20. Bölüm: Farklı Değil

1925 Kelimeler
"Sence bizi alır mı?" dedi Kıraç beyaz müstakil eve bakarak. Kuşkuluydu, olmakta haklıydı da. Cemre'nin annesi bir Leras'tı. Onlar vampirlerden pek haz etmezlerdi. Bu yüzden biraz endişeliydim. Belki de dönüşmüş Zeralar'dan da nefret ediyorlardı. Şimdiye kadar o kadar çok saçmalık olmuştu ki, Kara Kanatlar uzaylı çıksa şaşırmazdım. Müstakil evin pencereleri normalden uzundu, kapısı da azıcık da daha genişti. Mahallenin en göze çarpmayan evi gibi görünse de, dikkatli bakınca hepsinden farklı olduğunu anlardınız. Ev iki katlı gibi gözükürdü. Saçakları biraz daha kısaydı. Kapının üzerinde bilmediğim bir ottan oluşan, daire şeklinde bir kapı süsü vardı. Ama kapı süsünden çok, öylesine bağlanmış otlardan oluşuyordu. Kapıya asılmış bir ot yığınıydı sadece. Ancak bir amacı olduğu belliydi. İlk geldiğimde bu otlara çok takılmamıştım, tuhaf bulmuştum sadece. Fakat şimdi bütün bu tuhaf şeylerin bir şey ifade ettiğini anladım. Evin kapısının çok yakınında değildik, birkaç metre uzaklıktaydık. Ama tam o sırada kapı açıldı ve Cemre'nin annesi karşımızda bize kaşlarını çatmış bir şekilde belirdi. Ne düşündüğünü saklamayı beceren yüzü gözlerimin önünde belirdiğinde omurgamdan kanatlarıma kadar ürperti geldi. Kanatlarım ürpertiyi görünce tekrar açılmak için çırpındılar. Benden bağımsız olmak isteyen vahşi hayvanlar gibilerdi. Ruhları vardı. Ve onlar bana bağlıydı. Onlar çırpınırken akciğerlerimde bir kasılma hissettim. Kanatlarımın oraya bağlı olduğunu ve eğer onlar zarar görürse benim nefes alamayıp öleceğimi biliyordum. Gittikçe "ölüm" kelimesiyle yakın ilişkilerim olmaya başlamıştı. Tuhaf yanı; bu beni korkutmuyordu. Tepede bir karganın tepemizde dünüp durduğunu fark ettim. Safir tüyünü görebiliyordum. O safir tüyü bir güneş kadar parlak oluyordu. Karga sonunda gitti. Cemre'nin annesinin yüzü, çenesindeki sivrilmeyle bitiyordu. Uzun yüzünün neredeyse her yeri kemikliydi. Yaşına göre olgun görünen bir yüzü vardı. Büyülerden olsa gerekti. Cemre bana yolda anlatmıştı, büyüler insanı hem fazla yaşatır hem de olgun görünmesini sağlarmış. Siyah saçları dışında ikisinin birbirine benzediği tek bir yan yoktu. Ve kadının solgun yeşil gözleri karanlıkta göz kamaştırıcı bir şekilde parlıyorlardı. İkisi biraz bakıştılar. Cemre başını biraz eğdi ve dudaklarını kemirmeye başladı. Kıraç'la bakıştık. Serhat, Cemre'ye bakıyordu. Elimi Cemre'nin sırtına koydum, kulağına "İstersen gidebiliriz. Biz başka bir yer de buluruz." Onu zora sokmak istememiştim. Cümlemi daha bitirmeden başını ani bir şekilde kaldırdı. "Saçma sapan konuşma. Gidecek bir yeriniz yok. Ne yapacaksınız ağaçta mı uyuyacaksınız. Maymun değilsiniz. Bir yerde kalmanız lazım." yavaşça annesine bakarak "o beni anlar." dedi ve derin bir nefes alıp annesine doğru yürüdü. Bende iç çektim ve arkamdaki iki vampiri ve Semih'i de peşimden getirdim. Kapıya geldiğimizde aramızda bir gerginlik oldu. Cemre'nin annesi, geriye çekilip başıyla girmemizi işaret etti. Bizde girdik. İçeride değişik bir hava vardı. İçeri girdiğinizde tuhaf bir hisse kapılıyordunuz. Genellikle kahverengi ve krem hâkimdi. İçeri girdiğimizde üçlü, eskiden bordo olan kanepeye oturduk. Kıraç ve Cemre yanıma oturdu. Karşımızda da Serhat ve Semih vardı. Ayıldığımda yol kenarındaydım. Bir ağaca yaslanmış halde uyandım. Karşımda üç kişi, beklerken Semih'i görmemle neredeyse atmayan kalbime inecekti. Onu gördüğüm anda kim olduğunu anlamıştım. Semih Güloğlu. Benimkiyle aynı olan gözlerinde bir tuhaflık olduğunu anladımsa da korkudan olduğunu düşünüyordum. Ne de olsa şimdiye kadar yalnız dolaşmıştı. Bizi nasıl bulduğunu Kıraç anlattığında vampirlere nasıl gözükmediğini hâlâ anlamamıştım. Ayrıca nasıl haberlere çıkmamıştı ki bu? Cemre'nin annesi kızını çağırdığında düşüncelerimden sıyrıldım. Gittiklerinde oflayarak başımı eğip ellerimin arasına aldım. Başımı kaldırırken kolyeme dokundum. Eski halindeydi. İlk oluştuğu haline. Karşımda Semih duruyordu, ona baktığımda konuşmaya başladı. "O kolyede neyin nesi öyle?" dedi yüzünü buruşturarak. Benden önce Kıraç atladı. "Seni ilgilendirmez. Ayrıca söyle bakalım, bunca zaman saklanmayı nasıl başardın sen?" Semih biraz oyalandı. "Peşlerinden geldim." dedi sonunda. "Yalan söyleme Semih, onlar bizden de zekidir. Sen bizi aptal sandıysan hatırlatayım dedim." Kıraç ona doğru biraz daha eğildi, o güzel gözlerini kıstığını görebiliyordum. "Neyin peşindesin Semih?" sanki bunu, onu sadece iki saattir tanıyan biriymiş gibi değil de, uzun süredir arkadaşlarmış gibi, babacan bir tavırla sormuştu. "Sadece izledim. Bir şey karıştırmıyorum. Şu şüpheciliği bir kenara bıraksan iyi edersin." Bunu söylediğinde eski halimi hatırladım. İnsanlardan şüphelendiğim halimi... "Yeni dönüşmüş bir Zera'ya göre fazla...rahatsın." dedi Serhat arkadan. Sanki tanımı arıyormuş gibiydi. O kadar zamandır sesi çıkmıyordu ki, varlığını unutmuştum; unutmak istiyordum da zaten. Ona güvendikten birkaç saat sonra güvenimi, zımparalanan bir tahtaymışçasına boşa çıkarmayı ustalık haline getirmişti. Hiçbir şey söylemedim. En son istediğim şey, en yakın arkadaşımın evinde bir Zera ve vampir kavgası çıkarmaktı. "Rahat falan değilim. Sadece..." bunu dedikten hemen sonra kulağına fısıldanmış gibi robot bir sesle, "elimden geldiğince normal olmaya çalışıyorum. Bunu özledim. Normal olmayı. Böyle olmasını ben istemedim Serhat." Serhat'a döndü, birkaç saniye bakıştılar. Ardından Kıraç ve bana dönerek, "Sizde istememiştiniz, değil mi?" son cümlede bana bakmıştı. Gözlerimin içine. Başımı sertçe ve yavaş bir biçimde salladım. "Geri döndüm." Cemre'nin sesine hiç birimiz dönememiştik. Serhat hariç. "E? söyle bakalım; annen ne diyor?" dedi Serhat Cemre yanıma oturunca. Eski pozisyonlarımıza geri dönmüştük. "Kalabilirsiniz ama tek bir şartla." "Neymiş o şart?" "Kan içmek yok. Sadece getirdiklerimle yetineceksiniz." Serhat bu cümle üzerine ona doğru kaşlarını çatarak baktı ve "Benim getirdiklerimle demek istiyorsun." dedi. "İkimizde getirmiş olduk işte. Ne önemi var?" "Benim için var seni küçük cadı." dedi Serhat tıslarcasına. "Şu saçma sapan tartışmayı bırakırsanız daha iyi olur." diye araya girdim. "Asıl konumuz kan değil. Bizi nasıl buldular ve o siyah şeyde neydi öyle?" Kıraç, "Fetih. Onun yeteneği bu. Kara delik gibi bir şey yapar. Camdaki siyah şey oydu. Nereden bulduklarına gelecek olursak..." Kıraç Semih' e dönünce, herkes ona döndü. "Ne?" dedi Semih anlamayarak. "Ne bakıyorsunuz be? Tabii ya... Yine ben! Size kaç kere söylemem lazım, ben onlardan değilim; ben sizden yanayım!" Evet, onlarca kez söylemişti ama nedense Kıraç ve Serhat ona inanmıyordu. "Pekala, Kıraç Efendi sana gelelim. Sen nasıl onun içinden geçirdin bizi?" dedi Serhat. Aklı sıra intikam alıyordu. "Belki de bir açıklık kalmıştı. Kıraç'ta bu açıklığı bizden önce fark edip açmıştır. Olamaz mı yani?" diye onu savunmaya giriştim. Bir elim omzundaydı. Teşekkür edercesine elime dokundu. Bu dokunuş karşısında tüylerim ürperdiyse de göstermedim. "Olamaz Elizya." bilmiş bir tavırla cevabı anında yapıştırdı. Kıraç'ın yüzüne baktığımda bir şey söylememekte ısrarcıydı. Ne olduğundan haberi vardı. Eğer kendisinde bir tuhaflık varsa bunun ne olduğunu biliyordu. Kıraç bir kez daha öne eğilip Serhat'a mavi gözlerinden ateş çıkarırcasına "Seni orada bırakmadığıma dua et." dedi. Sesi dişlerinin arasından çıkıyordu. Ve simsiyahtı. Yapardı. Elinde olsa Serhat'ı orada bırakırdı. Ama ona güvenmediği açıktı: Çünkü orada bırakırsa, esir olarak alınır ve her şeyi açıklamak zorunda kalırdı. Her ne biliyorsa. Bu taktiği biliyordum. Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın... Serhat'ın dost olmadığı açıktı. Semih ise... bilmiyorduk. Ve bunu beni daha çok korkutuyordu. Bilinmezlik. Serhat ve Kıraç biraz daha bakıştılar. Kıraç'ın düşüncelerini okur gibi bir hali vardı. İyice ona duğru yaklaşmıştı Serhat. Semih'in gözleri de benim gibi olanları kavramaya çalışıyordu. Sonra birden Serhat'ın gözleri sonuna kadar açıldı. Yüzünde şaşkınlık ve... dehşet. Hayır. Korku! Serhat Gürgen, Kıraç'tan, kuzeninden korkuyordu! Ama neden? Birden titreyerek ayağa kalktı. Kıraç'ı tepeden tırnağa süzdü ve bir salisede yok oldu. Ardında kalan tek şey evin kapısının gıcırdamasıydı. Cemre'ye baktım. Üçümüzde şaşkınlıkla kapıya bakıyorduk. Kıraç hariç. Bomboş yere bakıyordu, dişlerini sıkmıştı. Cemre Serhat'ın peşinden gitti. Kıraç Hâlâ bomboş bakıyorsa bile vücudu çözülmüş gibi duruyordu. Beni kendine çekti bende ona sıkıca sarıldım. Hemen ardından bakışlarını Semih'e çevirdi. Gözlerinin içine baktım, neler olduğunu öğrenmem imkânsızdı. O masmavi gözleri her şeyi çok iyi saklıyordu. Ayak sesleri duyduğumda Cemre'nin annesi Semra Soykan'ın geldiğini anlamam uzun sürmedi. Kıraç'tan ayrıldım. "Cemre nerede?" kızınınkinden daha solgun yeşil gözlerini kısarak "Ve diğer vampir?" "Cemre dışarı çıktı. Serhat'ta ondan önce bir yere gitti. Ama nereye gittiğine dair bir fikrim yok." diye açıkladım. Bana şefkatli bir şekilde bakıyor olsa da Semih' e öyle baktığını söylemezdim. Kıraç'a ise sanki yeğeni gibi bakıyordu. "Onu korkuttun ha?" dedi kollarını kendine dolayarak. Bu savunma hareketi olarak algılamıştım. Kıraç sorunun kendisine yöneltildiğini anlayınca birden başını kaldırıp masumiyetle Cemre'nin annesine baktı. "Bizi mi dinliyordunuz?" dedi Kıraç hafif bir hayretle. "Dinlememe gerek yok. Buraya geleceğinizi nasıl biliyordumsa bunu yapacağını da biliyordum." dediğinde kalbim durdu. Ne yani geleceği mi görüyordu? Ama bu imkânsızdı. Ne yani Elizya bütün bu olanlara inandın, bu mu sana imkânsız geliyor? "Siz Jemar dili bilir misiniz?" Kıraç bunu deyince Semih'le birbirimize baktık. "Ne dili?" dediğimde beni duymazdan gelerek kadına baktı. Ben de cevabı bekledim. "Evet, hem de ana dilim gibi." Tamam, bu diyalog da neydi şimdi? Sormak istemedim. "Biz biraz konuşabilir miyiz? Yalnız." dedi Kıraç beni göstererek. "Tabi ki. Sen de gel de şu sırtındaki yarayı temizleyelim." dedi Semih'e. Semih ağızı açık baktıysa da kafasını evet anlamında salladı. Hiç merak etmiyordum: Artık bir şeyleri merak etmeyi kesmiştim. Ne zaman merak etsem başıma bir şey geliyordu! Biz de bu sırada dışarı çıktık. Kapıyı kapattığımız anda dışarıyı göz gezdirdim. Önde biraz çimlik alan vardı. Hiçbir şey söylemeden yere oturdu. Sağ dizini göğsüne kadar çekti ve sağ kolunu dizine koyarak konuşmaya başladı. "Niye gittiğini biliyor musun?" o konuşurken yanına oturdum ve iki dizimi de göğsüme kadar çekip kollarımı bacaklarıma doladım. Başımı hayır anlamında salladım ve ona baktım. "Ben biliyorum. Kaçtı, benden kaçtı. Çünkü korktu. Benim olduğum şeyi olacağımı düşünmedi. Bunun farkına ne zaman vardım biliyor musun?" diyerek bana döndü. Boş boş bakmakla yetindim. "Fetih'in yaptığı kara deliği açarken. O haklı Elizya. Orada bir delik falan yoktu. O güce karşı koydum. Ve bunu ancak Lider yapabilir. Sana Kurtları anlatayım mı?" Son cümledeki değişim öyle bir ani olmuştu ki, ne diyeceğimi şaşırdım. Sonunda yutkunup kafamı onaylarcasına salladım. "İki yıl önceydi, gece yarısı dışarıda dolaşıyordum. Sonra bağıran bir adam sesi duydum. Bir tane çıkmaz sokağa giren yolun olduğu duvarda bir gölge gördüm." gözleri gittikçe kısılmıştı. Yere bakıyordu; geçmişe gitmiş gibiydi. "Gölgedeki bir adamdı. Ama adam geriye doğru büküldü sonra eğildi, tekrar büküldü. Tekrar eğildiğinde sırtından bir takım şeyler yükselmeye başladı. Deri yırtılmasının yanında adamın kulak tırmalayan çığlığı vardı. Çığlık yeri göğü inletmemişti ama bir vampirin tüylerini ürpertmeye yetmişti. En sonunda yüzü öne doğru uzamaya başladı. Elleri iki kurt ayağına dönüştü. Sonra sırtında tüylerin hepsi dikildi. Ardından kafasını yan taraflara doğru sallayıp dört ayağının üzerinde sokaktan çıkmaya başladı. Sokaktan çıktığında arkasındaki lamba yüzünden sadece silueti görünüyordu ve sarı kedi gözleri..." İyice kendini kaptırmıştı. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibiydi. "Sadece gözleri parlıyordu, benden iriydi. İyice bana yaklaştı ve benim yüzüme doğru kükredi. Kılımı kıpırdatamamıştım. Zira kıpırdarsam beni parçalara ayırırdı. Nefesi çürük et kokuyordu. Yüzümü buruşturmamakta kararlıydım. Ben ve benim inatçılığım işte." diyerek hüzünlü bir gülümseme kondurdu yüzüne " Daha sonra biraz sarı gözlerine baktım. Ortasındaki yarık o kadar siyahtı ki, kendi yansımamı görüyordum. Korkmuş, dehşet içindeki, çaresiz küçük Kıraç'ı gördüm. Ardından içimdeki hisle bende ona kükredim. Öyle bir kükremeydi ki, arkadaki lamba kırıldı... Ve ben iki korkmuş kedi gözlerine bakıyordum. Mırıldanarak yere eğildi. Aynı kafasına fiske vurulmuş bir köpek gibi. Sarı gözlerinde korku gördüm; itaat gördüm Elizya." diyerek bana döndü. Yüzündeki ifade çaresiz, korkmuş bir Kıraç'tı. Neden korktuğunu biliyordum aynı şeyleri bende yaşamıştım. Kendinden korkuyordu. Yapacaklarından, yapabileceklerinden, söyleyeceklerinden, söylenenlerden, olduğu şeyden... olamadığı şeylerden... Ayağa kalktı birden. Ne olduğunu anlayamasam da bende peşinden ayaklandım. Ve yeniden konuşmaya başladı. "Ben farklıyım. Vampir olmamadan da farklıyım. Onların hepsinden farklıyım. Gözlerim mavi, yeteneklere karşı koyuyorum, güneşe çıkıyorum, kurtları korkutuyorum, kuzenim bile benden korkuyor..." Sözünü keserek "O aptal zaten bir korkaktan başka bir şey değil Kıraç." dedim. Bunu söyledikten sonra kapı açıldı ve Semih karşımıza çıktı. Daha kimse tek kelime edemeden. Koşarak Serhat ve Cemre geldiler. Kıraç'la beni görünce ani bir duruş yaptılar. Gergin bir bakışma geçti aramızda, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Serhat ve Cemre yavaşça bize doğru yürüdü. Bir metre kadar kala, iki kuzen bakıştılar. Sonra anlamadığım bir hareket yaptı Serhat. Kıraç'ın önünde diz çöktü ve başını eğdi. Cemre'de aynısını yaptı. Anladım. Her şey basbayağı gözlerimin önünde duruyordu. Benim âşık olduğum kişi sadece bir vampir değildi. Farklı bir vampir de değildi. Onların efendisiydi. Serhat'ın, Oktay'ın, Kanlı Hayat diye bahsettiği vampirin, Fetih'in... Lider'in bile efendisiydi Kıraç. Âşık olduğum kişi bir Nermani vampiriydi. Hem de en güçlüsüydü. İki yeteneği olandı. Ben de diz çöktüm. Semih'te bir halt anlamadıysa da o da diz çöktü. Başımı kaldırıp ona baktım. Gülümseyerek bana baktı. Sözler ağızımdan döküldü. "Hepimiz senin emrindeyiz."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE