BERİVAN
Divanın üzerinde oturuyor, gecenin koyu karanlığına bakarak ağır ağır nefes alıyordum. Bu konakta zaman tuhaf bir şekilde ağırlaşıyor, saatler ilerledikçe sanki duvarların arasına sıkışıp kalıyordu.
Belki de asıl sebep Karan’dı… Aynı odada olmak, aynı havayı solumak, onun birkaç adım ötemde var olduğunu bilmek zamanı kırık bir kum saati gibi yavaşlatıyordu.
İçimdeki acı her geçen gün biraz daha büyürken, dudaklarımın kenarında hüzünlü bir tebessüm asılı kalıyordu. Gökyüzüne baktım; yıldızlar geceyi delip geçen küçük ışık yaraları gibiydi.
Onların arasına takılı kalan bakışlarımda bir ağırlık vardı. Nefes aldım… ama göğsüm genişlemedi. Sanki içimdeki boşluk havayı yutuyor, bana hiçbir şey bırakmıyordu.
Sevdiğim adamın yanındaydım. Onun nikâhında, onun soyadında, onun konağında… Aynı odada, aynı gecenin içinde, aynı havayı soluyarak.
Buna rağmen aramızda görünmeyen bir uçurum vardı. İnsan sevdiği adamın birkaç adım ötesinde olup da bu kadar uzak hissedebilir miydi? Nefes almak bile göğsümü yakıyordu; daha önce hiç bu kadar ağır, bu kadar keskin gelmemişti.
Hata bendeydi. Hem de affedilmeyecek kadar büyük bir hata. Karan’ın bana attığı o kısa, kaçamak bakışları kalbimin istediği gibi yorumlamıştım.
Onları hoşlantı sanmış, içimde filizlenen umuda kapılıp Gulazer anneyle konuşmuştum. Şimdi düşününce insan kendi kalbinin kurduğu tuzağa nasıl bu kadar kolay düşer, aklım almıyordu.
Sonra her şey çok hızlı gelişmişti. Karan bu evliliğe razı olmuştu… en azından bana söylenen buydu. Gulazer anne onun beni beğendiğini, benden hoşlandığını söylemişti.
O sözlere tutunmuş, inanmaya kendimi zorlamıştım. Fakat şimdi dönüp baktığımda, ayağımın altındaki zeminin başından beri çürük olduğunu görmek acı veriyordu. Büyük bir yalanın tam ortasında durmuştum.
Karan beni hiç sevmemişti. Bana yönelen bakışlarının içinde ne sıcaklık vardı ne de merak. Hoşlantı değildi… aşk hiç değildi. Sadece bakıştı. İçinde anlam taşımayan, bir yabancının yüzünde bir an gezinen sıradan bir bakış.
Omzumun üzerinden yatağa baktım. Uyuyordu. Gecenin loşluğunda vücudu yarı karanlıkta kalmıştı; çıplak omuzları sert gölgeler oluşturuyor, siyah eşofmanının beli kalçasına gevşekçe oturuyordu.
Kolunu başının altına koymuştu. Göğsü ağır ağır yükselip inerken odanın sessizliğini dolduran derin soluklar alıyordu.
Bu odada benimle olmak ona da ağır geliyordu muhtemelen. Uyurken bile yüz hatları gergindi. Sanki rüyasında bile bir öfkeyi tutuyormuş gibi çenesi sert, nefesleri sabırsızdı.
Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp yeniden karanlığa döndüm. Garip bir çıkmazın içinde kalmıştım.
Gitmeme izin vermiyordu… ama kalmama da. Sanki beni uçurumun kenarına getirip bırakmış, ardından tek kelime söylemeden arkasını dönmüştü. Düşmemek için tutunacak hiçbir şey bırakmadan.
Oysa ben çoktan düşmüştüm. Çoktan o uçurumun karanlığına bırakmıştım kendimi. Ve en acısı, düşerken bile kalbim hâlâ onun adını fısıldıyordu.
Gözlerim buğulanırken göğsümün ortasına görünmez bir ağırlık çöktü. Sanki biri kalbimin üzerine koca bir taş bırakmıştı; her nefes alışımda o ağırlık biraz daha bastırıyor, göğsüm daralıyordu. Dudaklarım titriyordu. Nefes almak bile zor geliyordu.
Böyle bir evliliğin içinde olacağım aklımın kıyısından bile geçmemişti. Bilseydim… bir insan sevdiği olan bir adamla neden evlensin ki?
Ben bu kadar vicdansız biri değildim. İki insanın arasına girip onların sevgisini parçalayacak kadar kalpsiz değildim. İçimde büyüyen bu düşünce mideme düğüm gibi oturuyordu.
Kabullenemiyordum. Bu evliliğin bu kadar soğuk, bu kadar kırık olmasını… Karan’ın bana karşı hiçbir şey hissetmemesini…
Dahası, gözlerimin önünde başka bir kadını sevmesini. Bu gerçek içimde keskin bir cam parçası gibi duruyordu; kıpırdadıkça daha derine batıyordu.
Gitmeme de izin vermiyordu. Verseydi giderdim. Hiç düşünmeden giderdim. İnsan kendisini istemeyen bir adamın yanında niye kalırdı ki? Bile bile bu evliliği sürdürmek, her gün aynı acıyı yeniden yaşamak… bunun mantığı yoktu.
Bu düşünceler zihnimde birbirine dolanırken yutkundum. Omzumun üzerinden yatağa bir kez daha baktım. Hâlâ uyuyordu.
Odanın içi sessizdi, konak da öyle. Gecenin o ağır sessizliği her köşeye çökmüştü. Şimdi çıksam… kapıyı usulca kapatıp gitsem… kim fark ederdi? Kim yokluğumu anlayabilirdi?
Bir anda ayağa kalktım. Gözlerimden süzülen yaşları aceleyle sildim. Sessiz adımlarla dolaba yürüyüp kapağını açtım. Askıdaki kıyafetlerim loş ışıkta gölgeler gibi sallanıyordu. İçlerinden birkaçını çekip aldım. O hâlâ uyuyordu. Görmezdi.
Üzerimdeki ince geceliği hızlıca çıkarıp yere bıraktım, ardından kıyafetlerimi giydim. Yanıma hiçbir şey almak istemiyordum. Ne çanta, ne eşya… hiçbir şey. Bu konaktan çıkmak, bu odadan uzaklaşmak, nefes alabileceğim bir yere gitmek yeterliydi.
Yanaklarımı silmiştim ama gözyaşlarım durmuyordu. İçim parçalanırken titreyen parmaklarım yüzüğe gitti. Parmağımdaki o ince halka bir anda ağırlaştı sanki. Birkaç saniye öylece baktım… sonra yavaşça çıkarıp avucumda tuttum.
Sessizce yatağın yanına yürüdüm. Komodinin üzerine bıraktım. Loş ışıkta yüzük kısa bir an parladı; sonra hareketsiz kaldı.
Arkamı dönüp odadan çıktım.
Koridorda yürürken telefonumu çıkardım. Avşin yengemi aradım ama açmadı. Muhtemelen uyuyordu… ya da çocuklarla ilgileniyordu. Bir an durup ne yapacağımı düşündüm.
Tam o sırada telefonum titredi. Bildirim ekranı aydınlandı. Yengem geri dönmüştü.
Avşin yengem: Berivan? Bir şey mi oldu?
Ekrana bakarken içimde bir düğüm çözüldü. Yalnız değildim. Titreyen parmaklarımla yazmaya başladım. Bir yandan merdivenlerden aşağı iniyordum.
Ben: Yenge… konağa dönüyorum. Geldiğimde anlatırım. Kapıyı sen aç olur mu?
Mesaj gönderildi. Birkaç saniye sonra cevap geldi.
Avşin yengem: Tabii birtanem, gel.
Telefonun ekranını kapattım. Kapının yanına gelip ayakkabılarımı giydim. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Kilidi usulca çevirdim, kapıyı açıp dışarı çıktım.
Avlunun kapılarını araladığımda nöbet tutan adamları gördüm. Beni görünce hemen doğruldular.
“Hanımım… bir şey mi olmuştu?” diye sordu biri temkinli bir sesle.
Yutkundum. Sesim boğazımda sertleşti. “Arabayı hazırlayın. Konağa döneceğim.”
Adam tereddüt etti. Kaşları çatıldı. “Ama… Karan Bey—”
“Başlatmayın Karan Bey’inize!” diye tısladım öfkeyle. Sesim geceyi keser gibi çıktı. “Hazırlayın dedim size.”
Adam hemen başını salladı, telaşla koştu. Birkaç dakika sonra araba çalışmış halde önümde duruyordu.
Kapıyı açıp arka koltuğa bindim. Kapı kapandığında dudaklarımı ısırdım. Göğsüm ilk kez biraz genişledi. İşte tam o anda derin bir nefes alabilmiştim.
Sırtımı koltuğa yaslayıp titrek bir nefes aldım. Arabanın içi sessizdi, motorun düzenli uğultusu gecenin koyu karanlığını yararak ilerliyordu ama bana göre yol bitmek bilmiyordu.
Sanki her metre uzuyor, her sokak birbirine karışıyor, eve varmakla yüzleşmek arasında görünmez bir mesafe büyüyordu.
Sabah olduğunda herkes öğrenecekti. Konağa geri döndüğümü, gece yarısı tek başıma geldiğimi… ve o zaman sorular başlayacaktı. Herkes aynı şeyi soracaktı. Neden?
Ben ne diyecektim?
Cevaplar zihnimin içinde dolaşıyor ama hiçbirine tutunamıyordum. Annemin yüzü geldi aklıma… kaşlarının endişeyle çatılışı, gözlerinin içine dolan o telaş.
Babamın sessiz ama ağır bakışı. Ferzan ağabeyimin öfkesi… Onu düşündüğümde içim sıkıştı. Her şeyi bir bakışta anlayacak, dişlerini sıkarak ayağa kalkacak ve eminim ki ortalığı yakıp yıkacak kadar öfkelenecekti.
Ama ben bunu istemiyordum.
Kimsenin kimseye düşman olmasını istemiyordum. Ne bağırış olsun, ne kavga… ne de iki ailenin karşı karşıya gelmesi. İçimdeki tek dilek, her şeyin sessizce bitmesiydi. Sakin bir imza… birkaç cümle… ve sonra herkesin yoluna gitmesi.
Araba konağın önünde durduğunda kapıyı açıp indim. Gece serindi; ay ışığı avlunun taşlarına solgun bir parıltı bırakmıştı. Avlunun kapılarını araladığım anda başımı kaldırdım.
Yengemi gördüm.
Pencerenin önünde durmuş beni izliyordu. Camın ardından bile yüzündeki endişe okunuyordu. Gözleri beni görünce biraz daha büyüdü. O bakış göğsümde yeni bir düğüm oluşturdu.
Kapı açılır açılmaz içeri girdim. Ayakkabılarımı çıkarırken avludan gelen soğuk hava hâlâ üzerimdeydi. Hiçbir şey söylemeden mutfağa yöneldim. Susuzluk değildi belki ama boğazım kuruyordu.
Dolaptan bir bardak alıp su doldurdum. Yengem arkamdan gelmiş, kapıyı sessizce kapatmıştı.
“Berivan?” dedi. Sesinde hem merak vardı hem de korku.
Sandalyeyi çekip oturdum. Bardaktaki suyu dudaklarıma götürdüm, küçük yudumlar aldım. Soğuk su boğazımdan inerken içimdeki yangını söndürür gibi oldu ama sadece bir anlığına.
Bardağı masaya bıraktım. Avuçlarım hâlâ hafif titriyordu. Derin bir nefes alıp verdim.
Yengem de karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Gözleri yüzümde dolaşıyordu; sanki tek bir bakışla her şeyi çözmeye çalışıyordu. Sonra bakışları ellerime kaydı.
Bir an sustu. “Parmağında yüzük yok…” diye fısıldadı.
Başımı yavaşça sallayıp sandalyeye yaslandım. Sırtım sert tahtaya değdi. “Boşanacağım yenge,” dedim.
Sesim şaşırtıcı derecede sakindi. Kararlı, net… sanki bu cümle içimde yüzlerce kez tekrar edilmişti.
“Boşanacağım ve kendime yeni bir hayat kuracağım.” Gözlerimi ondan ayırmadan konuşmaya devam ettim. “Karan ile olmak istemiyorum.”
Yengemin boğazının hareket ettiğini gördüm. Yutkundu. Gözleri bir anlığına dalgalandı. “Ne oldu yengem?” dedi yavaşça. “Anlat bana…” O soru göğsümde biriken her şeyi yerinden oynattı.
Gözlerim bir anda doldu. Sanki içimde tutulmuş bir sel kapakları kırmak üzereydi. “Beni hiçbir zaman sevmeyecek,” dedim.
Sesim kırıldı. Kelimeler dudaklarımdan zor çıktı. “Yanında tutmak istiyor çünkü acısını benden çıkaracak.” Gözlerimi kaçırdım, masanın üzerindeki küçük çiziklere baktım. “Bana ödetmek istiyor her şeyi.”
Boğazım düğümlendi. Sonra dudaklarım titreyerek fısıldadım. “Üzerime kuma getirecek yenge…” Sözler havada asılı kaldı.
Yengemin gözleri bir anda irileşti. Elini ağzına götürdü, nefesi kesilmiş gibi bana baktı.
“Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı.
Başımı yavaşça salladım. O gerçeği tekrar etmek bile içimi parçalasa da geri çekilmedim.
“O kadını… üzerime kuma getirecek.” Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Beni bırakmıyor çünkü bu evliliğin bedelini bana ödetmek istiyor.”
Yengem bana şok içinde bakmaya devam ederken dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerindeki o donuk şaşkınlık üzerimde ağır bir ağırlık gibi duruyordu. Başımı yavaşça salladım; söylediklerimin hepsini, tek tek, geri dönülmez bir kararlılıkla onayladım.
“Evet,” dedim boğazım kururken, yutkunarak. Sesim mutfağın sessizliğinde kısa bir an yankılanıp kayboldu.
Yengem birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sanki söylediklerim zihninde yer bulmaya çalışıyor, cümlelerimin ağırlığı odanın içinde dolaşıyordu. Sonra bir anda başını hafifçe yana eğdi, bakışları yüzümde dolaştı.
“Sen niye ağlayıp zırlıyorsun?” dedi.
Soru o kadar beklenmedikti ki kaşlarım istemsizce kalktı. Gözlerimi onun gözlerine kilitledim.
Yüzünde acıma yoktu. Şaşkınlık da yoktu artık. Sadece sert bir gerçeklik vardı.
“Aşk insanı gerçekten değiştiriyormuş,” diye devam etti sakin ama keskin bir sesle. “Özellikle seni değiştirmiş.”
Sözleri mutfağın içinde ağır ağır yayıldı. “Azıcık kendine gel Berivan,” dedi, gözlerini benden ayırmadan. “Benim tanıdığım görümcem böyle değildi.”
O cümle içime bir taş gibi düştü. Bir an konuşamadım.
Dudaklarım aralandı ama kelimeler gelmedi. Boğazımda bir düğüm oluştu. Yengemin bakışları hâlâ üzerimdeydi; sanki beni yıllar öncesinden tanıyan biri, önümde duran bu halimi kabullenemiyordu.
Yutkundum. Evet… öncesinde böyle bir kadın değildim.
Eskiden daha dik dururdum. Gururum vardı. Başımı kimsenin önünde eğmezdim. Bir söz canımı yaksa bile yüzüme yansıtmadan arkamı döner giderdim.
Ama aşk…
Aşk denilen o tuhaf, o baş döndürücü şey insanın içini yavaş yavaş oyuyormuş meğer. İnsan fark etmeden değişiyormuş. Gurur dediğin şey, sevdiğin adamın bir bakışıyla bile paramparça olabiliyormuş.
Bunu yaşayarak öğrenmiştim. Aşk insanı zayıflatıyordu. Bunu çok geç anlamıştım.
“Ne yapmamı bekliyorsun yenge?” diye sordum yorgun bir sesle. Sesim sanki içimde günlerdir taşınan ağırlığın altında ezilmiş gibiydi. “Bu evlilik… Karan’a duyduğum aşk… beni yıprattı.” Dudaklarım titrerken kelimeler güçlükle döküldü. “Yordu.”
Yengem yüzümü dikkatle izliyordu. Gözlerimin altında biriken yorgunluğu, omuzlarıma çöken o görünmez yükü görmemesi imkânsızdı. Ama yüzünde merhametten çok başka bir ifade vardı; sert, uyanık, neredeyse savaş meydanında bir askere bakar gibi.
“Sürekli ağlayıp zırvalama,” dedi birden, sesi keskin ama tuhaf bir şekilde toparlayıcıydı. “O hödüğün karşısında da böyle ağlayıp sızlıyorsundur şimdi sen.”
Sözleri içime batarken gözlerimi yere indirdim.
“Ağlamayı bırak Berivan,” diye devam etti. “Böyle çabuk pes etme.” Sandalyede biraz öne eğildi, dirseklerini masaya dayadı. “Bak bana… aşk uğruna neler vermedim ben. Canımı yok saydım, gururumu yok saydım. Ama dimdik durmayı da öğrendim.”
İçimde bir şey sızladı.
“Daha fazla ezdiremem kendimi,” dedim sonunda, elimi alnıma yaslayarak. Parmaklarım şakaklarımda gezindi, sanki düşüncelerimi susturmaya çalışıyordum. “Boşanacağım.”
Yengem birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra gözlerini kısarak bana baktı. “Boşanmana izin vereceğinden emin misin?” diye sordu.
Başımı yavaşça sağa sola salladım. “Hiç sanmıyorum.” Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. “Canımı yakana kadar durmayacak.”
Yengem sandalyede doğruldu. “Sende durma,” dedi aniden.
Sözleri o kadar netti ki istemsizce başımı kaldırdım. Gözlerim onun gözlerine kilitlendi. Mavi harelerinin içinde garip bir parıltı vardı; akıl, hesap, biraz da meydan okuma.
“Ne yapmamı bekliyorsun yenge?” diye sordum.
Bir süre yüzüme baktı. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Adam seni boşamayacak, belli.” dedi sakince. “Sen de o konaktan ayrılmayacaksın.”
Kalbim bir an sertçe çarptı. “Canını yaktıktan sonra seni boşamayı düşünüyorsa,” diye devam etti, sesi gittikçe daha kararlı çıkıyordu, “sen de dik duracaksın. Canın yansa bile belli etmeyeceksin. Ağlamayacaksın, sızlanmayacaksın.”
Bir an durdu. “Umursamayacaksın.”
O kelime mutfağın içinde ağır bir taş gibi düştü. Yengem gözlerini kısarak bana baktı.
“O nikâhı o kadına kaptırmayacaksın, Berivan.” dedi yavaşça. “O konak senin. O soyadı senin. Bir kadın gelip de seni yerinden edebileceğini sanıyorsa, önce senin nasıl biri olduğunu görsün.”
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. “Bırak Karan senin gittiğini sanmasın,” diye ekledi. “Bırak seni kırdığını sansın. Ama sen kırılmayacaksın.”
Başını hafifçe yana eğdi. “Bir kadın sessiz kaldığında yenilmiş sayılmaz,” dedi alçak bir sesle. “Bazen en büyük savaş… hiç geri çekilmeden yerinde durmaktır.”
Sözleri içime ağır ağır çökerken yengem avucunu dizime hafifçe vurup ayağa kalktı. Sandalyenin ayakları zeminde kısa bir sürtünme sesi çıkardı. “Geç oldu saat,” dedi kararlı bir tonla. “Yukarı çıkmam gerekiyor.”
Ardından bakışlarını yüzümde gezdirdi; o bakışlarda hem uyarı hem de garip bir güven vardı. “Ağlayıp sızlama. Güçlü dur. Aynaya dön de bir bak… kim olduğunu, nasıl biri olduğunu hatırla.”
Cümleleri mutfağın duvarlarında yankılanır gibi oldu.
Son kelimesi havada asılı kalırken arkasını dönmüş, ağır adımlarla mutfaktan çıkmıştı. Ayak sesleri koridorda birkaç saniye duyuldu, sonra ev yeniden sessizliğe gömüldü.
Olduğum yerde kaldım.
Dakikalar geçti; belki daha fazla. Zamanın nasıl aktığını anlamıyordum. Parmaklarım masanın kenarında birbirine dolanmış, dudaklarım dişlerimin arasında sıkışmıştı.
Yengemin söylediği her kelime zihnimde dönüp duruyordu. Sanki biri o cümleleri alıp kalbimin ortasına yerleştirmişti ve ben her nefes alışımda onların ağırlığını hissediyordum.
“Güçlü dur.”
“Hatırla kim olduğunu.”
Başımı hafifçe geriye yasladım. Tavan gözlerimin önünde bulanıklaşırken içimdeki o bitmek bilmeyen yorgunluk daha da ağırlaştı.
Günün tüm gürültüsü, kavgası, kırgınlığı üst üste yığılmış gibiydi. Gözkapaklarım ağırlaşıyor, şakaklarım zonkluyordu. Sanki beynimin içinde yavaş yavaş bir uğultu büyüyordu.
Artık düşünmeye gücüm kalmamıştı.
Sandalyeden kalktım. Adımlarım yavaş ve isteksizdi. Evin içi geceye gömülmüş, koridorlar loş ışıkların altında sessizce uzanıyordu.
Misafir odasının kapısını bulduğumda elim bir an kulpta durdu. İçeri girdiğimde oda serin ve sakindi; sanki gün boyu yaşanan hiçbir şey buraya uğramamış gibiydi.
Kapıyı usulca kapattım.
Yatağa yaklaşıp çarşafı araladım, kendimi içine bıraktım. Kumaşın serinliği tenime değdiğinde bedenim biraz gevşedi. Çarşafı omuzlarıma kadar çekerken derin bir nefes aldım.
Yarın… Yarın Karan benim gittiğimi görecekti.
Bu düşünce zihnimde yankılandı ama içimde beklediğim fırtına kopmadı. Aksine garip bir boşluk vardı. Onu düşündüğümde artık sadece yorgunluk hissediyordum.
Eminim ne peşimden gelecekti, ne de yokluğumu merak edecekti. O böyle bir adamdı.
Yüzümü yastığa biraz daha gömüp gözlerimi kapattım. Gece ağır ağır üzerime çökerken kalbimdeki kırık sessizce yerinde duruyordu. Hiç ses çıkarmadan… ama varlığını her nefeste hissettirerek.
***
Kulaklarımı dolduran kalın erkek sesleriyle irkilerek gözlerimi araladım. Uykunun puslu ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Pencereden sızan güneş ışığı odanın içine keskin bir çizgi gibi düşüyor, avludan yükselen sesler taş duvarlarda yankılanarak içeri doluyordu.
“Söyle lan! Söyle! Ne yaptın da kardeşimi gönderdin bu konağa?!”
Ferzan ağabeyimin öfkeden kalınlaşmış sesi kulaklarımda patladığında kalbim göğsüme sertçe çarptı. Uykunun son kırıntıları da o anda dağıldı.
İçime ansızın düşen huzursuzlukla hızla doğruldum, çıplak ayaklarımla yere bastım ve pencereye doğru birkaç adım attım.
Perdeyi araladığım an gözlerim avlunun ortasına kilitlendi. Karan.
Avlunun ortasında dimdik duruyordu. Omuzları geniş, yüzü sert, bakışları meydan okur gibi soğuktu. Etrafında toplanan adamların arasında tek bir adım bile geri atmıyordu. Sanki buraya hesap vermeye değil, hesap kesmeye gelmişti.
“Eyvah…”
Kelime dudaklarımın arasından istemsizce döküldü.
Kalbim hızlanmıştı. Bir an bile oyalanmadan odadan fırladım. Koridoru geçip merdivenlere yöneldiğimde ayak seslerim taş basamaklarda yankılandı. Basamakları ikişer üçer inerken avludaki sesler daha da netleşiyordu.
Kapıyı açtım.
Sabahın sert ışığı yüzüme vururken avluya adım attım. Tam o anda Karan’ın başı bana doğru döndü. Mavi hareleri kalabalığın içinden sıyrılıp doğrudan beni buldu.
Sanki beni bekliyormuş gibi. Dudakları yavaşça kıvrıldı. “Geldi karım.” Sesi kendinden emin, neredeyse keyifliydi.
O tek cümleyle avludaki herkesin bakışı üzerime döndü. Bir anda bütün gözlerin ortasında kalmıştım. Mideme sert bir yumruk yemiş gibi oldum. Onu burada görmeyi beklemiyordum. Buraya geleceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Boğazım kurudu.
Ferzan ağabeyim omzunun üzerinden bana baktığında dudaklarımı ısırdım. Gözleri hâlâ öfkeyle parlıyordu ama beni görünce o sertliğin içinde başka bir şey de belirdi.
“Gel bacım…”
Sesindeki koruyucu ton içimi biraz olsun rahatlattı. Usulca adım attım. Taş zeminde ilerlerken kalbimin atışı kulaklarımda yankılanıyordu.
İkisine yaklaşınca bakışlarım birinden diğerine kaydı.“Ne oluyor burada?” diye fısıldadım.
Karan’ın bakışları yüzümde ağır ağır dolaştı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı ama o gülümsemenin altında keskin bir şey saklıydı.
“Dün gece tartışmanın boyutunu aştığım için özür dilerim karıcığım.” Sesi sakindi. Fazla sakindi. Ama o sakinliğin içinde ince bir tehdit tınısı vardı. “Ama keşke konaktan giderken bana haber verseydin. En azından bu kadar kargaşa çıkmazdı.”
Yutkundum.
Ferzan ağabeyimin gözleri hemen yüzümde dolaşmaya başladı. En küçük bir kırıntıyı bile kaçırmamak ister gibi beni süzüyordu.
“Bu herif sana bir şey yaptı mı Berivan?” dedi dişlerini sıkarak. “O yüzden mi konağa döndün?”
Titrek bir nefes aldım. Bakışlarım istemsizce Karan’ın gözlerine kaydı. Mavi harelerinde dolanan o sert bakışın altındaki uyarıyı hissediyordum. Bir kelime… sadece tek bir kelime ortalığı ateşe verebilirdi.
O anda gözlerim kalabalığın içindeki Avşin yengemi buldu. Yengemin yüzü gergindi ama bakışları sakindi. Dün gece söylediği sözler zihnimde yankılandı.
Güçlü dur.
Başımı biraz daha dik tuttum.
“Hayır,” dedim omuz silkerek. “Bir şey yapmadı ağabey. Dün gece tartıştık.”
Ferzan’ın bakışları birkaç saniye daha yüzümde kaldı. Sanki yalan arıyordu.
Tam o sırada Karan hızla elimi yakaladı. Parmakları bileğimi sıkıca kavradı.
“Duydun karımı.” dedi rahat bir tavırla. “Yürü karıcığım, evimize dönelim.”
Elinin sıcaklığı tenimi yakar gibi oldu. Refleksle elimi çekip kurtardım. “Ben seni hâlâ affetmedim.” Sesim net çıktı. Herkesin önünde söyledim bunu.
Karan’ın gözlerinde kısa bir kıvılcım çaktı ama hemen bastırdı.
“Dün gece kalbimi çok kırdın,” diye devam ettim. “O yüzden seninle gelmiyorum. Kendini affettirene kadar buradayım.”
Bakışlarımı Azad ağabeyime çevirdim. “Burada kalsam bir şey olmaz değil mi ağabey?”
Azad’ın yüzündeki ifade bir anda yumuşadı. Gözlerinde abiye özgü o sıcak koruyuculuk belirdi.
“Öyle şey mi olur hiç bacım?”
Yanıma gelip kolumdan tuttu. Beni hafifçe kendine doğru çekti. “Gel hadi. Özlettin zaten kendini. Gel de özlem giderelim biraz.”
Karan’ın bakışlarını sırtımda hissediyordum. Keskin. Sessiz. Ve fırtına öncesi gibi tehlikeli.