Neden her şey farklı görünüyordu ki? Az önce dönüşümü seçtiğim için olabilirdi. Sırtımdaki çıkıntıyı daha fazla hissediyordum artık. Ama yabancı değildi. Sanki varlığım süresince oradaydı. Sonra karanlıkta olduğumu anladım. Karanlıkta artık daha iyi görüyordum. Sanki karanlık değil de, güneş hâlâ gökyüzünde gibiydi. Gözlerim her şeyi net ve keskin görüyordu. Neler olduğunu görmek artık eskisinden daha kolaydı. Elime baktığımda farklı olduğumu iyice kavradım. Dönüşüm gerçekleşmişti.
Daha pürüzsüz ve solgun bir tenim vardı. Buğday tenim beyaza dönüşmüştü. Yatakta yavaşça doğruldum. Etrafıma bakındım. Ama ondan önce karanlığın içinde parlayan bedenim gözüme çarptı. Ayağa kalktım ve lambayı açtım.
Burası benim evim değildi. Burası bildiğim hiçbir yer değildi. Her şey eskimişti. Yatağın üzerinde yeşil eskimiş bir örtü vardı. Sadece bir komodin ve dolaptan oluşan bir odaydı.
Ahşap kapıyı açtım ve salon olduğunu zannettiğim bir yere geldim. Kapının karşısında, karşılıklı iki yamalı koltuk vardı. Odada iki kişi vardı. Birinin sadece sırtını görüyordum. Kahverengi saçlı uzun biriydi. Diğerinin siyah saçları vardı. Başını öne eğmişti. Kim olduğunu biliyordum.
"Kıraç." sesim artık gerçek bir melekmiş gibi çıkıyordu.
Başını kaldırıp bana baktı ve yavaşça ayağa kalktı. Ona doğru bir adım attım. Karnım kasılmıştı. Bana dikkatlice baktı ve ardından hızlıca bana doğru yürüyüp sıkıca sarıldı. O kadar sıkı sarılıyordu ki kemik kırabilirdi. Kolumdan bir çıtırtı sesi çıktı.
"Ah! Kahretsin çok üzgünüm Elizya. Ben-"
"Önemli değil." deyip kolumu oynattım ve tekrar çıtırtı sesi yükseldi. Kırık kolumu kendi kendine düzeltmiştim. Bu tıpkı vampir olmak gibi bir şeydi. Kendinizi daha hızlı yeniliyordunuz. Ağzı şaşkınlıkla açıldıysa sonra gülüp tekrar sarıldı. Eskisinden daha solgun ve yaşlanmış gibi görünüyordu. Endişelenmiştim. Duyguları artık daha yoğun yaşıyor gibiydim.
"Avlanman gerek" diyerek onu kendimden uzaklaştırdım. Ama elleri belimi bırakmamıştı.
Bu kadar zamanda nasıl oldu dediyseniz bende bilmiyorum ama ona âşık olmuştum. Eski ben olsa bundan iğrenirdim. Fakat âşık olmuştum bir kere yapacak bir şey yoktu. Ve onun avlanması gerekiyorsa avlanacaktı. Sırf ben dönüşümdeyim diye avlanmamıştı kesin ama artık yalnız değilim... Bir dakika ya?
"Kıraç bu kim" diyerek kahverengi saçlı oğlanı göstermiştim.
"Tanıştırayım, bu sana söz ettiğim kuzenim Serhat..." dediği an dişlerimi sıkmıştım. Ona doğru kaşlarımı çatarak baktım. "Elizya. Bana bak! O iyi biri bize yardım edecek. Sana yardım etti o." dediği an ona dündüm.
"Ne yardımı ya?"
"O olmasaydı şu an burada olmazdık ve sen ayakta olmazdın küçük hanım." Serhat'a baktım, yüzünde muzip bir gülümseme oluşmuştu.
"Teşekkür ederim" dedim. Demek zorundaydım. Madem durum böyleydi...
"Senin için bir sürprizimiz var." dedi Serhat. En fazla ne olabilirdi ki?
"Birini getirdik." diye Kıraç devamını getirdi.
"Sormamı çok bekliyorsanız... Kimi?" dedikten saliseler sonra odanın başka kapısı açıldı.
"Beni" dedi mavi gibi bir gri ses. Sesin geldiği yere döndüğümde, karnım öncekinden daha çok kasıldı. Sanki biri içeriden boğazımı sıkar gibi midemi sıkıyordu. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.
Koşup Cemre'ye sarıldım. O kadar sıkı sarılmıştım ki onu bir daha bırakamayacağımı düşünmüş olabilirdi. Düşüncelerinde haklıydı da.
"Üzgünüm... Seni bırakmamalıydım. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Ben..." O ne olduğumu biliyor muydu?
Tam ben bunları düşünürken Cemre konuşmaya başladı.
"Elizya, sırtın..."
"Ne olmuş sırtıma?" sırtıma dokunduğumda çıkıntıları bahsettiğini düşünmüştüm. Ama elimi bel kemiğime koyduğumda, sırtımın eskisi gibi pürüzlü olmadığını, aksine sırtımın pürüzsüz olduğunu fark ettim.
Yaram yoktu. Ardından kolumu da yaktığımı hatırladım. Sol kolumu kaldırıp baktım. O da aynıydı. Yaralarım dönüştüğümde iyileşmiş olmalıydı. Kıraç'a baktığımda gülümsediğini gördüm.
"Parça parça mı tanıyacaksın kendini gel benimle."
Ve elimden tutup beni geldiğim odaya geri götürüp ayna karşısına geçirdi. Aynaya bakmadan önce aklıma beni görünmez yaptığı gün gelmişti. Sanki yıllar geçmiş gibiydi. Gülümsedim ve aynaya bakmak için başımı kaldırdım.
İlk takıldığım şey gözlerimdi. Elmas gibi parlıyorlardı. Safir mavisi gözler. Onların içine baktığımda hafif bir alev gördüğümü sandım ama sonra kayboldular. Ardından hafif dalgalı saçlarım dikkatimi çekti. Daha uzamışlardı. Artık omuzlarıma geliyordu. Kızıl kahve parlıyorlardı. Sanki bir ruh edinmiş gibi benimle birlikte canlanmışlardı. Yüzümde bir parlaklık vardı ve saçlarım bu parlaklıkla bir olup yüzümü çevreliyorlardı. Vücuduma gelince tek bir yara izi yoktu. Ve aynanın yansımasında üzerimde hafif bir beyaz ışık vardı fakat gerçekte böyle bir ışık yoktu. Üzerimde beyaz uzun sade bir elbise vardı. Tam bir melek gibi görünüyordum. Kanatlarım aklıma geldi. Oldukları yer, hafif bir serinlik alıyordu. Demek ki oradaki derim gerçekten yırtılmış onlara yer açmıştı. Sonra salonda ki balkonu gördüm. Kimseye aldırmadan oraya doğru yürüdüm.
Balkona geldiğimde, etrafı izledim. Daha sonra izlemeye doyamayacağımı anlayıp tek katlı evin balkonundan atladım.
Çıplak ayaklarım yere bastığında toprağın soğukluğunu ve onları büyük bir battaniye gibi örten çimleri hissetmek, bana huzur vermişti. Kendi kendime sırıttım. İşte şimdi bir meleksin Elizya. Ait olduğun yerdesin. Sen artık... kendinsin. Sonra arkamı döndüm. Herkes bana kaşlarını çatmış merakla bakıyordu. Önümü dönüp havaya baktım.
Uçmak için güzel bir havaydı. Tek bir sorun vardı: Kanatlarımı açamıyordum. Daha doğrusu açmayı bilmiyordum. Üzüntüyle başımı öne eğdim. Elimi boynuma attım. Madalyon boynumdaydı ama aynı değildi.
Rengi değişmişti.
Buz mavisi rengine bürünmüştü. Madalyonu boynuma bastırdım. Ve beni yakmayan ateşi düşünmek için gözlerimi kapadım. Sonra hayatımda yaşamadığım bir duygu beni büyüsüne sakladı.
Bu duygu sevinç, huzur, mutluluk, öfke, üzüntü, heyecan, gerginlik, kaygı, merak, sinir, aşk... bunların hiçbiri değildi. Bu his...
Hazdı.
Nasıl bir haz olduğunu anlatmak mümkün değildi. Hayattaki her şeyden vazgeçerdim bu haz için. Bu gözlerimin önüne renk koyamayacağım ses gibiydi. Asla anlatılmazdı. Karnımdan başlamıştı. Oradan yukarıya doğru akarak sırtımı buldu. Çıkıntıların büyümeye başladığını hissettim. Onlar senin parçan, sen onlarla bütünsün. Bırak çıksınlar, özgür kalsınlar! Kendimden geçmiştim. Ne olacağını bilmiyordum. Yeni bedenim güçlü olmasa yere yığılabilirdim. Haz beni adeta büyülemişti. Sanki Leras saldırısına uğramış gibiydim. Yarı uyuklar haldeymişim gibiydi. Çok güzeldi. Çok. Sonra sırtıma hafif bir yanma hissettim. Bu yanma, doğduğunuzda ilk nefes alışına benzetebilirdiniz. Sanki gerilir gibiydim. İki organım kendilerini serbest bırakmış gibiydi. Kanatlarımın çıktığını hissediyordum. Gözlerimi açtım ve yerdeki gölgeme baktım.
Kanatlarım benden büyüklerdi. Bu kadarını beklemiyordum. Ağırlıklarını bile hissetmiyordum. Aslında hissediyordum ama onlar üçüncü ve dördüncü kollarım gibiydi. Arkamı yavaşça döndüm.
Kanatlarımın kökleri siyah uçlarına doğru kırmızılaşıyordu. Evrendeki her manzaradan güzeldi. Bu kanatları görmek için Plüton'dan bile gelirdim. Dolunayı gördüklerinde sanki ay, onların üzerine trilyonlarca parıltı atmış gibilerdi. Onları kontrol etmek istedim.
Bir kez kanat çırptım.
Ve her tarafa bir rüzgâr yayıldı.
Bu diğer kollarını hareket ettirmek gibiydi. Fakat sadece iki yöne doğru hareket ediyorlardı. Balkona geri döndüm. Herkes bana şaşkınlıkla ağızlarını ve gözlerini açmış bakıyorlardı.
Evin içine girip yukarı kata çıkmak istedim. Ama kanatlarım kapıdan geçerlerse kırılacaklarını düşündüm. İçim acıdı. Bende yandan girdim. Merdivenlere tırmandım. Ve evin her odasını, balkon buluncaya dek aradım. Sonunda pembe ve mavi dolu bir odada Fransız balkonu bulum. Diğerleri peşimden geliyordu. Balkona çıkıp demirlerine tutundum derin nefesler alıp vermeye başladım. Kalbim bir kuş gibi çırpınıyor heyecan ve korkuyla atıyordu.
Demirin üzerine çıktım.
"Elizya dur!"
"Daha hazır değilsin! Dur!"
"Sakın yapma! Çok riskli!" Risk almazsan güçlenemezsin.
Hepsi aynı şeyleri söyleyip duruyorlardı. Ben dinler miyim?
Tabi ki hayır!
Ve atladım.
Bu mükemmel bir histi. İçgüdüm beni ilk kez yanıltmamıştı. Aslında eskiden olsa yine şüphelenir, tereddüt ederdim. Fakat melek olan ben, tereddüt etmeden atlamıştım. Kanatlarım kendi kendine hareket etmeye başlamışlardı. Havanın bir parçası gibiydim. İçimde bir şey hareket etti. Heyecan, coşku, adrenalin, havada süzülürken içimdeki bu duygular bütün vücuduma yayılarak kanıma karıştılar. Ben uçarken hava beni kollarımdan tutarmış gibiydi. Ama aynı zamanda kozasından çıkmış bir kelebek gibi hissediyordum.
Uçmanın verdiği haz, kanatlarımı açtığımdan daha büyüktü. Havada uçan kağıt gibi savruluyordum.
Daha yukarı doğru uçtum. Ağaçların üzerine gelene dek düz gittim. Ağaçlara kuş bakışı bakmak inanılmaz bir tecrübeydi. Kendimi kuş gibi hissetim. Biraz fazla büyük bir kuş ama olsun. Kendi kendime havada dönerek uçuyordum. O kadar çok gülüyordum ki Kıraç, Cemre ve Serhat gülmelerimi duyuyor olabilirlerdi. Eve baktığımda camda yoklardı. Evin ön tarafına doğru inişe geçmek istedim. Önce hızlıca inip yavaşça devam etmek istesem de, hızımı alamamıştım. Yere düştüğümde yerde bir top gibi sekerek yuvarlandım. Sonra beni durduran iki kolla karşılaştım.
"İyi misin?" dedi Kıraç. Yüzü daha farklıydı. Melek olan oymuş gibi çok güzeldi. O kadar güzeldi ki gözlerimi kırpıştırmak zorunda kaldım. Dipsiz kuyu gibi olan gözlerine baktım. Ona âşık olmamak mümkün değildi. Ben daha dönüşmeden önce bile bana 'meleğim' diyordu. Beni korumak için iki kere hayatını tehlikeye atmıştı. Bir gün boyunca nereye gideceğimizi düşüneceğiz sanıyordum ama daha sonra Serhat'ın evine gitmeyi bulmuştu. Aynı günün akşamında kendimden geçmiştim. En son hatırladığım beni kendime getirmeye çalışan Kıraç'ın yüzüydü. Ve sanırım o günden beri avlanmamıştı. Ne kadar geçmişti? Bir hafta mı on gün gün mü? Bilmiyordum fakat şu an önemli olan tek bir şey vardı: Avlanmalıydı.
Eğer gücü yokken bu kadar güzelse avlandıktan sonrasını düşünmeye benim hayal gücüm bile yetmezdi. Neler düşünüyordum ben böyle?! Kendine gel yeni melek.
"Elizya. Beni duyuyor musun? İyi misin?"
Yavaşça ayaklandım, "İyiyim." dedim. Yüzümde bir sıcaklık hissettim. Sanırım yanaklarım kırmızı bir domates gibi kızarmıştı. Konuyu hemen ona getirdim.
"Avlanmalısın. Hemen."
Önce yüzü düştüyse de sonra bana bitkin bir şekilde gülümsedi. "Pekâlâ deli melek. Seni böyle görmek sayısız insan kanı içmeye bedel. Tamam, ama sende burada durup uslu olacaksın habire uçmak falan yok." dedi gülerek "Anlaştık mı? Seni Serhat ile Cemre koruyacak..." sonra sustu. Ve başını öne eğdi.
"Cemre beni koruyamaz. O –alınma canım ama– basit bir insan." Hepsinin yüzleri tuhaflaşınca ve hepsi başka yerlere bakınca, "değil mi?" dedim şüpheyle. Hayatımda bir tane sadece bir tane normal bir insan istemem suç mu? "Sen nesin ajan falan mı?" dedim ona dönerek karnıma sancı girmişti.
"Ben... Sana söylemediğim için beni affet ama ben... Leras'ım" dediği son kelime kapattığım kanatlarımı tekrar çıkarmıştı. O kadar hızlı çıkmışlardı ki canım yanmıştı. Ama hiç umursamadım.
"Bana yalan söyledin!" diye bağırdım. Bağırmam o kadar güçlüydü ki üçü de yerinden sıçramıştı. Sanki bütün ormana hitap etmiş gibiydi. Yeni sesim, bağırmam da bile müzik gibiydi bu müzik gittikçe kan kırmızı rengini almıştı.
"Elizya...ben... Sana söyleyecektim yemin ederim."
"Kapa çeneni! Sen bir yalancısın. Ve burada hâlâ duruyorsun. Ben sana güvendim. Seni en yakın arkadaşım olarak gördüm. Ve şimdi bana bir cadı olduğunu mu söylüyorsun? Ne yaptın bana hangi bir büyüyü yaptın? Bunu bende denedin mi?" ağlamam çok şiddetliydi, sözler boğazıma takılıyordu. "Ve siz bana bunu söylemediniz." sadece Kıraç'a bakıyordum. Bana endişeli bir şekilde baktı. Sesimi azalttım. Rengi mordu ve deli gibi titriyordu.
"Git hadi ben iyim. Yeter ki o buradan gitsin." Kıraç ona baktı. Cemre'de yaşlı gözleriyle geri döndü ve koşarak ağaçların arasında kayboldu. Kanatlarım istemsizce geri kapandılar.
Ardında evin içerisine doğru yavaşça yürüdüm. Arkama bakmadan, "Sen git. Güçlenmelisin unutma. Bir kovalamacamız var ve yaşamak zorundayız." dedim ve kendimle tanışmak için eve girip kapıyı kapattım.