4. Bölüm: Zombi Kız

1112 Kelimeler
Elim ağrıyordu. Yazmayı fazla abartıp kolumu ağrıtmıştım ve 3 saat sonra da iyice ağrıyı göstermişti. Sınıfın içinde en arka sırada oturuyordum. Cam kenarında. Zeynep benim üzgün olduğumu anlamış bana bir şey dememişti. Yine de çok sinirlerim bozulmuştu. Okula geldiğimde yüzümün asıklığını silmeyi unutup aptallık etmiştim. Ve bana acıyıp unutmamın cezasını vermişlerdi. Her ne kadar bu halimi fark edip acıyan sadece Zeynep ile Cemre olsa da onların yapması bile sinirlerimi bozuyordu. Acınmaktan nefret ediyordum. Yardım istemekten. Anneme benziyordum ki bu iyi bir şeydi. Bugünkü tek tesellim buydu zaten. Sabah otobüsü kaçırmış, bugünkü Kipa' da çıkan kitaplara bakamamıştım. Çünkü okula yetişip geç yazılmamam gerekiyordu. Bir buçuk saatlik yol gelince... Ardından o yetmezmiş gibi Sevim ile kavga etmiştim. Kavga sayılmaz da laf dalaşı yapıyorduk resmen. Ama ben kaybetmiştim. Günün en sinir bozucu tarafı buydu. Aslında laf dalaşından çok yumruklu kavgalar bana göreydi. Daha sonra sırtımdaki yara tekrar acıyıp beni yere sermişti. Çok kötü bir durumdu. Ve herkesin gözü üzerime kilitlenmişti. Merakla beraber acımada vardı maalesef. Aptallar. Bu yara beş yıl önce bir yangında olmuştu. Yangından kaçarken sırt üstü ateşin üzerine düşmüştüm. Sinirlerim çok bozulduğunda bu yara sızlıyordu. Psikolojikti sanırım. Yara bütün sırtımı kaplıyordu. Ama normalde hiç hissetmiyor, orada olduğunu bile unutuyordum. Sırada boş boş oturuyordum. Camdan dışarı bakıyor, rüzgârın ağaçları nasıl sallayıp onları üşütmelerini izliyordum. Buraya oturan Zeynep'e benziyordu sanırım. Sabahtan beri dışarı izlemekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Kendime gelmek umuduyla bu soğuk havada –ki Haziran ayında bu çok saçma bir havaydı− camı açmaya karar verdim. Açtığımda fırtınaya dönüşen rüzgâr yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Rüzgâr saçlarımı uçurup dünyayı canlı izlerken omzumu biri dürttü. Ve yanımdaki çantayı kaldırıp masanın üstüne koydu. "Hey bu soğuk havada ne yapıyorsun? Anladık seviyorsun ama ben senin gibi dayanıklı değilim." Şaka yapmaya çalışmıştı Ali, ama benim boş boş ona baktığımı fark edince susup yüzüne ciddi bir ifade yaydı. "Tamam, sabahtan beri Yürüyen Ölüler' den fırlayıp sınıfa gelmiş gibisin. Neler oluyor?" Başımı eğdim. Ona her şeyi anlatmak istedim. Ama sonra bana inanmayacağı, bana deli diyebileceğini fark ettim. Ona tekrar baktım. Ali beni hep anlamıştı. Aramızda iyi bir arkadaşlık bağı vardı. Abi kardeş gibiydik. O gün Serdar yoktu. Kızlar bu sırada aşağı inmişlerdi. Sınıfta yalnız kaldığımız için benimle rahat rahat konuşabiliyordu. Genellikle insan içinde konuşmamaya dikkat ediyorduk çünkü insanlar bunu sevgili muhabbetine bağlıyorlardı. Ondan hiçbir şey saklamamış ona dertlerimi anlatmıştım. Bu derdimi de nasıl anlatacağımı düşünerek başımı tekrar eğdim. "Elizya hadi ama biz arkadaşız biliyorsun. Bana her şeyini anlatabilirsin. Senin dert ortağınım ben. Biliyorsun değil mi?" diyerek çenemi yukarı kaldırarak kendisine bakmama zorladı. "Biliyorum ama deli olduğumu sanacaksın." Korkuyordum. Onun gibi bir arkadaşımı kaybetmekten çok korkuyordum. "Hayır, bunu da nerden çıkardın? Ben senin hiçbir zaman deli olduğunu düşünmedim. Düşünmeyeceğim de söz." Elini yavaşça çekti. "Boş ver ben iyim tama-" "Hayır, sen iyi değilsin. Benim bildiğim Elizya, böyle zombi gibi ortalıkta dolaşmaz. Sen bana neler olduğunu söylemeden buradan hiçbir yere gitmeyeceğim." diyerek yerine iyice kurulup kaşlarını çatmış bir şekilde bana baktı. Bende ona zombi bakışlarımla karşılık verdim. "Anlatmayacağım Ali. Lütfen beni zorlama." yalvaran bir ses tonu kullanmıştım. Fakat benim ne kadar keçi inadım varsa, onunda o kadar katır inadı vardı. Hiçbir yere kıpırdamadı. "Senden kurtuluş yok değil mi?" "Yok." dedi gülümseyerek. Savaşı kazandı ya. İlahi sırıtacak. Ve hikâyemi anlatmaya başladım. Ali, hikâyemi dinlerken hiç sözümü kesmemiş, sadece yüzünü oyun hamuru gibi şekilden şekle sokmuştu. Sonuna geldiğimde ise soru yağmurunda sele kapıldım. "Bir dakika yani o sıvı senin kanın mıymış?" "Evet. Fakat bana inanıyor musun sen?" bunu tuhaf bulmuştum. "Yalan söylemen için bir neden yok" omuz silkti. "Haklısın." "Peki şarkı? Ondan söz etmemişler mi?" "Hayır. Şarkıyı bir daha hiç duymadım zaten büyük ihtimalle alakası yoktur." Bana tek kaşını kaldırmış bakınca "Değil mi?" dedim. "Ah! Emin değilim tamam mı?" Başımı ellerimin arasında tutup ileri geri sallanmaya başladım. Ali birkaç saniye sonra sırtımı sıvazlamaya başladı. Normalde Elizya kitabında olmayan bir hareket yapıp başımı onun omzuna koydum. O da bana tereddütle sarıldı. Bende kollarımı beline sardım. Birkaç dakika öylece durduk. Sessizliği bozan bendim. Çok saçma ve bir o kadar siyah sesli cümleyi söyledim: "Sence ben ölecek miyim Ali?" Bir iç çektiğini duydum. Nefesini başıma doğru yavaşça geri verdi. Yutkunmasını da duydum. Benim için endişeleniyordu. "Belki onun bir hastalığı vardır ve bunu iyice kötüleştirmiştir. Ya da bir kalp hastalığı olup kanı kabul etmemiştir. Ne biliyim öyle şeyler işte ama sana gelince..." ona baktım aramızda üç dört santim mesafe vardı. "Hayır. Ölmeyeceksin. Sen çok güçlü bir kızsın. Eminim bunu atlatırsın." Sesi neden titriyordu anlayamamıştım. Sesi siyahtan sarıya dönüşmüş, ses dalgaları dibimde titremişti. Dalgaların titremesi yüzüme gelince fark etmiştim. Yalan söylüyordu, o da yaşayacağıma inanmıyordu. Benim gibi, ben ölümün geleceğini biliyordum. Bunu dört yıl önce kabullenmiş her anı yaşamaya karar vermiştim. Bu son dakikalara işleri bırakmamı saymazsak tabi. Sadece tek bir korkum vardı; beni sevenleri üzgün ve perişan halde bırakacaktım. Bu yüzden insanların intiharını hep bencilce ve aptalca bulmuştum. Sizce de öyle değil mi? Halimiz dışarıdan nasıl görünüyordu acaba diye düşünürken kapı hızlıca açıldı. Her yere karışan Volkan buraya da gelmişti. Kapıyı kapattı. Ve bizi fark etti. Biz, o kapıyı kapatırken bir anda toparlanıp düzgünce oturmaya geçmiştik. "Ne yapıyorsunuz siz burada?" dedi elinde bir poşet meyve suyu vardı, içinde altı tane olmalıydı. "Maymunları besliyorduk. Onlara katılmak ister misin?" dedi Ali. Volkan tuhaf bakınca da "Ne yapıyor gibiyiz sence? Oturuyoruz işte." Volkan elindeki poşeti sırasına bırakıp önümüzdeki sıraya oturup bizi kısık gözlerle süzdü. Bende ona karşı gözlerimi kıstım. O da iyice kıstı. Böyle giderken sonunda gözleri ağrıdığını anladım. Gözlerini ovalayarak "Ah! Bunu nasıl yapıyorsun?" deyince Ali'yle birbirimize gülümsedik. "Her neyse. Konuyu değiştirmeye çalışmayın. Benim sorduğum; İkiniz burada ne yapıyorsunuz?" ikiniz kelimesini vurgulayarak söylemişti. "İkimiz burada oturuyoruz." dedi Ali. "Bundan bir bit yeniği çıkacak ya dur bakalım." diyerek sırasına gitti. "Mal bu. Ben diyorum sana. Mal işte. Şunun tipe bak Allah aşkına." dedi Ali, Volkanı göstererek "Ne var lan tipimde? Yakışıklıyım işte." dedi kendini göstererek. "Ne! Allah'ım sana geliyorum. Beyaz ışık işte orada." dedim yukarıyı göstererek. Ardından bayılma numarası yapıp kafamı arkaya attım. "Lan kız gidiyor. Mal birden söylenir mi öyle şey." dedi şakama katılarak Ali. Birden ayağa kalkıp "Ulan Arka Sokaklar'daki Garip senden daha yakışıklı." dedim. "Tipe bak bu evrim geçirmemiş ki. Bir evrim geçirdiği doğru ama geriye doğru." diyerek devam ettirdim. "Elizya hanım, senin bu gömmeye çalıştığın kişi var ya, kızlar peşinden koşuyor onun." diye yerine oturdu. "Tabi canım kızlar elbet koşuyordur ama kaçarken." diyerek güldük. Zombiliğim gitmişti sanırım. Gülüyordum. Bu iyiydi. Ali de öyle düşünüyordu. "Yanaklarına renk gelmiş gülünce." dedi Volkan uyumaya başlayınca. "Teşekkür ederim Ali, beni dinlediğin için." saçma bir teşekkür olduğunu biliyordum ama bendim işte normaldir. "Ben senin arkadaşınım... Elbette seni dinleyeceğim. Bu benim görevim. Gel buraya." diye tekrar sarıldı. Ama bu sefer sıkıca. Bende ona sıkıca sarıldım. Yanağım göğsüne geliyordu. Onunda çenesi benim başımın üzerine denk gelmişti. Beni anlayıp beni dinleyen birini bulmanın tadını çıkarmaya baktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE