6. Bölüm: Tesadüf Yoktur Plan Vardır

2126 Kelimeler
Ertesi gün okulda nerdeyse hiçbir öğretmen olmadığı için, uykum gelmemişti. Sanırım mutluluğun psikolojik olarak uykumu da etkilediğini gözlemledim. Tam bir mutluluk sayılmazdı gerçi gene gidecektim ama olsun. Kitabın yüzde kırkını bitirmiştim. Saate baktım üçe gelmişti. Kitabı kapatıp yatağımdan kalktım ve odamın ışığını kapatıp uyumaya odaklandım. Uyuduğumu anlamamıştım. Uyandığımı da. Bir mucize gerçekleşmiş, rüya görmemiştim. Bu benim için bir kutlama sebebiydi. Kahvaltıda kendime salamlı, güzel bir tost yaptım ve çayla büyük balkonda kitap okuyarak afiyetle yedim. Ardından balkondaki parmaklıklara ellerimi koyup ormanın o güzel manzarasını izledim. Orman benim için her zaman büyülüydü. Fakat hep bu büyüyü tam yaşayamadığımı düşünürdüm. Onun içinde gezip canlıları görmeli ağaç kabuklarına dokunmalıydım. Birden bütün bu manzarayı bozacak bir ses duydum. GAK! GAK! GAK! GAK! Önümdeki büyük asırlık ağacın kalın bir dalına, bir karga kondu. Tam yüzümün hizasındaydı. Tüylerinin arasında mavi tüyler vardı. Bu okuldaki kargaydı. Gözlerimi ondan almıyordum. Hızlı hızlı ve kesik nefesler almaya başlamıştım. Gözlerimi kırpamıyordum. Korku ve şaşkınlık karışmış, bir şelale gibi beynimin derinlerine akıyordu. Bu karga beni korkutmayı biliyordu. Ben on dakikamı bu şekilde harcarken içeriden bir ses duydum. Telefon. Hemen bu korkutucu anı bozan kişinin telefonunu açmak için odama koştum. Cemre. Nedense hiç şaşırmadım. Telefonu açtım: "Alo." sesim düşündüğümden daha tiz ve titrekti. Boğazımı temizleyerek sanki en keyifli anımı bozmuş gibi davrandım. "Sen sabah beşte mi uyanıyorsun? Bu saatte ne işin var senin?" diye sitem ettim. "Sana da günaydın. İyim, sorduğun için sağ ol. Neyse, e ne yapıyorsun?" "Kahvaltıyı yeni bitirmiş, manzarayı seyrediyordum." Yalancı, yalancı. Sus! "Sen?" dedim. "Hiç bende bana gelen bir telefon sesiyle uyandım. Daha birkaç dakika oldu. Arayan Zeynep'miş bu gün rahatsızlanmış. Sesi de berbattı. Sanki telefonda gelecekteki yaşlı Zeynep'le konuşuyormuş gibi hissettim. Raporlu yani. Hani kardeşi şu şımarık Sonic hastalanmıştı ya. Bu da hastalığı kapınca doktora gitmişler. İyi tarafından bakalım en azından abla kardeş beraber bir şeyler yapıyorlar." diye güldü. "Haklısın. Peki sen?" "Yok canım ben geliyorum, yalnız bırakmayacağım seni." diye saçma kötü gülüşünü yapmaya çalıştı. "Gülüşe çalış." diyerek hoşça kal dedik ve telefonları kapattık. Otobüste ayakta gitmiştim fakat müziğimle de iyi yolculuk yapardım ben. Kipa 'ya geldiğimde birkaç kitaba baktım ve okuduğum bir serinin devamı olan bir kitabı alıp trafik denizine yelken açtım. Okula giderken bu aralar en sevdiğim şarkı olan, Kwabs "Walk" şarkısını dinleyerek okul kapısına vardım. Okul kapısında kulaklığımı çıkardım. Eğer kulaklıkla okul binasına girersem, o kulaklık benim asıldığım ip görevini görürdü. Sınıfa girdim ve Cemre'yi siyah saçlı uzun bir oğlanla Volkan'ı aynı yerde gördüm. Arkaları bana dönüktü. Yaklaştığımda dediklerini duydum. "...Buda Volkan aramızdaki deli dolu olanlardandır." dedi Cemre öncesini duyamadığım cümlelerini bitirirken. "Hey" diye seslendiğimde ikisi de bana arkalarını döndüler. "Neler oluyor burada?" dedim. Oğlana baktım. Masmavi safir renginde gözleri vardı ve zifiri karanlık gibi siyah saçları vardı. Uzun boyu ona aşağıdan bakmama sebep oluyor, kendimi Çocuklar Duymasın'daki Hüseyin gibi hissetmeme neden oluyordu. Açık mavi oduncu gömleğinin içine beyaz tişört giymişti ve kot pantolonuyla bunu tamamlıyordu. Onu gördüğüm an karnımda kelebek değil, muhabbet kuşları uçuştu. Ne olduğunu anlamadığım bir şey filizlendi. Kalbim daha hızlı atıyordu artık. Hissedebiliyordum. Kanım kaynama noktasına gelmişti. Kolay kolay kızaran biri değilimdir. Ancak kan o kadar yüzüme ulaşmıştı ki, yüzüm kızarmış olabilirdi. Normalde beni böyle allak bullak edecek biriyle karşılaşmazdım. Ama şu an normal bir an değildi. Ona bakarak "Bu kim Cemre?" diye sordum. Cümlemi bitirdikten sonra gözlerimi ondan zor da olsa ayırıp Cemre'ye baktım. "Bu arkadaşımız sınıfa yeni gelmiş." diye cevap verdi. Bu zamanda niye sınıfa gelmişti ki? Ona doğru kaşlarımı çatarak "Haziranın başındayız, seni sınıfa almamaları lazım. Nasıl geldin sen?" Ona sert olmaya çalışsam da o gülümsemesi beni sihirle bağlamış, başka bir yere bakamaz olmuştum. Gülümsemesini yüzünden silmeyerek "Kaynaklarım var." dedi ve adını o kadar öğrenmek istedim ki içim kıpır kıpırdı. Yine de ağır başlığımı korudum. Ve Cemre söze girdi. "Bu Elizya. Elizya bu da Kıraç." "Tanıştığıma memnun oldum." diyerek elini uzattı. Bir eline bir de yüzüne bakıp durdum. "Bende." dedim ve sonunda buz kadar soğuk elini sıktım. Birden elimi çekerek, "Vay canına! Bu sıcakta nasıl bu kadar soğuksun?" dedim eline bakarak. Yumruk yapıp sıkmaya başlamıştı. Bunu fark ettiğimi anlayınca elini çözdü. Gözlerine bakarak bir anlam çıkarmaya çalıştım. O sırada Ali gelmeseydi belki yapabilirdim. "N'aber arkadaşlar?" diyerek kolunu omzuma attı. Ona ne yapıyorsun bakışıyla kızgınlık bakışının karışımını attım. "Affedersin" deyip kolunu çekti. Kıraç bir bana birde Ali'ye tuhaf bir şekilde bakarak "Siz ikiniz sevgili misiniz?" dediği anda Cemre ile Volkan gülmeye başladı. Bizde Ali ile aynı anda "Hayır." dedik. Volkan gülmeyi kesip "eğer bunları sevgili görürsem, inekler Amerika'dan önce, uzay gemisi yapıp Mars'a çıkmış demektir." diyerek tekrar güldü. Ali, Volkan gülerek eğildiğinde kafasına bir tane çaktı. Volkan kafasını tutarak başını kaldırdı ve Ali'ye "Ulan sana kaç kere diyorum kafama vurma diye! Beyin hücrelerim ölüyor ve hortlayıp zombi olarak geri gelmeyecekler kardeşim!" diye sesini yükseltti. Ali'de karşılık olarak "Sen hiç tasalanma Volkan. Sende zaten tek hücre var o da bir türlü ölmüyor. Amip!" diye sesini yükseltti. Kıraç bana dönerek "Bunlar hep böyle midir?" diye sordu. "Sayılır" diye cevap verdim. İlk üç ders bittiğinde diğerleri önden çıkmıştı. Ben de sınıfta kalmayı seçmiştim. Kıraç'ta öyle. Birkaç dakika sonra yanıma geldi. "Hey, ne çiziyorsun?" diyerek kâğıdımı eline alıp baktı ve gülümsedi. "Melek ha. İyi çiziyorsun. Ve doğru şeyi." dedi. Ne demek doğru şeyi? Ama bunu sormadım. "Teşekkürler. Sende çizer misin?" onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordum. Şimdiye kadar hiçbir erkek beni bu kadar büyülememişti. Ama yakışıklılığından sanmıyordum. Daha yakışıklısını görmüşlüğüm var mıydı peki? Kesinlikle hayır. Yine de beni ona çeken başka bir özelliği vardı. Sanki onu bir yerlerde görmüştüm. Fakat beni hüsrana uğratarak "Hayır" dedi. "Ama sana sormam gereken şeyler var. Seni tanıma açısından tabi." diye ekledi. Ben onu tanımazsam o da beni tanıyamazdı. "Pekâlâ, ama senin sorduğun her soruya karşılık bende soru soracağım. Anlaştık mı?" dedim kaşlarımı yukarı kaldırarak. Gülümseyerek "Anlaştık" dedi. Ve ilk soruyu o sordu. "Telefon numaranı verir misin?" dedi tatlı bir şekilde gülümseyerek ama tabi ki beni kandıramazdı. "Önce seni tanımam gerek. Tanımadığım kişilere numaramı vermem ben. Başka bir soru sor." "O zaman elini ver bir şey göstereceğim." diyerek elini uzattı. Tereddütle eline baktım, yüzüne tekrar baktığımda cesaret verircesine gülümseyip başını salladı. Elimi avcuna koydum. Avcum dışarı bakacak bir şekilde elimi çevirdi ve diğer elini avucumun üzerine koyup gözlerini oraya dikti. Yüzüne baktım. Gözlerinde bir şey gördüm. İçinde siyah topçuklar vardı. Ve kendi etraflarında balerin gibi dönüyorlardı. "Gözlerin..." dedim fısıldayarak. Bana bakarak gülümsedi. "Şşşt." dedi. Ve elime bakmaya devam etti. Elime baktıkça İçime bir soğukluk geldi. Ellerimizin arasında siyah bir ışık yandı. "Kıraç," diye fısıldadım. "Korkma sakin ol." diye beni telkin etmeye çalıştı. Elimi bir acı kapladı. Dişlerimi sıkarak "Ah!" diye inledim. Avcumu kapayan elini elimden çok yavaş bir şekilde çekti. Ve elimde hareket eden o siyah kanı gördüm. Elimin içinden bir şey çekiliyormuş hissine kapıldım. Elimi çekmeye çalıştım fakat o kadar sıkıyordu ki elimi kıpırdatamıyordum bile. Elimdeki kan kanata dönüşmeye başladı. Önce kanatlardaki kemikler daha sonrada iç kanatlar oluşmaya başladı. Son kanatlar oluştuğunda durup dondu ve avcumun dörtte birini kaplayan bir madalyona dönüştü. Soğuktan tir tir titrediğimi ancak o zaman fark edebildim. Kanatlara baktım. Parlıyorlardı. Çok güzellerdi fakat bu benim kanımdı. Bir açıklama beklemek için Kıraç'a baktım. Gözlerindeki siyah toplar yok olmuştu. Dişlerimi elimde olmadan birbirine vurarak "B-bu-bunu se-sen mi y-yaptın?" Başını olumlu anlamda salladı. "Ve sen de yapabilirsin." dedi dikkatli bir şekilde. Elimi çekip madalyonu onun eline bıraktım ve sıranın üstünden atladım ve zorda olsa dengemi bulup kapıya doğru yürümeye başladım. Başımı yere eğip ovaladım ve dengemi kaybedip yere düşüyordum. Her yer gözümün önünde spiral gibi dönerken, yere düşmeden bir kol beni tuttu. "Elizya!" diye bağırıyordu. "Elizya uyan. Ah lütfen başı ağrıyor olmasın." Ne yani ben burada yerlerde Kemal Sunal'ın Şark Bülbülü'ndeki sabuka diye sürünürken o başımın ağrımasını mı kafaya takıyordu. Sonra hatırladım. Aynı rüyayı sürekli görüyormuş... Ardından bu iki olayın sonrasında başı ağrımaya başladı. Öksürmeye. Biliyordu. Her şeyi biliyordu. Gözlerim şaşkınlıktan birden açılıp doğruldum. Kıraç bana gözleri fal taşı gibi açılmış olarak bakıyordu. "Sen. Bütün. Her şeyi. Biliyorsun. Değil mi!" diye bağırdım. Ayağa kalktım. O yerde kalıp başını eğdi. Birkaç dakika ona baktıktan sonra ayağa yavaşça kalktı. Başını kaldırdı ve şu sözleri söyledi. "Sen tanışmamızı tesadüf mü sanıyorsun? Ben seni senden iyi tanıyorum Elizya. Şimdi otur ve sana neler olduğunu anlatayım... Meleğim..." son sözünü söylerken yanağımı okşadı. Geri çekildim. İçimi korku kaplamış, midem kasılmıştı. Geri geri giderken duvara dayandım. Gidecek yerim kalamamıştı. "Elizya benden korkma. Sana bir zarar vermeyeceğim." diyerek ellerini hafiften teslim olur gibi uzattı. Başımı çevirdim. Ona bakmak bile korkmama yetiyordu. Bir dakika kadar öyle kaldık. "Kimsin sen? Benden ne istiyorsun?" dedim titreyen lacivert sesimle. "Senden bir şeyler isteyen ben değilim. Ben seni korumaya çalışıyorum. İyi olduğumu söylemiyorum ama şimdi onların yanında olsaydın, çoktan ölmüştün." diyerek bana güven vermeye çalıştı, pek başarılı olduğunu söyleyemezdim. Fakat ona tereddütle bakmama yetmişti ve bu sinirimi bozsa da bir şeyler bildiğinin farkındaydım. "Onlar kim?" dedim zorla. "Anlatacağım." dedi sakince. İçimde umut ışığı yanmıştı. Belki bazı sorularıma cevap olabilirdi. Sonra tereddütte düştüm. "Sana niye güveneyim ki? Ya benle dalga geçiyorsan, Ya bana yalan söylüyorsan, ya da benimle eğleniyorsan. Sana neden güveneyim!" bağırarak isyan ediyordum resmen. Ona güvenmemekle kararlıydım. "Çünkü başka kimsen yok. Kime güveniyorsun? Arkadaşına bile rol kesiyorsun sen! Annene bile güvenmiyorsun. Herkese şüpheli bir şekilde bakıyorsun. Senden hoşlanan birine bile bir şey anlatmıyorsun sen." Kimden bahsediyordu bu. "Ne? Kimden söz ediyorsun be?" dedim. "Ali. Ali'yi kastediyorum. Ondan bile saklıyorsun." dedi. Bu salak bizi yanlış anlamıştı gerçekten. "Ali benden hoşlanmıyor bu bir; ikincisi... O biliyor. Hem de hepsini. O benim dert arkadaşım. Ondan hiçbir şey saklamam ben." bunu duyduğunda sağ eliyle yüzünü ovaladı ve içinden söylenmeye başladı. Ne olduğunu duymakta zorlandım. "Ah yaktın bizi!" Dengesizlik yaşıyordu galiba. Önce anlatmadım idye kızıp, sonra da anlattığım için dert yanıyordu. Belki de deliydi. Ama gayet normal bir insan gibi gözüküyordu. Bende deli sayılırdım zaten. Meleğin sözü aklıma geldi Bilinmeyen her zaman korkutucudur. Onun bu söylediklerini duyunca ne olduğunu sordum. "Onu da bu işe karıştırmışsın. Neyse olan oldu artık. Şimdi otur sana neler olduğunu anlatayım hadi geç." Ben yavaş yavaş sıraya geçtim. Arkamdaydı. Çekilme hissi o kadar fazlaydı ki dengemi kaybedecek gibiydim. Tam zamanında sıraya oturmuştum. O da karşımdaki sıraya oturup bu sefer ilk soruları benim sormamama izin verdi ve gerçekleri görmeye hazırlanarak ilk sorumu sordum. "Tamam, bana neler oluyor?" "Dönüşüyorsun." "Ama neye?" "Şey... Önce sana başka bir şey anlatmam lazım. Bunun başını bilmelisin Elizya. Sana anlatacağım şey bütün hayatını değiştirecek. Hazır mısın?" diye beklercesine bana baktı. Madem deli olduğumu düşünüyorum ve bana deli olduğum düşüncesini götürecek biri var, bende fırsatı değerlendirmeye karar verdim. "Evet, eminim Kıraç. Başla." "Bu hikâye babandan başlıyor. Bu arada senin hayatındaki bütün belgeleri bulup okudum hastane raporların dâhil. Neyse, baban Uraz Karan'ın öldüğü belgesi var, nüfus belgesi yok. Bu gayet normal. Fakat baban hakkında şu tuhaflık var; kendisinin bedeni öldüğü gece kaybolmuş. Kameralarda giren çıkan yok. Baban hiç bulunamadı. Ama kayboluşundan üç gün sonra nüfus belgesi iptal edilmiş bu da gayet normal. Fakat... Nüfus belgesini iptal ederken kameraların çektiği adam... Senin baban, Uraz." Kıraç susup tepkimi ölçtü. Ne hissedeceğimi şaşırmıştım. Beynim durmuştu. Dünya artık bir yerden sonra saçma hâle gelmişti. Kulaklarıma uğultular geliyordu. Ama hiçbir şey anlamıyordum. Kızgındım; çünkü benden babam saklanmıştı. Mutluydum; çünkü bir yerlerde yaşıyordu. Üzgündüm; çünkü benden saklanmıştı, beni umursamıyordu bile. Şaşkındım; çünkü bunu beklemiyordum. Aklım karman çormandı. Ama daha fazlasını istiyordum. Sanki kötü bir şey yapmışta ona bağımlı olmuş gibi daha fazlasını istiyordum. Bütün her şey paramparça olsa da... "Devam et" dedim sesim simsiyahtı. "Ve kendisi basit biri değil. O bir... Cezalı Kanat..." "O ne demek?"dedim korkarak, daha ne kadar derin olabilir di ki? "Bu şu demek, o bir insan değil bir suç işledi. Ve bu suç işleyenlere Cezalı Kanat denir. Babanın ne ceza işlediğini, bilmiyoruz fakat..." Sözünü keserek "Babam ne?" diye kulağa bembeyaz ve bir o kadarda saçma gelen soruyu sordum. "Eskiden bir melekti. Kanatlarının uçları kırmızı, kökleri ise siyahmış." dedi sıraya bakarak. Bense dişlerimi sıkmış hazmetmeye çalışıyordum. Melekler insanlara beraber mi yaşıyor yani. Aklımda bu saçma sapan cümle vardı. Saçma değildi belki, ancak bu anda onu düşünmem çok saçmaydı. "Neyse, devam edeyim." diyerek kendini toparladı. "Baban, Cezalı Kanat olarak kanatlarının çıkmaması sağlanmış ve dünyaya insan olarak gönderilmiş..." bütün dedikleri bana fazla gelmişti. "Dur. Dur. Yalvarırım dur. Hazmetmem gerek." Diyerek sınıfın içinde dolaştım. Kendi kendime mırıldanmaya başladım. "On yedi yıldır babamın ölü olduğunu düşünerek büyüdüm. Ve şimdi onun yaşayıp etrafta dolaştığını ve beni umursamadığını öğreniyorum." sesim gittikçe fısıldamaya dönüşüyor ve saydamlaşıyordu. "Yaşadığı halde yıllarca beni arayıp sormadı ve şimdi sınıfıma daha bugün gelen biri, bana babamın bir insan olmadığını Yasaklı Kanat-" "Cezalı Kanat." diye beni düzeltti. Bu durumda! Ona ters bir şekilde bakıp "Her neyse, olduğunu ve eskiden kanatları siyah ve kırmızı olan bir melek olduğunu öğreniyoru-" o anda kafama dank etti. "Annem?" diyerek Kıraç'ın yanına doğru hızlıca yürüdüm. Kıraç ayağa kalkmıştı. O kadar sinirliydim ki onu öldürebilirdim. "Elizya... Sakin ol annen insan" dediğinde yerimde kaldım. Ve aklımı bir süzgeçten geçirip bir gerçeği fark ettim. "Ben... Yarı Cezalı Kanat... Ve yarı insanım." dedim kan kırmızı bir sesle. Ve Kıraç sakinlikle başını sallayarak benim o iğrenç cümlelerimi onayladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE