18. Bölüm:Dost Ya Da Düşman

1363 Kelimeler
"Sen onu nasıl aldın?" Serhat ağzı açık bir şekilde ona bakıyordu. "Ben bir Leras'ım unuttun mu? Mal." diye çantayı suratına fırlattı. Ayağa kalktım. İşte o zaman kafam basmıştı. O güçsüzdü bana bir şey yapabilecek kabiliyette değildi. Ama yine de bizi kurtarmaya gelmişti. Gücünün az olmasına ve öldürülme ihtimalinin yüksek olmasına rağmen. Onunla bir şekilde barışmalı ve her ne kadar yeterli olmasa da, özür dileyip kendimi affettirmem gerektiğini fark ettim. Bana doğru yürümeye başladı. Bense utancımdan kızarmış haldeydim. Ben sanırım dünyadaki en kötü arkadaştım. Dayanamayıp ona sıkıca sarıldım. "Elizya! Tamam özledin anladım da. Ah! Kemik kırmaca oynamıyorsan biraz daha az sık." dedi gülerek. Bende kollarımı gevşettim. Biraz öyle kaldık. Yüzümü mavi saçlarına gömdüm. Ağlamak üzereydim. Birden başımı kalırdım. O da başımı kaldırdığı an "Sonra hasret gideririz ama şimdi gitmeliyiz. Bir yer bilen var mı?" yüzünü ikisine çevirmişti. Birbirimizi en sonunda bıraktık. "Ne yani bizi kurtardın ama gidecek yer bulamadın mı? Ayrıca senin burada ne işin var? Peşimizde yavaşlatan bir şeyden başka bir şey olmayacaksın. Bu yüzden defol git!" Cemre beni yalnız bırakmazdı. O istese bile kalmasını sağlardım. Onu yeni bulmuşken bırakamazdım. Cemre, "Hiçbir yere gitmiyorum bana ne yapacağımı söylemezsin seni iğrenç yaratık!" Serhat'ın gözleri şaşkınlıkla açıldı ama yine de küçümser bir yüz ifadesi vardı. "Öyle mi seni küçük, kendini bilmez cadı? İstersen hadi ne yapabileceğimi göstereyim. Ama sana son kez söylüyorum; gidiyor musun gitmiyor musun?" Cemre'nin inadını iyi bilirdim. Eğer ona bir şeyi diretirseniz, o daha inat ederdi. "Hayır! Hiçbir yere. Gitmiyorum!" dedi Cemre. Serhat'ta yavaşça bize yaklaşıyordu. Adımları kesin ve tehditkârdı. Cemre'yi korumak için öne doğru hafifçe bir adım attım. Resmen sinir küpüydü ve arkadaşımın kılına bile zarar getirirse onunla savaşmaktan hiç çekinmezdim. "Sakin olsan iyi olur Serhat." Birden ne olmuştu böyle? Niye kontrolünü kaybetmişti ki? Kız sadece yanımda kalmak istemişti. "Ne yaparsın? Beni mi öldüreceksin. Arkanda bir iğrenç Leras'a ve şu yandaki aptal vampire mi güveniyorsun." Sanırım ona sorma sırası şimdiydi. "Senin Cemre ve Kıraç'la derdin ne?" ağzını açıp bir cevap verecekken "Ya da şöyle mi desem; senin Leras'larla derdin ne?" dedim. Dediğim an taş kesilmişti. Gözleri gittikçe parlayan bir hale geliyordu. Hırlamaya başladı. Bir adım geriye attık ve Cemre'yi iyice arkama aldım. Bu sırada o da üstümüze geliyordu. Gözleri gittikçe kızıllaşmaya başladı. Gittikçe kan kırmızısına dönen, öfke dolu gözleriyle bize doğru koşmaya başladı. İşte o sırada bütün her şey karman çorman oldu. Kıraç ona doğru hamle yaptı. Onun üstüne atladığında "Cemre geri çekil!" diye bağırıp onu ittirdim. Tam ileri bir adım atmıştım ki, Kıraç'ı başka bir ağaca doğru uçarken görmem uzun süre almadı. İşte o sırada kanatlarımı açtım. Çok canım yanmıştı. Fakat umurumda bile değildi. Ona doğru koşmaya başladım. Kanatlarım kendiliğinden hareketlenmişti. Onu yere yapıştırıp yumruk atmaya çalıştım. Ellerimi yumruk yapmış yüzüne savuruyordum. Bunun da yetmeyeceğini anlayıp onunkafasını yere sert hareketlerle vurmaya başladım sonrada yukarı doğru sıçradım ve onu da yanımda götürdüm. Çok ağır olduğu için çok geçmeden yere attım onu. Sonra üstüne gelip tekrar kafasını yere vurmaya başladım. Onda durdurmaya kalkınca yumruk atmaya başladım. Birkaç tanesinde vurmuş olsam da beni havaya kaldırıp fırlattı. Geriye doğru uçarken çok korktum. Vücudumun eskisinden güçlü olduğumu unutmamıştım elbet fakat bir vampire karşı koymak için daha insan sayılırdım. Ağaca doğru uçtum ve birden kafamı çarptığımı hissettim. Başımda bir sıcaklık oluştu. Akışkan ve yanıyordu. Halsizlikle ve an bayılmaya yaklaşmayla, titrek elimi sıcaklığa götürdüm. Elime geri baktığımda siyah kanımı gördüm. Bir anlığına o rüyalara geri gittim. Keşke o zaman olan şeyler hâlâ olsaydı da bunları yaşamasaydım bu düşünce ve ağızımdan çıkan hafif bir "ah!" inlemesi bilincimin son yaptığı şeydi. Ardından başım yumuşak otlara düşerek bilincim yok oldu. *** Elizya birden ağaca fırladı. Çıldırmamak elde değildi. Kalktığım gibi onun üzerine atladım daha yeni kalkmış, Elizya'ya şaşkınlıkla bakıyordu. Bayılmış meleğime. Onun üzerine atladığımda yerde sürüklendik. Boğazını sıkarken düşüncelerimi ona yollamak için çırpınıyor gibiydim. Senden. Nefret. Ediyorum! Senden. Nefret. Ediyorum! Senden. Nefret. Ediyorum! Neden sürekli hayatımı mahvetmek zorundasın? Neden sürekli peşimden geliyorsun? Senden yardım isteyende kabahat! Bir kere daha güvendim sana. Ve sen güvenimi sevdiğim kızı yaralayarak mı ödüyorsun! Seni o.... çocuğu! O iğrenç Leras için beni öldürmeye gelip duruyorsun, ben seni savuruyorum ama sen gerizekalı gibi geri geliyorsun. Bütün Leraslar aynı değil seni aptal. Bu kızı da ona benzetme. Boğazını sıkarken gittikçe kızgınlığım artıyordu. Göz ucuyla Cemre'nin Elizya'nın kalbine doğru ellerini tuttuğunu ve kımızı hafif bir dalganın meleğimin kalbine doğru gittiğini fark ettim. Serhat'a tekrar baktım. Bu kadar yeterdi. Benim sabrımın da bir sınırı vardı ve o bunu çoktan aşmıştı. Bir elimi başının arkasına götürdüm diğer elimi de çenesine. Yetti artık. Senin ölme zamanın geldi. Seni kurtardığım güne lanet ediyorum. diye düşünürken, tam boynunu kırmak üzereyken... "Durun!" benim yaşlarımda bir erkek bize doğru koşarak geliyordu. Saçları kısa ve sarıydı. Uzun boylu, hafif yapılı biriydi. Kollarından birinde bir kadın diğerinde de kartal dövmesi vardı. Kollarının yarısı başka dövmelerle kaplıydı. Ve kesinlikle insan değildi. Sanırım insan falan kalmamış dünyada. Durduğunda iki metre vardı aramızda. Serhat'ın üzerinden kalktım ve önümdeki bana tanıdık gelen yüze baktım. Gözümün nereden ısırdığını bulmaya çalıştım. Hafızam çok fazla güçlüydü. Ancak onu bir türlü hatırlayamamıştım. Belki de ikimiz de insanken çevremde olan insanlardan biriydi. Bilmiyordum ama önemli birisiymiş gibi geliyordu. Ve içgüdülerime bakılırsa onun hakkında iyi düşündüğüm söylenemezdi. "Kimsin sen?" diye sordum. "Bir dakika soluklanayım." nefese nefese bunları dedikten sonra, ellerini dizlerine koyarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Sesi kalındı ama yine de dublajlardaki sesler gibi çıkıyordu ağzından. Elizya bir hafta önce bana seslerin, renklerini, dalgalarını, şiddetini gördüğünü söyledi. O olsa bu sesin rengini bilirdi. Bu düşünceyle iç çektim. Bu sırada Serhat'ta yanımda toparlanıp ayağa kalkmıştı. Ona pis pis baktım. O da bana aynı şekilde baktı. Elizya'ya döndüğümde hâlâ baygındı ama en azından Cemre duruşunu düzeltmişti. Bacaklarını uzatıp, ağaca yaslanmış oturuyordu. Kız yanında bacaklarını altına almış oturuyordu. Elizya'nın kanatları hâlâ açıktı. Kapanmaları için bilincinin açık olması lazımdı. Erkek başını kaldırdığında meleğime doğru dehşet ve şaşkınlıkla baktı. "Ona ne oldu öyle?" dedi, nefesi hâlâ düzelmemiş gibiydi. "Seni ilgilendiren bir durum yok. Ne istiyorsun sen? Ölmeyi çok istiyorsan git kendini bir yerden at, fare zehri falan iç ya da kendini as veya vur. Burada ölmek istemiyorsan defol git buradan!" Serhat onu korkutmayı becermişti. Ama durduğu yerde çenesini hafifçe kaldırıp, burada kalmayı istediğini belli etti. Sanırım ya fazla cesurdu, ya da aptaldı. Genellikle bu ikisinin arasında bir çizgi olur. Bazıları bu çizgiyi fark ederek ikisinden biri olur. Fark etmeyenlerse... ikisi birden olurlar. Sanırım bu çizgi o kadar ince ki birkaç kişiden fazlası göremiyor. Bu da göremeyenlerden galiba. "Asıl sen ölmek istemiyorsan kapa çeneni o vampirler sizi arıyor." dedi. Onları nasıl gözetlemişti ki? Sezgimiz çok kuvvetlidir. "Sen nereden biliyorsun bizi? Ayrıca kimsin lan sen?" dedim. Sesimi hırıltılı tutmaya çalıştım. "Ben bir Zera'yım." nefes alamadım. Kaşlarım çatık bir şekilde ona bakıyordum. Yalan söylemesi biraz zordu. Çünkü gözleri safir mavisiydi. "Bir tane daha mı?" Serhat sol eliyle yüzünü ovuşturdu. Zera olduğunu iddia eden salak Elizya'ya bakıyordu. Bende baktım. Başı sağa yatıkken sola doğru hafifçe oynattı. Ayılıyordu. Cemre'nin korkmuş ve titrek sesi ilk kez etrafı sarıyordu. "Gitmeliyiz. Hem de hemen. Neresi olduğu önemli değil gidelim yeter. Kıraç, Elizya'yı sen taşır mısın benim o kadar gücüm yok." Başımı sallayarak onayladım. Serhat birden gözleri sonuna kadar açarak "Bu ikisi de mi gelecek?" Cemre ve önümüzdeki Zera'yı göstermişti. Bana dönerek hayretle sormuştu bunu. "Ulan sen ne dengesiz herifsin be! Az önce Cemre'nin de yanımızda olması gerektiğini söylüyordun, şimdi de bu da mı gelecek diyorsun. Derdin ne lan senin?" dedim. Başını sağa sola oynatarak kaçacak yer arıyor gibiydi. Niyeyse artık. Umurumda da değildi zaten. Birden Elizya'nın kanatlarını kapattığını gördüm. Bilinci yerine gelmişti. İçime su serpilmişti. Ama önümüzde bir küçük sorunumuz vardı. Bu Zera. "Ne için bunu bize söylüyorsun? Niye bize geldin ki?" dedim. "Bütün Zera'ları öldürmekten bahsettiler. Sanırım o da dönüşmüş bir Zera." eliyle Elizya'yı gösterdi "Ben de bir yarı meleğim. Niye onlarla kalayım ki? Mal mıyım ben?" bize geldiğine göre evet. Düşündüm. Gelirse bizi yavaşlatabilirdi. Ama en azından güçlenirdik. Serhat'a baktım. O da bana baktı. "Of iyi tamam gelsin. Zaten ana sınıfı öğretmeniyim ya ben, o da gelsin anasını satayım." dedi. Gönülsüzce de olsa kabul etti. Cemre'ye baktım. Başını yana eğdi. "Başka çaremiz var mı?" dedi. Elizya'ya baktım. Sonra yirmi dakika önce araştırdığı şey aklıma geldi. "Adın ne senin?" dedim. Hepimiz ona bakıyorduk. En azından ayık olan hepimiz. "Semih. Semih Güloğlu" Şans ayağımıza gelmişti. Ya da bela yine kapımızı çalmıştı. Ve bu sefer o belayı kapıdan olabildiğince sert kovmaya kararlıydım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE