14. Bölüm: Alevdeki Melek

2026 Kelimeler
Gözlerim yanlış mı görüyordu? Yoksa Serhat bana inanmış ve onu getirmiş miydi? Arabayı gördüğüm anda bir sürü duyguyla doldum. Öfke, sevinç, rahatlama, sıkılma, üzüntü, özlem... Ve daha bir sürü duygu... O kadar duygu vardı ki bunlar karnımı ağrıtmıştı. Yavaş yavaş kapıya doğru yürüyordum. Yürüdüğüme şaşıyordum. Konuşamıyordum. Çünkü günlerdir hiç kan içmemiştim. Hiçbir yerde kan yoktu. Avlanabileceğim yakın bir yer de yoktu. Elizya'yı bırakacağıma kendimi Lider'e öldürtürdüm. Yine de bu beklemenin boşuna olduğunu düşünüyordum. Tuhaf kısımları da buradaydı ya. Normalde bir Zera'nın dönüşümü, en fazla beş gün sürer. Ancak o, on iki gündür ayağa kalkmadı. Yaralarının da izi kalmıştı. Geçmeleri gerekiyordu. Bir Zera'nın dönüşümü bir vampirin dönüşümüne çok benzerdi. Görünüşümüz değişir, insanların gözünde cennetten düşmüş gibi görünürüz. Çoğu vampir bu durumu sever. Çünkü kurbanlarını bir sinek gibi avlarlar. Gözlerimi zor açıyordum. Kapıya o kadar yavaş gidiyordum ki Serhat küfürler savurmaya başladı. Bekle lan diye bağırmak istesem de sesim bir fısıltı gibi çıkacağını biliyordum. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda Serhat önde kızgınlığını göstermekle meşguldü. Beni görünce yüzünün ifadesi hayrete dönüştü. Çok komikti. "Seni bekliyorduk." diyerek ona baktım. Sesim boğazımda kırılan cam parçaların içinde süzülür gibi çıkıyordu. Cemre'ye döndüm, "Onu bulmuşsun kuzen. Teşekkür ederim." Bir yandan çok mutluydum. Çünkü kuzenimle aramız düzelme ihtimali vardı. Tek kardeşimi kaybetmek istememiştim. Hiç istemedim zaten. "Kuzen? Siz kuzen misiniz?" diye sorduğunda sadece ona bakmakla yetindik. En azından ben yetindim. "O kadar şey arasında merak ettiğin bu mu?" diyerek Cemre'ye hayretle baktı. "Ah! sağol hatırlattığın için" diyerek diye koşarak üzerime atladı. Tam onu ellerimle tutmak ve sonra da fırlatmak için eğilecekken, kuzenim benim yerime yaptı. "Şunu yapmayı keser misin?" kızın canı yanmıştı sanırım ki, bağırarak kolunu tuttu ve sızlanarak kalktı. Serhat onu hiç umursamadan bana döndü. "Burada mı?" başımı salladım çünkü sesimi hiç sevmemiştim. Serhat ağızını oynatarak "Neler oluyor? Her şey yolunda mı?" dedi. Bu sorunun cevabına başımı sallayamayacağıma göre, düşüncelerimi yollamamı karar kıldım. Düşüncelerimi okurken farkında olmadan iç çekti. Endişeli görünüyordu. Sonra içeri girdim. Beni takip ettiler. Ve Elizya'nın odasını açtım. Ölen sevgilimin odasını... *** Kıraç yoktu. Az önce onunla konuşmuyor muydum? Şimdi nereye gitti? Beni yalnız mı bıraktı yani? Hayır, hayır, hayır... O bana bunu yapmaz. Yapamaz! Meleğim dediği kıza bunu yapmaz. Birden elimin boş olduğunu fark ettim. Madalyon nerede? Ona ihtiyacım var. Getirin onu bana. Bu benim düşüncem miydi yoksa konuşuyor muydum emin değilim. Fakat hissettiğim tek şey var; o da acı. Hayatımda hiç böyle bir şey hissetmedim. Sırtım. Kalbim orada atıyordu. Attığından bile zar zor emin olsam da. Gözlerim bile yanıyordu. Vücudum acıyla bana ihanet ediyordu. Onu kontrolü benden çıkmıştı. Acı ruhuma bile batıyor gibiydi. Düşünmek, ellerinizin üzerinde yüz kilometre koşmak kadar zordu. Bu acı hayatımda hissettiğim bütün acıların toplamından 10 kat fazlaydı. Acı beni bir yemek gibi çiğniyordu. Dişine uygundum sonuçta. Hiçbir zaman cesur veya güçlü olmadım. Olmak istesem de olamamıştım. Belki de bu, gücümü sınıyordu. Ne yaptım da bu çekiyordum? Sandığımdan daha güçlü olup birine zarar mı vermiştim. Zaman geçtikçe kendimi sorgular hale geliyordum ve bu sinirlerimi yerinden oynatıyordu. Bilincim kapalı mı açık mı ondan bile emin değildim. Ben şu an bir belirsizlik içerisinde sürükleniyordum. Kendimi kaybetmiş, ruhumla dans ediyordum. Ama o kendisini yok etme peşindeydi. Niye bu acıyı hissettiğimi hatırlamam zaman almıştı. Ne kadardır bu halde olduğumu bilmiyordum. Bir gün mü geçmişti? Belki de haftalar geçti. Ya da yıllar... Emin değilim. Emin olduğum tek şey, bu yanma ve acı. İçimde bir yerlerde kemiklerim kırılıyordu. Bütün iç organlarım çürüyordu... Kanım yanıyordu. Buna emindim. Yoksa bu kadar acı neden olabilirdi ki? Tabi birde karanlık ona eşlik ederek beni evrenden silmeye uğraşıyorlardı. Karanlık ve yanma çoğaldıkça çoğaldı. Benden bile üstün geldiler. Beni bir hamur gibi eziyordu. Kendimi bırakmak istesem de bırakamıyordum. Sanki bir şey için savaşır gibiydim. Ne hakkında savaştığımı bilmiyorum ama savaşmaya devam etmem gerektiğini hissediyorum. Gözlerimin önüne geçmişi getirmeye çalışıyordum ancak acı ve karanlık orayı bile ele geçirmişti. Bedenimi benden başka bir varlık kullanıyordu sanki. Bir kukla gibi. Düşünce benim zonklayan beynim arasından sıyrıldı. Ve daha da karşı koymaya çalıştım. Bu bir savaş gibi değildi. Bir kumar oyunu gibiydi. Bu iki şeytandan çıkmak için her şeyimi ortaya koyuyordum. Evet, şeytan. Yanma ve ka ranlık şu sıralar benim için şeytanlardı. Onlara böyle diyordum. Kendimi onlardan iyi sanmıyordum elbet. Ama şu an onlardan bin kat iyiydim. En azından ben yarı insan bir kıza dünyada Cehennemi yaşatmıyordum. Yanma büyüdü. Her şeyin önüne geçmeye çalışan bir maraton koşucusu gibiydi. Daha da büyüdü. Gözümün önüne alevleri getirip ruhumu bile yakana kadar büyümeye devam etti. Bütün organlarım, kanım, kemiklerim, ruhum, aklım, beynim, kalbim, damarlarım, bütün duygularım, her hücrem... Hepsi karman çorman olmuşlardı. Hepsi sırtımda toplanıp acıya dönüşmüşlerdi. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Çünkü bu işe yaramaz beynim, ele geçirilmişti! Düşünemiyordum ve bu beni deli ediyordum. Bedenimden çıkmak istedim. Kendime başka bir acı verip bu acıyla yarıştırabilirdim bile. Mesela saçlarımı yolardım. Kendimi keserdim. Veya en iyisi kendimi öldürürdüm. Fakat bunları ve bunun gibi şeyleri yapmak için ellerim lazımdı ve ben onları hissedemiyordum. Daha doğrusu acı onu benden çalmıştı. Bütün bedenimi almış onunla oynuyordu. Sıkılmamış mıydı artık? Benden ne istiyordu? Bunu hiç öğrenmek istemiyordum nedense. Karanlık geri geldi. Alev insanlar, dans ederken birden söndüler ve beni, karanlıkta bırakılan yaramaz bir çocukmuş gibi terk ettiler. Karanlıkta o kadar çok şey vardı ki... Alevler, acı, kalp atışları, içimdeki sessiz dolu çığlıklarım... Hepsi bana çok ağır geldi. Bir an kendimi bırakmak istedim. Ölmek istedim. Hem de o kadar istedim ki kendimi öldürebilsem bunu şimdi yapardım. Sonra hatırladım. Niye savaştığımı... Herkes benim hayatta kalmamı isterlerdi. O an anladım. Herkesten boşuna şüphe etmiştim. Hepsi boşunaydı! Bütün hayatımı kendi ellerimle mahvetmiştim. Bunu kimse yapmamıştı. Kendi ellerimle kendimi yok etmiştim! Bu bana alev dansı olarak geri döndü. O kadar kızgın ve öfkeliydim ki, bedenimi kontrol altına almış gibiydim. Sonra geri kaybettim. Ellerimden öylece kayıp gitti. Ama vazgeçmeyecektim. Önceki hayatımı mahvetmiştim şimdikini de mahvedemezdim. Eğer bir kez kontrol ettiysem yine yapardım. Acıyla güreş tutmaya çalıştım. Beynimin içindeki sıvı kaynıyordu sanki. Yanıyordum. Diri diri. Yine de vazgeçmedim. İçimden herkesin adını geçirmeye başladım. Kıraç, Annem, Cemre, Zeynep, Ali, Serdar, Sevim, Begüm. Elizya Karan. Ve...Uraz Karan. Her ne kadar beni aramayıp sormasa da, onun yüzünden bu hale düştüysem de... o benim babamdı. Yapacak bir şey yoktu. Alev körüklendi. Yanma körüklenip bedenimin içindeki kan, kulaklarıma ve beynime vardı. Sonra kan ve alev kelimelere dönüştü. Dinledim. Hikâyemin şarkısı şimdi vücudumun içinde dolaşıyordu. Özelim bunu biliyorum Kendimi kendimden saklıyorum Bunu duy ve bil Ben senim senin sesin Senin kanatlarınım meleğim Benim kanatlarım ateşle yanıyor kalbim Senin sesin ateşten geliyor Bu benim alevim... Ses artık ateşin içindeki buz gibiydi. Bu buzun alevi benimle birlikte buharlaşmasını isterdim. Yine de olmadı. Buz eridi. Fakat o ateşi içine çekip yok edeceğine, alev buzu bir hap gibi yuttu. Şarkıdaki son cümle dikkatimi çekti. Bu benim alevim. Evet, doğru ya! Bu benim alevim. O benim. Onu istediğim gibi yönetirim. Vücut benim, ruh benim. Ateşi söndürmek için kelimeleri beynimde tekrar ettim. Kaynama azaldı. İlk defa azalan bir acı vardı. Başarıyordum. Eğer yapabilsem sevinçten ağlayacaktım. Sonra yanma azalmaya başladı. Yanma azaldıkça vücudumdaki acı kendini yanmadan daha çok gösterdi. Sonra acı hafifledi. Ve karanlıkta iki belli belirsiz figür belirdi. Bunlar kanattı. Kan kırmızı kanatlar. Pelerinli melek. Yardıma gelmişti. "Elizya..." Sesi cennetten bana verilmiş bir hediye gibiydi. Kadife gibi sesi bütün acımı dindirmişti sanki. Onun olduğu tarafa iyice bakmaya çalıştım. Bu sefer acı tamamen dinmişti. Çimlerin üzerinde olduğumu fark ettim. Etrafta karanlıktaki baykuşların sesi geliyordu. Sonra sırtımda iki çıkıntı hissettim. Acıyorlardı. Azdı ama yine acıyorlardı. Fakat buna aldırmamayı biliyordum. Uzun zamandır güreştiğim acının yanında gıdıklanma gibiydi bunlar. Tekrar ona baktım. "Seninle yine karşılaştık Elizya." sesi her cümlenin sonuna doğru kısılıyordu. Rüzgâr vardı. Kalan saçlarımı savuruyordu. Ne yapacağımı bilmeyerek ona doğru bir adım attım. İçimde artık korku yoktu. Kokusu da öyle... "Seni babam görevlendirdi değil mi? Beni koruman için..." Bunu nasıl bunca zamandır anlayamamıştım. Aptalın tekiydim. Gülümsedi, "Evet, baban görevlendirdi. O eskiden iyi bir melekti. Çok iyi bir melek..." sesi özlem doluydu. İlk kez kendini bu şekilde belli ediyordu. "Tamam. Pekâlâ, şuan ne oluyor? Niye bu kadar acı çektim?" "Dönüştün." "Z-Zera mı oldum? Tam olarak." bu dönüşümün gecikeceğini düşünmüştüm. Kıraç bana bunun hemen olacağını söylememişti. O aklıma geldiğinde yangında peşi sıra gelmişti. O kadar korkmuştuk ki, yangının bizi öldürmek istediğine inanmıştık. O anı hatırladıkça tüylerim ürperdi. *** Kıraç elimi sıktı. Aslında sıkması o kadar güçsüzdü ki... Yangının sönmesi için yalvardım. Bütün bedenimle, ruhumla, kalbimle, yalvardım. Yangın büyümeye devam ediyordu. Ne zaman yere serildiğimi hatırlamıyordum. Ama elim yangına karşı çıkarcasına Kıraç'ın elini sıkıyordu. Yangın hâla büyüyordu. Gözlerimin önüne alevlerin içindeki bir melek geldi. Kanatları yangında kaybolmuş gibi, alev kırmızısıydı. Bana gülümsedi. Bende ona gülümsedim. Onun kim olduğunu bilmiyordum. Fakat ona bir şekilde güveniyordum. Birden yangın üzerime geldi. Korktum. Yanacaktım. Çığlık attım. Çığlım yangının içinde alev olup kaybolmuştu. Ancak meleğin gülümsemesi daha da büyüdü. Kolumda bir sıcaklık hissettim. Kolum yanıyordu! Bu cümle beynimin içinde kırmızı bir alarm gibi dönüp durdu. Sonra hissettiklerime odaklandığımda şaşırmam bütün vücudumda kalp atışları olarak dolaştı. Elimde hiçbir acı yoktu. Canım yanmıyordu. Artık bütün vücudum yanıyordu. Ama hafif bir ürpertiden başka bir şey yoktu. Vücudum yerden ayrıldı. Havadaydım. Alev çevremde daire şeklinde dönmeye başladı. Bir müddet öyle kalmıştım. Aklımdaki şeyler karışmıştı. Bu alev de neydi böyle? Ben yanmıyordum ama Kıraç yanıyor olabilirdi. Onun türü ateşten nefret ederdi. Ve melek neden hâla gülümsüyordu? Çember birden etrafa çok hızlı bir patlamayla etrafa saçıldı. Sonra kalbimin içine bir şey dolduğunu hissettim. Göğsüm yukarı doğru kalkmıştı. Kalbim çürüyordu! Ama ben daha bunu düşünecek bir saniye bile bulamadım. Melek kollarını kaldırdı ve iki kanat çırpışı bütün yangını durdurdu. Son gördüğüm şey onun kızıl sesiydi. "İyi yolculuklar kızım..." *** Çimler kayboldu. Baykuş sustu. Melek, karanlık ve ben kalmıştık sadece. Soruma cevap vermemişti. Bunun yerine soruyla karşılık vermişti. "Babanı hatırlıyor musun?" "Sen neden bahsediyorsun? Babamı hâla göremedim. Yanımda mıydı yoksa?" Yalan söylemek sanki daha iyi seçenek gibi gelmişti. Usta yalancılığı ne zaman öğrenmiştim ben? "Sırtındaki acının ne olduğunu biliyor musun?" o bir melekti. Ne yani yalanıma inanmış mıydı? Güldüm. "Tahmin etmek zor değil." "Güzel. Bunun son görüşümüz olmayacağını da biliyor olmalısın." "Evet, ama bir sorum var." "Söyle" "Diğer Zera' ya ne oldu?" "Sorman gereken bu değil." "Ne peki?" "Dönüşümü tamamlayıp tamamlayamadığın..." "Ne?" "Dönüşümü tamamlayamazsan az önceki acıyı sonsuza kadar çekeceksin." Tüylerim diken diken olmuştu. "Dönüşümü tamamlarsan... Gerçek bir melek olacaksın." "Babam gibi..." diye fısıldadım. "Evet, ama Kara Kantalar senin peşini asla bırakmayacak." "Onlar da kim ya?" Bir bu eksikti. Zaten şu vampir lideri olacak sülük peşimdeydi. Bu da geldi tam oldu. Ne rahatım ya, oh gel keyfime diyecek yok... "Bunlar Cezalı Kanat'ları gözetlerler. Onların bir hatasını buldukları an... Hatayı yok ederler. Yani seni." "Ben bir hata mıydım? Doğumum bundan ibaret yani!" Ben resmen bir hiçtim. Neden yaşamıma son vermemiştim ki? "Sadece onlar için. Baban seni öyle görmez. Şimdi, dönüşümü tamamladın fakat bir karar vermen gerek. Baban gibi bir melek olabilirsin. Ve onlardan kurtulma şansın artar. Ya da annenin yanında kalıp insan gibi yaşamına devam edebilirsin. Ama seni uyarıyorum, kanatların çıkmasa da güçlerin kalır ve onları kontrol edemez, annene zarar verebilirsin. Sen vermesen bile Kara Kanatlar seni ve anneni öldürmekten çekinmez." Son cümle karnıma yumruk atılmış gibi koyu yeşil geldi. Kararımı vermek zorunda mıydım? Onun safir gözlerinin içine baktığımda cevabı fazlasıyla almıştım. Yapmak zorunda olduğum şey çok zordu. Ancak insan kalmayı seçersem onu koruyamazdım. Ama babamdan isteyebilirdim. Herhalde korurdu. Beni bile kurtardığına göre. Ama diğer bir yanım onu uzaktan kendim koruyabilirdim diyordu. Annemi mahvedebilirdim. Ama Kara Kanatlar'la savaşıp onu güvende tutabilirdim. Aradan uzun bir saat kadar zaman geçerken en sonunda kararımı vermiştim. "Ben bir insan değilim. Ve annem beni hiç affetmeyecek," Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bir akarsu gibiydiler. "ama bunu yapmazsam o güvende olmayacak. Bu cümlelerimden kararımı anlamışsındır." Sesim titriyordu deli gibi ağlıyordum. Bacaklarıma bedenim ağır geldi. Yere bir heykel gibi düştüm. Sonra dondum. Bu basit bir donma değildi. Felç gibiydi. Bedenimi hareket ettiremiyordum. Ağlamam bile durmuştu. Sonra havaya yükseldiğimi gördüm. Sırtım yere doğru çekilmişti. Her şeyden büyük acı işte o zaman geldi. Çıkıntılar büyüdü. Ve derim yırtıldı. Bu acı dönüşmeye değmezdi. Melek olmaya değmezdi. Madem bir melek olacaktım niye bu kadar acı çekiyordum? Acı etrafımı sarmıştı. Hayır, hayır, mecazi anlamda değil, gerçekten sarmıştı. Etrafımı siyah bir duman kapladı. Ve her şey yok oldu. Acı yoktu. Yanma, karanlık yoktu. Altımda yumuşak bir kumaş hissettim. Sanırım yataktaydım. Sanki uykumdan uyanmışta gözlerimi açmamışım gibi hissediyordum. Sırtım göğsümdeki son kalp atışıyla, yeni bedenimle, sırtımdaki kanatlarımla beraber yataktan kalktı. Ardından geri indiler. Sonunda gözlerimin kapalı olduğunu hatırladım. Onları yepyeni hayatıma bakmak için açtım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE