17. Bölüm: Tehlike Geliyor

2626 Kelimeler
Serhat'ın getirdiği bilgisayarda araştırma yapıyordum. Saatlerdir Semih Güloğlunu araştırmaktan gözlerime ağrı girmesi lazımdı. Fakat olan tek şey sinirlerimin bozulmasıydı. Ne olmuştu bu çocuğa? Yaşasaydı, tecrübesiz olduğu için hemen haberlere yansırdı. Şuraya bak. Resmen her şeyin üzerinden bir ay geçmişti. Kıraç hayatıma girdiği gün tamamen farklı bir dünya beni bulmuştu. Bu süre zarfında ben bunu araştırırken Serhat sahte beni bulacaktı. Sahte benin görevi tabutta olacak bedendi. Artık ölümsüzdüm. Ve insanların gözünde ölmezsem sorun çıkacaktı. Ayrıca o pelerinli melek yine rüyama girmişti. Ve eğer ölmezsem, hem Lider hem de Kara Kanatlar için kolay lokma olacağımı anlattı. Bende bunu yaptım. Ama bu çocuk bir aydır ne yapıyordu hâlâ çözememiştim. "Kıraç bir şeyler bulabildin mi?" dedim arkamı dönerek. Ayaktaydı ve bana kahve getirmişti. "Hayır, küçücük bir ipucu bile yok. Al kahve iç. Yoksa bilgisayarın başında uyuyakalacaksın. Unutma hâlâ bir dönüşüm sürecindesin. Ayrıca asla unutma ki bazı yönlerin insan." "Sağ ol. Zaten şimdi kapatacağım." dedim ve bilgisayarı kapatıp ona döndüm. Kahvemi yavaşça yudumlamaya başladım. "Nerde olabilir? Hiçbir yerden izi çıkmıyor. Sen onları benden daha iyi biliyorsun, yani onu bulmuşlar mıdır sence?" dedim. "Asla bilemezsin. Bu Zera'nın gücüne bağlı. Eğer çok güçlüyse Kara Kanatlar onun gücünü kolaylıkla hissedebilirler ama güç ne kadar fazlaysa hissettikleri zaman o kadar acı çekerler. Ve hissettikleri gücün kaynağını kolaylıkla bulabilirler. Fakat güç ne kadar azsa bulamaları o kadar zorlaşır ve Zera gittikçe güçlendiği için kaygıya kapılırlar. Ayrıca onun gücünü bilmiyoruz. Yani dediğim gibi belli olmaz. Ama eğer Lider tarafından bulunduysa, inan bana ölümü hızlı olur. Kolaylıkla bulamasalar da. Yine de her ülkede adamları ve ona bağlı klanlar var. Bu bazı küçük krallıkların büyük bir krallığa bağlı olmasıyla aynı şey. Lider'in klanı da büyük krallık oluyor." "Bulmak için sadece vampirleri mi kullanırlar?" "Hayır. Herkesi değerlendirirler. Zera'lar dışında, Leras'lar, kurtlar, vampirler, bazı özel yeteneklere sahip insanlar. Hatta normal hiçbir yeteneği olmayan insanlardan bile yardım alırlar. Yani insanlardan yardım almasını Alacakaranlıktaki Aro gibi düşünebilirsin." diyerek güldü. Bense hiç gülmüyordum. Yani bütün güçlü türler benim türüme kılıç çekmişti, niye güleyim? Leras'lardan bahsedince aklıma Cemre geldi. Benim kızdığım nokta onunla çoğu kez sohbet ederken bazen demek istemediğim şeyleri söylüyordum. Mesela hayır yerine evet ya da evet yerine hayır gibi. Bana büyü yapmış olabilir mi diye hâlâ düşünmeden edemiyordum. Kıraç'a söylemesem bile her gece sessizce ağlıyor hale gelmiştim. Annem beni asla göremeyecekti. Yaşadığım halde ona asla gözükemeyecektim. Doğrusu buydu. Çünkü onunla kalırsam onu da riske atabilirdim. Yine de ağlamadan ve acı çekmeden tek bir günüm geçmez hale gelmişti. Her ne kadar çözüm olmadığını bilsem de ağlamadan edemiyordum. Beni bir şekilde, sadece bir anlığına rahatlatıyordu. Bunları beynimden hemen savuşturup atmaya çalıştım. Onun önünde ağlamak istemiyordum. "Benim anlamadığım nokta şu: Tamam Kara Kanatlar kendilerine bunu görev edinmiş peki vampirlerin benle sorunu ne? En azından Lider'in?" yani anlamamıştım. Ona ne kardeşim? "Bütün hepsi senin türünün peşinde değil elbet, yapacakları işleri var. Ayrıca Lider'in neden bu işin peşinde olduğunu yüz bin kişiden sadece biri bilebilir anca. Ama söylenene göre onun ailesini ve halkını bir grup Zera'nın öldürdüğü ve onların öcünü almak için sizi öldürmek istediği söyleniyor. Yani daha bir sürü söylenti var elbette ama en çok konuşulan bu. Yani klasik bir intikam hikâyesi. Ama bunu yapması teorik olarak imkânsız çünkü Lider denmesinin nedeni bu kısımda başlıyor. Adam dönüşmeden önceki hiçbir anısını hatırlamıyor. Hatta adını bile, bu yüzden ona Lider deniyor çünkü çok özel bir vampir kanı taşıyor. Bu kana Nermani denir. Bu kanı taşıyan sadece 3 kişi var, biri o. Diğerleri hakkında bilgi yok." "Tamam, anladım. Ama bana daha önce, sizin türünüz kurtları sevmediğini söylemiştin ve bu özel insanlar ne?" "Kurtlarla anlaşamayız pek, bu doğru. Ancak bazen iki türün birbirine ihtiyaçları olur ve arada sırada anlaşmaya karar verirler sende maalesef bu konulardan birisin hayatım." İnanmıyordum yani ben kurtları ve vampirleri birleştirecek tehlikeli biriydim. Bir saniye o bana ne dedi? Hayatım? Düşünmemeye çalıştım. Konumuz onun bana nasıl hitap ettiği değildi. Ama sana hayatım dedi. Kapa çeneni! "Hiç kurt gördün mü onların olduğunu nasıl anlarsın?" dedim. "Tabi ki gördüm ve hissedersin bozuk et gibi kokarlar. Sadece insan olmayan türler onların olduğunu anlayabilir. Yanından günde kaç tane geçmiştir kim bilir?" dedi korkuyla. "Ayrıca o zaman seni bilemezlerdi. Çünkü gücün ortaya çıkmadığı için seni hissedemezlerdi. Ama şimdi görseler hemen seni öldürmeye çalışırlar." yüzü sertleşip, gerildi. Sıktığı dişlerinin arasından, "Tabi önce beni öldürmeleri gerekir." "Özel yeteneğe sahip insanlara gelince, Lider'e yardım etmek için görevlendirilir. Tabi daha sonra vampire dönüştürme sözü verirler ve onlara vampirliği özel bir... lütufmuş gibi anlatırlar. Sonsuz yaşam, hiç yaralanmama, insanüstü güç falan. Bu insanların yetenekleri her konuda olabilir. Bu Leras'ların bölünmüş hali gibidir. Sözler tutulur da. Onları vampire dönüştürürler. Ama yeni vampirler zaman geçtikçe bunun bir ceza gibi, sonsuz işkenceye mahkûmmuş gibi olduğunu anlarlar. Güneşe çıkamama, insanları öldürme, sürekli kelepçelenmiş gibi birine bağlı yaşama, güçlerin için sana bir köpek gibi davranılması gibi. Hata delirenler bile oldu." Yüzü sinirli bir hali almıştı. Sorularımı kesmeye karar verdim. Hassas noktasına doğru gittiğimi fark etmiştim. Bu yüzden dönüştürülmüş olabilirdi. Belki de Oktay denen adam ona ihanet etmiş Lider'e vermişti. Her ne olduysa konuyu kapatmalıydım. Tam o sırada hayat kurtarıcımız Serhat kapıyı açmıştı. "Herkese merhaba iyi haberlerim var birini buldum. Ve..." siyah sırt çantasından birkaç tane kan torbası çıkardı. "Allah'ım cehennemlikken cennete mi düştüm onları nereden buldun sen?" torbaları alıp buzdolabına koydu. Nedense hâlâ çalışıyordu. Fişini sokmak yetmişti. Gülümsedim, birden kızgınlığının azalıp mutlu olmasına sevinmiştim. Ama konumuza dönmeliydim. "Kimi buldun?" dedim. "Tanımıyorum. Ama sana çok benziyor. Ve hastaneye gittiğimde birini daha gördüm." son cümlesinde Kıraç'a bakmıştı. "Tamam, kim hadi söyle." dedi sabırsızlıkla. "Oktay." dediği an atmayan kalbim atsaydı dururdu sanırım. Hastanede olmasının tek sebebi... birisinin onu ölü bulmuş ve insan zannetmesi yüzünden hastaneye getirmesiydi. Kıraç donmuştu. Öyle kalmıştı. Ama bir yandan onun nerede olduğunu sormamıştık. Sedyede mi yoksa ayakta mı? "Kıraç, iyi misin?" diye yanına gittim. Kıraç'ın başı eğik olduğu için yüzünü fazla göremiyordum. Aklımdaki soruyu farklı bir şekilde, başını eğik bırakarak Serhat'a sordu. "O seni gördü mü?" sesi koyu, soluk bir maviydi... "Sayılır." Kıraç kaşları çatık bir şekilde ona döndü. Demek ki yaşıyordu. "Evet mi hayır mı?" sesi gittikçe koyu bir renk alıyordu. Bu iyi değildi. "Evet" dedi Serkan sonunda çekinerek "Yardım edebilir belki, onunla bir konuşsanız." dedim. İki yeni vampir ve bir dönüşümdeki Zera ile bu kaçıştan kurtulamazdık. "Evet edebilir. Yakalanmamızda ama." diye mutfak tezgâhına doğru gitti. "Neden söz ediyorsun sen? O sizi kurtarmamış mıydı?" "Kurtardı kurtarmasına ama daha sonra bizi Lider'e bir mal gibi bıraktı. Onunla ortak gibi bir şey. Beraber çalışırlar. Bana yeteneğimi göstermesinin sebebi buydu. Sen dönüşümdeyken Serhat onunla birkaç ay önce konuşmuş olduğunu söyledi. Meğerse Lider'in eski bir dostuymuş ve yeteneği olan veya olabilecek insanları vampire dönüştürüp Lider'e teslim ediyormuş." Sesi çatallaştı. Onu anladığımı söyleyip yalan söylemeyecektim. Ama bir baba terkini iyi bilirdim. Tanıştığımızın gecesinde bana onu babası gibi gördüğünü söylemişti. Sesi şeffaf ve sisli bir renk aldı. Bana baktı ve gülümsemeye çalıştı. Sorun değil demek istermiş gibiydi. Bende ona gülümsedim. Yine de sorun olduğunu biliyordum. "Çocuklar gitmeliyiz." dedi Serhat birden. "Doğru söylüyor," her ne kadar Hâlâ ona çok güvenmesem de ona ihtiyacımız vardı, "bizim bu civarlarda olduğumuzu biliyor." "Cenaze işini halletmeliyiz önce" dedi. Bu cümle göğsüme bir acı saplanmasına sebep oldu. Sonra cam kırıldı. Ve yerden bir upuzun siyah saçlı 30 yaşlarında bir adam kalktı. Adrenalin vücudumu esir almıştı. Ve korku. "Oktay." Kıraç bunu fısıldadı ve beni arkasına çekerek korumak için önümde durdu. "Ne işin var senin burada?" dedi Serhat. Kıraç'ın hemen yanında duruyordu. Adrenalin büyüyebildiği kadar büyüdü ve hızlandı. Hızlı hızlı nefes almaya başlamıştım. Kan beynime sıçrayacaktı birazdan. "Kan kokusu alıyorum." etrafı sanki çok güzel bir yemek kokusu alırmış gibi incelemeye başladı. Sesi hafif boğuktu ama aynı zamanda tiz bir sesi vardı. Tehlikeli görünüyordu. Güneş üç saat önce batmıştı. Bu yüzden bütün vampirler dışarıda olabilirlerdi. Kıraç'ın kulağına doğru "Diğerlerini getirmiş olabilir. Güneç batalı çok oldu ve isteseydi Serhat'ı orada öldürebilirdi. Tuhaf değil mi sence şimdi gelmesi?" diye korkuyla fısıldadım. Hemen hepimiz etrafımızda göz gezdirmeye başladık. "Ah..." dedi Oktay duymuştu elbette. "Bu Zera diğerleri gibi aptal değil. Tebrik ederim. Fakat bir işe yarmaması yazık. Keşke vampir olabilseydi belki onu affedebilirdik." diyerek gülümsedi. Hiç güzel bir gülümseme sayılmazdı. Etrafımız birden karartılarla dolmaya başlamıştı. Pencerede siyah dallara benzer karartılar oluşmuştu. Ve içeri giriyorlardı. Üzerinden geçtikleri her şeyi yutuyor gibilerdi. "Bunlar ne böyle?!" diye tiz bir sesle sitem ettim. Sonra aklıma geldi. Sanırım o güçlü vampirlerden biriydi. Kıraç ve Serhat gibi olanlardan biri. Serhat Kıraç'ın omzuna sıkıca tutundu. Kıraç'ta onun baskısını bana aktarmak istermiş gibi elimi sıktı ve gözlerini kapattı. Ne yaptığını anlamıştım; üçümüzü de görünmez yapmaya çalışıyordu. Lütfen işe yarasın, lütfen işe yarasın... Allah'ım sen bize yardım et! dedim içimden ve ona sıkıca tutundum. İçime o tanınmadık soğukluğun gelmesi uzun sürmedi. Gözlerimi açtığımda Kıraç ve Serhat'ın arasından Oktay'ın etrafına bakmaya başladığını görebiliyordum. Birbirimize bakmaya çalıştık. Ama göremiyorduk. Ve elimi sıkan ele güvenmek zorundaydım. Umarım Serhat yakalanıp başımıza iş açmazdı. Çünkü yanımızda da olabilirdi, aptallık yapıp başka yola sapada bilirdi. Karartıların kendiliğin bir perde gibi yarıldıklarını gördüm. Sanırım Kıraç'ın eliydi. Yarıktan atladım ve ormana doğru Kıraç'ın eli tarafından sürüklendim. Ve bir el gördüm. Daha doğrusu el siyaha bulanmıştı ve gittikçe koluna ulaşmıştı. Kıraç'tı bu. "Kıraç eline ne oluyor!" dedim telaşla boşluğa. Boşluk "Önemli değil." dediyse de cümlesine kendisinin bile inanmadığını biliyordum. Sonra ağaç ve ıslak toprak kokusunun arasında bir koku daha aldım. Korku! O melek burada olabilir miydi? Belki de o sabahki gibi olmuştu. Ama o kokunun burada olduğunu biliyordum ve çok güçlüydü. Birden havada olduğumu hissettim. İki el beni kucağına almıştı. Ellerimi boynuna koydu ve "Sıkı tutun." dedi. Beni nasıl görüyordu? Sonra rüzgârın çok hızlı bir şekilde geçtiğini fark ettim. O koşuyor muydu uçuyor muydu belli değildi. Yere neredeyse hiç ayakları değmiyor gibiydi. Karşıya baktığımda her şey renkli kurdele gibi, şerit şerit geçiyordu. Midem bulanmaya başlamıştı. Gittikçe uçtuğumu hissediyor gibiydim. En azından onun gibi bir şeydi. Birden yan tarafımda aynı şekilde koşan bir figür belirdi. Serhat olduğu belliydi. Gittikçe daha kötü oluyordum. Sonra birden durduk. Beni yavaşça kucağından indirdi. Ağaçlar etrafımızı çevreliyordu. Etrafıma baktım kimse yoktu. Ben dâhil üç farklı nefes dışında hiç ses çıkmıyordu. Biraz bekledik. Hâlâ görünmezdik. Elimi tekrar sıktı. Soğukluk gitti. Onu da görebiliyordum. Koluysa mosmordu ne zaman gitmişti o siyahlık. "Atlattık mı?" dedi Kıraç Serhat'a doğru. Beni aklım hâlâ siyaha bulanmış kolundaydı. O da neydi öyle? "Sanırım. Nereye gidiyoruz?" "Sence bir fikir varmış gibi duruyor muyum?" "Hiç sanmıyorum kuzen. En iyi bulduğun fikir bu Zera'yla beraber ortalıktan kaybolmak ve her şeyi birbirine çorba gibi karıştırmaktı." "Dikkat et seni çorba yapmayayım." "Çorba sevdanızı bitirebilir miyiz! Şehirdeki, belki de birden fazla şehirdeki yüzlerce vampir, bizi öldürmek için çırpınıyor. Ve siz burada birbirinizi çorba yapmak peşindesiniz. Biraz saçma değil mi sizce de?" Kıraç'ın kolunu göstererek "Ve o kolda neyin nesiydi öyle? Hâlâ mor baksana. Ne saklıyorsun sen? Hani yangından kaçarken söz vermiştik sır yok diye." tamam fazla baskı olabilirdi ama ne yapayım onun için endişeliydim. Başını eğip derin bir nefesler almaya başladı. "Bilsem sana da söylerim değil mi? Bana olan güvenin kalbimi ısıttı açıkçası. Bende bilmiyorum. Bazen kendiliğinden oluyor bazen de gücümü çok kullandığımda oluyor. Az önce hayatımda hiç yapmadığım bir şey yapıp kendim dahil üç kişiyi görünmez yaptım ve bu çok zordu inan bana!" sesi Venedik sarısı rengindeydi. Çok kızmıştı. Bir kütüğe oturdu ve başını ellerinin arasına alıp eğdi. Şu sıralar bu hareketi çok yapıyordu. "Neden o eve gittiniz ki?" dedi Serhat karşımızdaki bir ağaca yaslanarak. Kıraç başını birden kaldırıp "Yani her şey bizim suçumuzdu öyle mi? En azından düşünecek kadar beynim var. Sen neden kahrolası gücünü kullanıp onun düşüncelerini okumadın? Onu yapmış olsaydın ne şu an kavga ederdik ne de tehlikede olurduk. Bize daha erken gelebilirdin. Allah aşkına! Sen. Bir. Vampirsin! Lanetlenen, iğrenç, insanların kanını emen bir sülüksün sen!" Tamam, korkmaya başlamıştım. "Kıra-" dediğim anda "Sen karışma." dedi ve ona geri döndü. Serhat kendini savunmak istermiş gibi, "Sen beni Edward Culen falan mı zannettin? Benim işimde seninki kadar zor tamam mı? Ayrıca elbette hepsinin sizin suçunuz olduğunu söylemiyorum. Ama yapma Allah'ını seversen! Benim gibi genç bir vampir bile orada olduğunuzu anladıysa - ki yaşlandıkça beyindeki zekâ artıyor. Yaşlı bir vampir iki saniyede anlar. Biz kuzeniz tabii ki bizi bulurlar. Kan bağımız var bizim. İstesek de istemesek de." dedi. Konuyu ya değiştirecektim. Ya da buna seyirci kalıp onların bitirmesini izleyecektim. "Yeter!" dediğim anda ikisi de kızgın bir şekilde bana baktı. Ve inanın bana o gözlerini görmek istemezdiniz. O kadar korkunçtu ki kendimi yeniden üç ay önceki gibi hissettim. Kanımı sömüreceklermiş gibi. Kıraç yerine oturdu ve bu sefer yere bakmaya başladı. Sırtını sıvazladım. "Sanki bir kurtla kavga edermiş gibi davranmayın. Üçümüz de aynı taraftayız. Hatırlatayım da." dedim. "Cemre'de öyle." dedi Serhat. "Derdin ne senin?" dedim. "Cemre'nin konumuzla ne alakası var?" "En azından şansımız artar. Ne de olsa İlk Leraslar'ın kanından." Kıraç'la aynı anda "Ne?!" dedik. Kıraç bunu şaşkınlık olarak sormuştu, bense o ne anlamında sormuştum. "Nerden biliyorsun bunu?" dedi Kıraç. "Bileğinden." "İyi de onun doğum lekesi o." dedim. "İşte bende onu diyorum ya. Doğum lekesi. Ona miras kaldı. En az iki kuşaktan biri Leras olur. Cadılık aileden gelir. Ama İlk Leraslar'dan o kadar çok var ki çok önemli biri olduğunu sanmıyorum. Ama gücü olması gerekenden daha az." dedi. Yani Cemre diğerlerinden farklıydı fakat ben doğum lekesini görmüştüm sadece basit bir leke gibiydi. İki çizgi halindeydi ve bu çizgiler neredeyse birbirine değecek kadar yakında ve arada onları bağlayan küçük bir eğik çizgi vardı. Sıkıştırılmış 'И' gibi duruyordu. "Gücünü nerden biliyorsun?" dedi Kıraç aklımdaki soruyu sorarak. "Beni resmen ağca uçurdu. Benim sana yaptığım gibi." Kıraç'a bakıp bitkinmişçesine gülümsedi. "Normalde Leras'lar o kadar güçlüdür ki, ellerini kaldırmaya gerek kalmadan sadece gözleriyle altı metre geriye fırlatabilir. Ancak o elini kaldırdı ve beni anca üç metre uçurabildi. Telekinezi konusunda ustadırlar. Diğer güçlerde de öyle." "İnsandan güçlü olmayan bir yaratık yok mu?" dedim. Önceden bende insandım sonuçta. Resmen beslenme zincirinde bizde yemekmişiz. "Siz insanlar asla en güçlüsü olmadınız. Neden ortaya çıkmadıklarını sorarsan... Dünya bize lazım. Eğer çıksaydık kıyamet işte o zaman gelirdi. Zera'lar, Leras'lar, vampirler, kurt adamlar, Kara Kanatlar, Fersuna'lar... hepsi insanları yok etmek için çırpınıyor aslında. Liderler de bu yüzden olmalı zaten onları dizginleyecek birilerine ihtiyaç var Elizya." Sesi biraz aşağılayıcı olsa da bir şey fark etmiştim: Serhat'ın sesi Leras kelimesini söylerken bir titreşim fark ettim ve sesi o kadar kırmızılaşmıştı ki... Ateş rengi gibiydi sesi. "Fersuna' lar kim?" Leras'lara karşı bir hassasiyeti vardı. Bu bariz bir şekilde belliydi. Onunla bunu sonra konuşacaktım. Şu an sırası olduğunu hiç sanmıyordum. Kıraç eskisinden daha sakin bir sesle bana döndü. Sesinin rengi soluklaşmıştı. "Onlarda bir yandan Kara Kanatlar'ın başka bir sürümü gibidirler. Ancak onlar melek yerine vampirler. Ama onlar denetledikleri gibi affederler. Yani onları vampirlerin melekleri gibi düşünebilirsin. Bir grup Fersuna'nın - ki kırk kişi - toplanıp kötü yirmi insana ceza verip lanetledikleri söylenir. Lanetleri sonsuza kadar kömürden, güneşten, ateşten, insanlardan uzak durmalarıdır. Kan içmeleri. Ve birden bir tanesinin birini dönüştürdüğünü öğrenirler. Hiç biri bu yeteneği vermemiştir. Ama Dezar denilen Fersuna, insanlardan nefret eder. Hani şu bilinen Şeytan hikayesi var ya. Allah'ın insanları o kadar sevmesini kıskanıp düşman olması. Tabi ki son söylediğimin doğruluğunu ancak Allah bilebilir de. Onun gibi buda, yalnızca onunki öylesine bir nefretmiş. Kıskançlık yok. İşte nefreti yüzünden gizliden gizliye o yirmi insana bu yeteneği vermiş ve dönüştürdükleri her kişi aynı şekilde gelmişler. Bunlardan sadece üçü Lider olmak için gönderilmiş. Bir tanesi diğerini dönüştürünce olmaması gereken bir şey olmuş ve yeteneğini birine verebilmiş. Ve o yeteneğini verdiği kişinin peşinden kaçıyoruz bile. Bu üç insandan biri işte söz ettiğim Nermani kanını taşıyor." Kıraç bunları bitirirken iki soru oluştu kafamda. "Peki Dezar şu an ne yapıyor?" "Bilgimiz yok dünyada bir yerde ama..." dedi iç çekerek. "Kurtlar nasıldır?" diğer sorumu sorduktan sonra derin bir nefes aldı. "O baya uzun hikaye. Güvende olduğumuz bir zaman sana anlatırım. Fakat şimdi kalacak bir yer bulmalıyız." dedi etrafına bakarak. Sanki yeri şimdi bulabilecek gibiydi. "Kahretsin!" dedi birden Serhat. Hırlayarak yaslandığı ağaca yumruk attı. Üstüne konan kuşlar birden uçup gittiler. Ağaç hafif sallandıktan sonra köklerinin biraz dışarı çıkmış olduğunu gördüm. "Ne oldu?" Serhat sinirle ona bakarak "Kan torbaları." dedi. Sol tarafımızdan, yani ormanın derinliğinden hafif bir tekdüze ses geldi "Bunu mu arıyordun?" Elinde siyah çantayı tutan Cemre, gülümseyerek karşımızda duruyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE