Gözlerim kızın dosyasını incelemekten ağrımıştı. İçim dışım Elizya Karan olmuştu. Kızın ismi de ayrı bir tuhaftı zaten. Aman sanki seni ismin çok normal değil mi Kıraç? diye düşündüm. En azından kanatlı bir sürüngen değildim. Kızın babası insan bile değildi. Kıza biraz acımıştım. Birde resmi olsaydı daha iyi olurdu. Ama Kanlı Hayat onu Lidere götüreceğini söylemişti. Doğru düzgün görememiştim zaten. Arabayı çalıştırıp vitesi ayarladım ve Kerim'in şirketindeki otoparktan çıktım. Ana yola çıktığımda kızın bilgilerini beynimde tekrarladım. Annesi ile yaşıyordu, babasını öldü zannediyordu, şirketin otuz kilometre ilerisinde Anadolu lisesinde okuyordu, Tek hastaneye gidişi bir yangın yüzündendi. O da sırtının çoğu yanmıştı. İki disiplin suçu vardı. Ama sonradan silinmişti. Suçların ikisi de aynıydı. Birilerini iyi yumruklamıştı.
Aslında aradığımız kişi ölen Semih'ti. Kız sürpriz olmuştu. Kızı duyunca o kadar şaşırmıştım ki bütün planlarımız bozuldu zannedip yeniyetme gibi paniğe kapılmıştım. Fakat bu aptallık, Kerim denen itin beni kızdırması yüzündendi. Hem babamı öldürüp hem de bize büyüklük taslayamazdı. Hayatı benim bir hareketime bakardı. Ama bu liderin kulağına giderse –ki gidecekti− benim yetkimi düşürüp bu davadan alırdı. Şimdi yapmam gereken bir şey vardı. Beni davadan kesinlikle alacaktı. Madem davadan zaten alınacağım bari tam alınayım diyerek nüfus müdürlüğüne gitmeye karar verdim. Bunun çılgınlık olduğunu biliyordum ama içimden bir ses kızın önemli olduğunu söylüyordu. On dakika daha sürdükten sonra ileride bir tane gördüm. Arabayı durdurdum ve tam aşağı inecektim ki telefonu çaldı.
"Alo Kıraç... Şey... Davadan alındın. Üzgünüm söylemek zorundaydım." kahrolası lider onca yaptığım şeyden sonra beni bu hayatımın en önemli davasından almıştı. Ama Kanlı Hayat'a bunu söylemek zorunda değildim.
"Biliyordum yapacağını önemli değil. Nasıl olsa öğrenecekti." dedim. "ben şimdi neyim hâlâ senin gibi onun köpeği miyim?" diye ekledim. Sesini alçaltarak "Ne? Kıraç saçmalama, böyle dediğini bir daha duymayacağım. Duyarsam seni parçalarım anladın mı beni! Biliyorum sinirlisin. Fakat sinir minir dinlemeden bir saniye içerisinde seni öldürmem için hiçbir şekilde engel değil bu." oradaydı. Lider orada onu duyuyordu. Telefondaki sesimi bile çok net duyduğuna emindim. Bu yüzden bilerek sesimi iyice yükselttim. "O zaman o ite söyle ben artık yokum. Hoşça kal eski dostum." dostum kelimesini bastırarak söylemiştim. O mesajı almıştı. Telefonu adamın yüzüne kapattım.
Arabamı çalıştırmadan önce telefonun bataryasını hafifçe bastırarak, hiç güç harcamadan kırdım. Sonra sim kartla telefonun kendisini de kırıp çöpe attım. Ardından yolda gördüğüm telefoncuya gidip kullanışlı bir telefon aldım. Ve kızın evini bulmaya yola çıktım.
Yolda bir yerde duraklayarak kızın dosyasının kopyasını tekrar okudum. Kendimi hâlâ lidere hizmet eder gibi zannediyordum. Kızın evine geldiğimde hiç şaşırmadım. İki katlı bir evdi. Saate baktım, 18.43'tü. Kız evine gelmiştir diye düşünüyordum ki, bir kulaklıktan gelen bas sesli müziği duydum. iki yüz metre ötedeydi. Arabayı evden onlarca metre uzağındaki çalılıkların arasına park edip arabadan çıktım ve eve daha yakın olan çalılığın arkasında, yaklaşmakta olan müziği dinledim. Sonra onu gördüm.
Kızıl-kahve bel kemiğine yakın uzunlukta olan saçları, rüzgârda pelerin gibi dalgalanıyordu. Gözlerinin renginin koyu olduğunu görebiliyordum. Üzerinde ona bol gelen mavi bir kapüşonlu bir ceket giyiyordu. İçinde de siyah bir tişört vardı. Kot pantolonuyla çok sade bir kızdı. Kapıyı, annesi olduğunu düşündüğüm siyah saçlı uzun, ince bir kadın açtı. Buradan bile birbirilerine benzedikleri görülüyordu. Kızı daha çok gözlemlemek istedim. Arka taraftan balkona tırmandım. Balkon büyüktü. Ama bir teras denilecek kadar değil. Tırmanmam sadece birkaç saniyemi almıştı. Balkonun kenarında beklemeye başladım.
Beklememden dört saat geçmişti ki balkonun kapısı açıldı. Karanlık olduğu için görünmüyordum. Fakat ben yine de gözlerimi kapatıp odaklandım. İçimi dışarınınkinden daha sert bir soğukluk kapladı. Soğukluk göğsümden karnıma; oradan da bütün vücuduma hızlıca yayıldı. Sanki bir elektrik çarpmıştı. Gözlerim ağrırken onlar açmaya zorladım. Açtığımda ellerime baktım. Başarmıştım. Bu altıncı oluyordu. Sonunda bir aydır yapamadığım gücümü kullanmayı başarmıştım. Ellerimi göremiyordum. Onlar yok olmuşlardı. Kendime baktım, gölgem bile yoktu. Kıza baktım arkası bana dönük siyah büyük bir kitap okuyordu. Karşısındaki deniz manzarasına arada sırada göz atıyordu. Şanslı kuş. Sağ çaprazındaki demire dayanıp onu izlemek istedim.
Eğer bir Zera olmasaydı hoşlanabileceğim bir yüzü vardı. Ama güzel tarafı gözleri ve saçlarıydı. Kızıl-kahve o saçları sanki şampuan reklamlarından çıkıp evine gelmiş gibiydi. Gözleri ise kestane rengindeydi. Büyük gözleri, çok durgundu. Gözlerinin içinde bir öfke fark ettim. Öfkenin kime olduğunu anlayamadım. Belki de yaptığı bir şey yüzündendi. Aynı zamanda yüzünden olgunluk akıyordu. Sanırım kitaba odaklandığındandı. En tuhaf tarafı yorgundu. Hem de çok. Kitabı kapattı. Ve gökyüzünü izlemeye başladı. Bir süre bunu yaptıktan sonra yüzünü ellerinin arasına gömüp ağlamaya başladı.
Dayanamayıp kendimi bıraktım. Bu nedenle birden görünür olmuştum. Panikledim. Tekrar görünmez olmayı denedim. Ama işe yaramıyordu. Kız kalkacak diye ödüm kopuyordu. Adrenalin vücudumu sarmalamış onu yönetiyordu. Bunu durduramıyordum. Sonra soğukluk vücudumu tekrar sardı. Görünmezdim. Adrenalin işe yaramıştı. Şükürler olsun. Sonunda kız başını kaldırdı. Karşıya bakmıyordu. Kitaba bakmıyordu. Masaya bakmıyordu. Sağ çaprazındaki demire bakıyordu. Yer değiştirdim. Beni göremiyordu. Ama bir şeyin balkonda dolaştığını iyi biliyordu. Her nasılsa artık. Ayağa kalkıp mutfağa gitti. Balkon zaten mutfaktan çıkıyordu. Bu yüzden beş saniyeden daha az bir sürede geldi. Daha ne kadar kaçabilirdim bilmiyordum. Alan çok dardı. Sonra anladım.
Kız sesleri iyi duyuyordu. Ama gözleri niye bu kadar dikkatliydi öyleyse? Sesleri görmüyordu ya.
"Kimsin sen?" dedi. Burada bir insanın olduğunu anlamıştı. Zeki kız. Elindeki bıçağı o zaman gördüm. Sanki işe yarayacak gibi.
"Çık dışarı." annesi duymasın diye bağırmıyordu. Bağırmasına gerek yoktu zaten. Öfkesi öyle bir öfkeydi ki, beni bile korkutmaya yetecekti neredeyse.
Kendimi göstermek istemeyerek balkondan atladım. Uçtuğumu düşündüm. Hava bu sefer yukarıya doğru gidiyordu, vücudum onu delerek yere indi. Çimlere seslice ayağım değdi. Kız bunu duyunca aşağı baktı. Ona şakasına öpücük attım. Ve hızlıca ağaca tırmandım. O kadar sessizdim ki kız her yere bakıyordu.
"İyice çıldırdın Elizya." dedi fısıltıyla. Sesi ince çıkıyordu. Ama yüzü ince sesli birine benzemiyordu. Sanırım korkudandı. Saçını eliyle arkaya attı ve birkaç derin nefes alıp içeri gitti. Bende rahat bir nefes alıp ağaçtan atladım. Yere indiğimde hemen ağacın arkasına gittim belki duymuştur diye. Birkaç dakika bekledim kız ortaya çıkmayınca arabaya gidip gece yarısını bekledim. Beklerken kıza ne olduğunu nasıl anlatacağımı düşündüm. Onunla nasıl karşılaşmam gerektiğini, bunlar hakkında bir sürü senaryo yazdım. Sonunda bulmuştum ama saat üçe geliyordu. Kendime gitmem gerektiğini söyledim fakat sonra hatırladım benim gidecek hiçbir yerim yoktu. Liderden ayrıldığımdan beri bunu hiç düşünmemiştim. Birden aç olduğumu fark ettim. Bir şeyler avlamalıydım. Daha yeniydim. Bu yüzden sol elim yanmaya başlamıştı. Yeni olanların aç olduklarında vücudunda ya bacakları ya kolları ya da sırtı yanmaya siyah bir örümcek ağı gibi etrafa siyah bir şey yayılırdı. Ben daha yirmi yıllıktım. Yani daha bir halta yaramazdım. Ayrıca ne kadar yaşlıysanız o kadar az olurdu.
Ancak gittikçe acı vermeye başlamıştı. İşte bu büyük bir sorundu. Acıyla inledim. Sanki birisi elime asit döküyormuş gibiydi. Elimi kontrol edemiyordum. Dişlerimi sıktım ama öyle bir sıkmıştım ki kırılıp elime dökülecekler sandım. Avucuma baktım, tam ortasında siyah bir çöküntü vardı. Sanki kırılmış cam gibi etrafı da siyah çatlaklarla doluydu. Ağaç kökleri elimin etrafına yayılıp iyice yakarken avucumu zorlukla olsa da kapatmayı başardım. Yine de elim yanmaya devam etti, ağaç kökleri koluma solucan gibi çıkarken panikledim ve diğer sağlam elimle onları savuşturmaya çalıştım ama fayda etmedi, çünkü kökler derimin içinde büyümeye devam ediyordu. Elimi çoktan kaplamış kolumun da üçte birini kaplamıştı. Arabadan çıkmaya çalıştım. Kapıyı açtım. Her hareket edişimde canım yanıyordu. Birisi her yerime ateş etmiş gibiydi. Nefes alamadım boğazımı bir şey tıkadı, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat nefes almaya çalıştıkça boğazımdaki şey çoğalıyor, Boğazımı yakıyordu. Sanki bir lav vardı içeride. Yüzüme yaprak yapışmıştı. Ne zaman yere serildiğimi bile anlamamıştım. Köklerin bacağıma geldiğini hissettim.
Uzun süre gözlerimi kapayarak acıyla yuvarlandım. Kökler sağ koluma gelmişti, aynı anda göğsümü de kaplıyordu. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde yatıyordum. Gözlerim kararmaya başlamıştı. Gözlerimi kırpmaya çalıştım ama pek bir işe yaradığını sanmıyordum, mantığımı kullanmaya çalışıp kendimi toplamak için köpek gibi çırpındım. Fakat dallar ile derisi sarılmış olan lav boynuma ulaşıp, daha da mümkünmüş gibi nefes almamı engelledi. Sonunda öleceğim derken dallar bedenimde solup gitmeye başladı ve acılarını geçirmeyi başardılar. Acıyan yerler ağrıyordu. Kendimi dayak yemiş gibi hissediyordum. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.
Acılar vücudumdan tamamen yok olduğunu anlayana kadar kalkmayıp yerimde kıpırdaman durdum. Kalktığımda sendeleyip arabanın dikiz aynasına tutundum. Kırılıp yere düştü. Umursamayıp arabanın kaportasına tutunmaya devam ettim. Elimi çektiğimde, tutunduğum yerde bir çökük oluştu. Arabaya daha fazla zarar vermeme gerek kalmadan dengemi sağladığıma emin olduktan sonra arabadaki çantamı alıp yürümeye başladım. Arabayı orada bırakıp kızın evinin hizasında ormana doğru yürüdüm. Başta biraz sendelediysem de daha sonra iyice kendime geldim. Kızın evi, ormana en yakın olan evdi. Onun başına bir şey geldiğini duymak için hem onun göremeyeceği bir yere, hem de benim onu görebileceğim bir yer bulduğumu düşünüp durdum. Oradaki büyük, üç tane daha küçük ağaçları çıkan, benden yan yana iki tane olabilecek kalınlıkta bir ağaç vardı. Kemerimde bir iple bağladığım hançeri kınından çıkardım.
Hançerin ucunda safir vardı. Safirin etrafını altın renginde bir çerçeve çevrelemişti. Altın, hançerin sapının ucuna kadar dönerek ilerliyordu. Sapın tam ortasında lal vardı. Altın, onu solucan gibi çevrelemişti. Altın, onunda etrafında dönüyor ve ucuna doğru kıvrılarak dönüyordu. Ucunda akumarit taşı vardı. Sanki altının asıl amacı, akumarit taşına ulaşmaktı.
Gördüğüm ağaca kısa üç çentik attım ve aynı hizada koştum.
Bütün her şey yanımdan geçen bulanık renk şeritleriydi. Önümdeki kuru yapraklar dökülüp arkamda kahverengi, kırmızı ve turuncu izler bıraktıklarını biliyordum. Gözlerimin gördüğü her şey koyu yeşil, ay ışığı, ağaç siluetleri ve karanlıktan ibaretti. Dikenli otları neredeyse hiç hissetmiyordum. Ne kadar ileride olduğumu bilmiyordum. Fakat çok ilerlediğime emin oldum ve durup dinledim.
Tek ses cırcır böceklerinin sesiydi. Bir yerlerde baykuşta ötüyordu. Bir tane cırcır böceği diğerlerini ya yönetiyor ya da bastırmaya çalışıyormuş yüksek sesli ve gür bir şekilde ötüyordu. Çok güzel bir müzikti. Ormanın o güzel müziği beni büyülemiş ne için geldiği unutturmak için bana yapılan bir büyüymüş gibi geliyordu kulağa. Bu büyülenme işine istemesem de son verip, kokladım. Çam, sakız ve kozalak kokusu karışmış bir şekilde, ormanın parfümü görevi üstlenmişlerdi. Bir yerlerde farklı bir koku almaya çalıştım. Sonunda bir koku almıştım. Ama bu aradığım kokunun daha hafifiydi. Dişi diye düşündüm ve güçlü olduğunu düşündüğüm, sol çaprazımdaki ağacın kalın bir dalına, örümcek gibi hızlıca tırmanıp, beklemeye başladım. Sesleri dinledim. Olgun bir dişi geyikti. Nefesimden ve onun yakınlaşan toynak seslerinden başka bir şey duyamadım. Cırcır böceklerin sesi bile, duyulmayacak hale gelmiş bana itaat etmişlerdi sanki. Geyiği gördüğümde nefesimi tuttum, ağızım sulanmıştı. Erkek olsaydı daha iyi olurdu gerçi ama şans işte. Dudaklarımı yaladım. Ve pozisyon aldım. Sadece ayaklarım ve sol elimin parmak uçları dala değiyordu. Dizlerimi bükmüş gövdemi kalbur tutup doğru anda avlamak için geyiğe doğru dönmüştüm. Geyiğin arkası bana dönüktü. Tek bir yaprak bile hışırdamıyordu. Hava benim için sessizleşmişti. Geyik eğildi ve yerdeki su birikintisini kokladı. Tam o anın doğru olduğunu anlayıp üstüne atladım.
Geyik kollarımın arasında çırpınıyor, bir geyiğe ait olmaya sesler çıkartıyordu. Dişlerimi sıktım ve geyiği yere yatırıp boynunu açığa çıkarak kafasını yana döndürdüm. Ve ardından büyük ve gözlerim dönmüş bir açlıkla dişlerimi, yumuşacık boynuna geçirdim.