsıkı sarıyordum. Her hücrem harekete geçmişti. Kalbim kan yerine adrenalin ve korku pompalıyordu. Ne yapacağımızı şaşırmış haldeydik. Arabanın altındaki lastikler asfalta bizimle beraber çığlık attırmıştı. Gözlerimi kapattım. Gözlerimin önüne kan renginden başka hiçbir şey gelmeyince bedenimin zorluğuyla gözlerimi yeniden açtım. Sağa tamamıyla döndüğümüzde ve önümüzdeki Kamyon kaybolunca bir salise, sadece bir salise rahat bir nefes aldık.
Erken davrandık. Çok erken...
İkinci sahnede, araba yan olarak sağa kaydı. Ormana doğru. Frenler tutmadı. Öleceğiz! Öleceğiz! Öleceğiz! Öleceğiz! diye attı kalbim. Hiç anlaşamayan beynimde ona eşlik etti. Tutunacak bir yer kalmamıştı.
Takla attık.
Camlar kırıldı. Ses bütün vücudumda yankılandı. Yüzümün birkaç yerinde hafif bir yanma hissettim. Kapının kolu ile Yeliz arasında sıkışmıştım. Fakat hepimiz arabanın her yerindeydik artık.
Bir takla daha.
Bu sefer yer çekimine karşı koyarak saniyenin onda biri havada kaldık. Sonra arabanın arkası bir ağaca çarptı.
Sarsıldım. Sanki ben değil bütün ülke sarsılmıştı. Hem içimde hem de dışımda büyük depremler var gibiydi. Bütün organlarım yer değiştirmiş gibi bir tuhaflık vardı içimde. Kafamı tavana çarptığımı sandım. Başımda da yüzüm gibi bir yanma hissettim. Sıcak bir sıvı akıyordu.
Sonra ters döndük.
O karışıklıkla Yeliz'e bir saniyeden azda olsa bakmayı başarabildim. Saçları yukarı doğru sarkmıştı. En kötüsü ise gözleri kapalıydı. Annem ile babamın da öyle.
Uyanmaları için onlara bağırmak istedim o kargaşanın içinde. Yüzüme sıcak akışkan bir sıvı akıyordu. Ağzıma geldiği için elimle silmeye çalıştım. Ama elimde bir acı hissettim. Kalın bir dalın kırılması gibi bir ses duydum, vücudumun dışından mı içinden mi emin değildim. Fakat elimi kıpırdatamıyordum. Sanırım kırılmıştı. Umurumda değildi. Ailem... Ölüyordu! Ben de öyle.
Tekrar düze döndük.
Gözlerim ne zaman kapanmıştı? Emin değilim. Her şey birbirine girmişti. Zaman kavramı yoktu. Düşüncem yoktu.
Sadece kalp atışlarımın sesini duyuyordum. Hızlıydı. Çok hızlı. O kadar hızlıydı ki içimde bir patlama olacak zannettim. Vücudumun içinden bahsetmişken... Elim kırılmıştı. Yüzüme akan bir sıvı vardı ve başımda bir serinlik vardı. Ama akan kan çok sıcaktı. O kadar sıcaktı ki onu yoğun bir ter zannettim bir an. Onu silmek istedim. Ama vücudum benden kopmuştu. Onu hem hissediyor hem hissedemiyordum. Nefes alışlarımı duydum. Yavaştı.
Bir şeye çarptık.
Araba durdu. Sanırım. Çünkü hareket etmiyorduk.
Gözlerim kendini kilitlemiş gibi açılmıyordu. Saçlarım anlıma düşmüştü. Ve kanla ıslanmıştı. Durduğumuzda oturduğum taraf neredeyse dik olacak şekilde yukarı kalktı. Sonra gürültüyle yere indi.
Hareket yoktu. Nefes sesleri ve kalp atış sesleri vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Kolum acıyordu. Yüzüm yanıyordu. Gözlerimi her açmaya çalışımda acıyla bana isyan ediyorlardı.
***
Zamanı bilmiyordum ama belki dakikalardır, belki saatlerdir, ya da günlerdir burada, bu kanlı arabanın arkasında oturuyor olabilirdim. Yeliz'in yanımda olduğundan emin değildim. Annem ile babamın da...
Gözlerim neredeydi? Onları hissedemiyordum. Bir şey de göremiyordum. Belki onları çıkarmışlardı. Onların işe yaramadığını anlayıp oymuşlardı. Kim bilir. Sonra yanmanın ve artık bütün vücuduma yayılan sıcak kanın arasında bir şey hissettim.
Hissin kolumda olduğunu anlamam birkaç saniyemi aldı. Bir uğultu yükseldi kulağımda. Uğultu, arada bir duruyor bir saniye geçmeden tekrar başlıyordu. Uğultunun ardından havayı bölen, ritimli tiz bir ses daha, ortalığı sardı. Uğultu hala devam ediyordu. Boğuk bir uğultuydu.
Tiz sesi tanımaya başlamıştım.
Siren.
Aklımı buldum. Bu kadar zamandır neredeydi? İşte Ambulans geliyor diye geçirdim aklımdan. Aklıma gelen ilk cümle buydu.
Sırtım bir şeyi ayakucuma doğru itiyordu. Kolumun biri yukarıda olduğunu hissettim. Omzum olmasa onu da hissedemezdim sanırım. Diğer kolumun orada olduğunu bile sanmıyordum.
Sonra sırtım yumuşak bir yere değdi. Toprak. Ah! Keşke dönebilsem de o toprağı öpebilsem. Ama Yapamıyordum. Bırakın ona sarılmayı bakamıyordum bile. Daha sonra anladım. Ben itmiyordum. Sürükleniyordum.
Siren yükseldi.
Boğuk uğultuda öyle.
Fakat anlam bulmaya başlamışlardı. Bu bir uğultu değil konuşmaydı. Sadece anlayamıyordum. Anlamak istemiyordum da. Sadece bu hissizliğe ve yanmaya bir son verseler bana yeterdi.
Beni sürüklemeye devam etti... her kimse artık.
Peki, neden siren hala yaklaşıyordu?
Uğultu anlam kazandı.
"Hadi çabuk ol. Şimdi gelecekler."
Bir adam sesi. Biriyle konuşuyordu. Bu demektir ki en az iki kişi vardı. Belki daha fazlası. Sesi neden bu kadar aceleciydi? Gelen neydi? Doktorlar mı? Bırakın gelsinler belki beni ve ailemi kurtarırlar diye düşündüm. Fakat dile getiremedim.
Belki de çoktan ölmüştüm.
Hayır. Bu imkansızdı. Ölseydim ve cehennemde olsaydım mangal olmuş olurdum. Cennette olsaydım bu acılardan kurtulmam gerekirdi. Eğer ikisi de olmuyorsa ben hala yaşıyordum. Peki ya ailem? Onlarda benim kadar acı çekiyor muydu? Yoksa çoktan...
Birden düşüncelerim yarıda kesildi.
Topraktan daha sert deri bir zemine yatırıldım. Sanırım başka bir arabanın arkasıydı.
Hayır! Ailem! Annem, babam, Yeliz... Onları bırakamam. Beni onlardan ayırmayın. Onları bırakamam! Kahrolası ağzım neredeydi! Neden konuşamıyordum?
Hemen ardından iki şey oldu:
Sallanıyordum. Hafiften araba gürültüsü duydum. Hafif? Kulağım duymak istemiyordu. Daha fazla dayanamıyordum. Ölmek varsa sonunda neden dayanmaya, ona karşı koymaya çalışayım ki?
İkinci şey tam bu kararı verdiğim anda oldu:
Kendimi bıraktım.