Meloş'un Ziyareti

3853 Kelimeler
''Heeellooo!'' Elindeki muhtemelen hediyelerle ve bir sürü abur cuburla dolu olan torbaları beni ittirmek için kullanarak içeriye dalan Meloş'a yarı şaşkınlık yarı rahatlama ifadesiyle baktım. Neyse ki gelen bir üç harfli değildi. Derin bir nefesi havaya bırakıp göğe doğru başımı çevirdim ve dualarım kabul olduğu için şükrettim. Ne? Üç harfliler gerçek tamam mı?  Üşüdüğümü fark edip sonunda kapıyı kapatmayı akıl ettim.  ''Gerçekten geleceğini düşünmemiştim. Genelde geleceğim dedikten birkaç gün sonra anca geliyordun Meloş.'' ''Huyum kurusun şaşırtmayı severim. Bir de abur cubur dolabını ani bir baskınla kontrol etmek istedim.'' ''Meloş, Irmak korkundan o dolabı boşaltmaya cesaret edemiyor merak etme. En son buenoları bitirdi diye kızı bayıltıp pencereden aşağıya sarkıtmıştın da ayıldığında çığlık atmaktan boğazı tahriş olmuştu.'' O anlar tekrar aklıma gelirken kafamı iki yana sallayıp o anlardan sıyrılmaya çalıştım. Teyzem isteyince gerçekten çok korkunç olabiliyordu ve genelde o anlar da Irmağa çatıyordu.  ''Ay öyle mi yapmışım? Hiç hatırlamıyorum.'' Meloş yüzündeki sinsi gülümsemeyi sürdürüp mutfağa doğru koştururken enerjisine bir kez daha hayret ettim. 38 yaşındaki bir kadına göre ruhu fazla 18 kalıyordu ama onu bu haliyle de çok seviyordum. Onun içindeki çocuk beni de genç tutuyordu zira. ''Ee boş mu ev?'' Meloş kendisini koltuğa atıp kollarını koltuk başlıklarına, bacaklarını da koltuğa uzattı ve etrafı inceledi.  ''Bizimkiler iş için şehirdışındadır herhalde haber vermediklerine göre.'' Asılan suratıma karşılık teyzemin de modunu düşürdüğümü hissederken yüz ifademi eski haline getirmeye çalıştım. ''Oo ev bize kaldı desene? Haydi kap birkaç aburcubur da seninle Supernatural'ı baştan hatim edelim.'' Meloş'a 'çok isterdim ama olmaz biçız' bakışımı attım ve merdiven boşluğundan kafasını tırsa tırsa buraya doğru uzatan Irmağa sinsice baktım. Görünmediğini sanan üstün zekalı arkadaşıma diğer zekası tavan yapan arkadaşım Melis de eşlik ederken yüzümdeki yapmacık gülümseme eşliğinde teyzeme döndüm. ''Aslında ev tam olarak boş sayılmaz. Irmak ve Melis de buradalar ve merdivenin tepesinden gizlice bizi dinliyorlar.'' Söylediğimle Irmak ve Melis'in sövme sesleri duyulurken patır kütür sesler eşliğinde merdivenden aşağıya doğru inmeye başlamışlardı. Teyzemin yüzüne de aydınlık bir gülümseme yerleşirken kızların burada olmasına epey sevindiği yüzünden belli oluyordu. ''Aaa Melo sen mi geldin ya? Biz hiç sizi dinlemiyoduk yani o yüzden seni şu an ilk defa görüyorum, gerçekten.'' Irmağın tedirgin surat ifadesine ve sesine sırıttım. ''Evet ya Meloş geldi, ne güzel sürpriz değil mi?'' " O ne hal kız? Korkma yemem seni." dedi teyzem gülerek. " Valla artık yer misin yemez misin bilmem ama korkundan cips dolabına elimi bile sürmedim valla ben dişlerimi ve parmaklarımı seviyorum." dedi Irmak. Bu dediğine teyzemle kahkahalarla güldük. " Gel kız zilli özledim. " Irmak teyzemin kendisini çağırmasıyla teyzeme doğru çekingen adımlarla yanaştı. Teyzemin kuduz kuduz bakmadığını anlayan arkadaşım sırıtıp teyzeme sarılırken güldüm. ''Kıskanıyoruz yalnız!'' dememle Melis ve ben de sarılma çemberine katıldık ve kocaman bir sevgi yumağı oluşturduk. En sonunda sıcaktan bunalan teyzem bizleri adeta fırlattı. Sarılma faslı bitince hep beraber televizyon izlemeye başladık. Salak Irmak şu TRT Çocuk'taki  'Yarışçı' adlı yarışma programını açtı. Ve programdaki küfürbaz çocuk resmen gülmekten suyumuzu çıkardı. " Efekan, yavrum sağa dönüceksin sağa. Niye hiç hareket ettirmiyorsun?'' Sunucunun sinirleri iyiden iyiye bozuluyordu anlaşılan.  " Olmuyor diyorum beynini fucktığımının sunucu bozuntusu. Dönmüyor." dedi çocuk. Gülmekten artık gözümüzden yaşlar boşalırken sunucu sinirden kıpkırmızı olmuştu yandan gördüğümüz küçük ekrandan gördüğümüz kadarıyla. " Çocuğum doğru konuşsana! Herkes seni izliyor." dedi sunucu. " Bütün izleyicilere de f**k off." dedi çocuk. Yerlerde yatıyorduk gülmekten. Bir de çocuk daha 6 yaşındaydı tabii bu da bambaşka bir detaydı. Irmak telefonunu eline aldı. " Napıyorsun?" " Görürsünüz." deyip bir numara tuşladı ve kulağına götürdü. Televizyondaki sunucu konuşurken ne olduğunu hala idrak edememiş Irmağa bakıyorduk. " Evet telefonda biri var. Buyrun?" dedi sunucu. " Merhaba ben Irmak Yüce. Şu küfürbaz çocuğa bir çift lafım var." Teyzemle ve Melis ile gözlerimizi kocaman açıp Irmağa baktık. " Tabi buyurun. Serhat'cığım hattımız sana konuşuyor, sanırım sana iyi şanslar dileyecek. Bir 'merhaba' demek ister misin?" dedi sunucu. " O hatta da f**k off." dedi çocuk. " Çocuk, o bacak kadar boyunla sen kim f**k off yapıyorsun millete? Olmamışsın sen çocuğum üretim hatasısın. HOŞT!" deyip telefonu suratına kapattı Irmak. Biz olayın şaşkınlığıyla ağzımız açık önce Irmağa sonra aynı bizim gibi ağzı açık kamera ekibine bakan sunucuya baktık ve anırarak gülmeye devam ettik. Irmak gülerken kanalı değiştirdi. Bu sefer de bir evlenme programı açmıştı.  " Dur dur, şu kadın ne diyecek merak ettim." Teyzem tabii ki evlilik programı görüp durdurmadan duramazdı elbette. " Kamuran Hanım siz nasıl bir eş istersiniz?" dedi Esra Erol muydu neydi? Yazık lan bu kadına da Lana Del Rey gibi tipiyle yaşlılar izlesin diye evlilik programları sunuyor. " Valla çocuğum, ben böyle zebellah gibi yakuşuklu, benim gibi genç, evleri olan, İşi olan ,ha bir de yataktan anlayan bir bey istiyom. Aslında beni ne mühendisler ne duhturlar istedi ama benim genç güzel kişiliğime yakıştıramadım." dedi teyze. Biz de kahkahalarla gülmeye başladık. Teyze et beynini kaşıyıp  olmayan dişlerini göstererek güldü. Aynı şu 'sahip çıkalım dedeye hihihi' diyen teyzeye benziyordu. Sesi de aynı tondaydı üstelik. " Kamuran Hanım, Kamuran Hanım bir talip bulundu size." " Kimmiş?" " İstanbul'da yaşayan 63 yaşındaki ve kesinlikle yataktan anlayan, Abdülrezzak Tohumcu!" " 63 mü! Vay başımı alıp nerelere gidem? Benim gibi gencecik, körpecik daş gibi karıya bu mu gelecekti?" diye ağıt yakmaya başladı teyze. ''Ay teyze sen de körpeciksen biz daha dünyaya gelmedik!'' Teyzem ayağına geçirmiş olduğu terlikleri karşımızdaki hayali teyzeye doğru fırlatırken başımı iki yana sallayıp televizyonu kapattım.  ''Bunlara baktıkça psikolojimin daha da bozulduğunu hissediyorum aman!'' Birkaç saat daha teyzemle kart oyunlarıdır, video oyunlarıdır, dizi derken oyalanmış ve uyumak üzere odama geçmiştik. Teyzem sırf Irmağı korkutmak için ona birkaç tehdit sıralamıştı ve benle Melis sadece bunun şaka olduğunu anlamıştık. Irmak bunu ciddiye almış ve tedirgince etrafına baka baka hareket ediyordu sürekli.   Melis'e yer yatağı açıp kendimi yatağıma attım. Irmak, teyzemin tehditlerinden korkmuş dua ediyordu. Melis ise ona bakıp haline şükrediyordu. Valla haklı kız, Irmağın yanında durdukça bende halime şükrediyorum. Irmağa Allah bir tip vermiş gerisini koy vermiş. Tatlı esmer minnoş bir suratı vardı fakat beyninin olması gereken yerde yeller esiyordu ne yazık ki. " Allah'ım lütfen bak lütfen şu Arya'nın psikopat teyzesi bana bir şey yapmasın. Günde 5 vakit namaz kılmaya çalışacağım. Hah bir de artık yoldaki yavru kedileri kutu kutu pense oynamaya da zorlamayacağım. Hatta abimin diş fırçasını bundan sonra klozete de sokmam bak gerçekten" Iy. Doruk abiye acımıştım. Ayrıca kedilerle kutu kutu pense oynamak da ne demekti? " Allah'ım sana şükürler olsun bu Irmak gibi bezelye kadar beyin vermediğin için ... Sırf bu yüzden karşı komşumuza bir günlük kıyak yapacağım ve zillerine basıp kaçmayacağım. Oldu bu da sevap point!" Melis'e ben hak mı vermiştim? Geri alıyorum. Bu da tescilli mal. " Özürlü müsünüz siz ya? Allah'ın cücükleri! " Söylene söylene kendimi yatağıma attım. " Yatın zıbarın." dediğimde ikisi de kuzu gibi onlar için hazırladığım yerlere yattılar. Sabah nedense üstümde bir öküz varmış gibi hissediyordum. Baktım ve bu öküzün Irmak olduğunu anladım. Hemen onu üzerimden ittim.  Birden odada bir ses yankılandı. Hayır ya! Lütfen o ses osuruk sesi olmasın. Anasını satayım, kokusu da yayıldı odaya. ''Allah belanı vermesin Irmak!" " Ha? Ne oldu? " diye kalktı. Sesleri duyan Melis de uyanmıştı. " Bu koku ne lan? İnsan mı öldürdünüz burada naptınız?" dedi yüzünü buruşturup. " Irmak? Kanka icinde köpek mi öldü senin? Bu ne koku lan? İnşallah karşı komşular duymamıştır sesi" dedim bütün pencereleri açıp. " Pardon kankitoşkolarım rüyamda bir kokarcayla çıkıyordum. Fantezilerimiz gerçek dünyaya işlemiş. Ne yapalım sap olmak bunu gerektirir." Yüzümü buruşturdum. " Irmak yalvarırım Şu kokarca sevgilinle olan fantezileriniz sizinle ve rüyalarında kalsın" dedi Melis. Abartılı bir şekilde hak verip dolabıma yöneldim. Irmak da lavaboya girmişti. " Okula geç kalacağız hadi. " Okul formalarımızı attığımız köşelerden toparlayıp giyindik ve tipimize çeki düzen vermeye başladık. Saçlarımı dalgalı haliyle bırakıp rimel ve parlatıcı sürdüğümde hazırdım. Ayaklarıma siyah Vanslarımı geçirdim. Kızlar da hazır olunca aşağıya indik. Kahvaltı yapacak zamanımız yoktu o yüzden okulda yemeye karar verdik. Zaten daha önce de dediğim gibi ''never kahvaltı never!''. Teyzemin salonda uyuyakalmış olduğunu görünce sessiz olmaya çalıştık. Irmak teyzeme doğru minik bir el hareketi çekerken kafasının arkasından ittirip ilerlemesini salladım. Sonunda kazasız belasız evden çıkınca rahatlamıştım. Belki de bu rahatlama evden Irmağın osuruk kokusunun gitmesinden de kaynaklanıyor olabilir tabii.  Telefonuma bugünkü hastane randevusu için gelen mesaja göz ucuyla baktım. Her ay olduğu gibi bu ay da kan testi yaptıracak ve sağlık durumum hakkındaki belgeyi annemlere ulaştıracaktım. Bu tarz rutin kontrollere her zama dikkat ediyor, olası bir hastalığa karşı tüm aileyi güvence altına almak istiyorlardı. Bu kötü bir şey değildi elbette fakat bu konuda bu kadar ısrarcı olmaları biraz tuhaftı. Gözlerimi devirip telefonu kitledim ve ceketimin cebine attım. Irmak telefonunun sesini son sese yükseltip Ajdar'ın Şahdamar şarkısını her sabah olduğu gibi bugün de açarken yüzümü buruşturdum ve kulaklarımı kapattım. Ben de tam şaşıracaktım, Irmak bugün Şahdamar ile uyanmadı diye. " Sağır oluyorum galiba!" diye bağırırken Irmak malı bağırarak şarkıya eşlik ediyordu. Yüzümü buruşturdum. Yine de bu duruma şükrediyordum. Irmak salağı Bülent Ersoy hayranıydı. Garipsemiyorum çünkü bu Irmak ve ondan her şey beklenir. Normal kızlar Francisko Lachowski icin ölürken biz Flash TV açıp Mahmut Tuncer 'in halay çekmesini ve Kobra Murat'ın şovlarını izliyoruz. Neden mi? Bikauz wi ar diffırınt... Sonunda okula vardığımızda derin bir nefes verip okul kapısına doğru ilerlemeye başladık. Havalı bir şekilde okula doğru yürüdük. Melis saçlarını geriye atıyor. Benim eller cepte. Irmak ise 32 dişini göstererek göz kırpıyor. Ah hayır aslında olanlar böyle değil.  " Yağğ bu rüzgar nerdeğğn çıktığ saçlarım bozuldu" Melisin saçını geriye atışı- " Lan dişimde maydonoz mu kalmış? Dur ya ben maydonoz yedim mi ki? Aha gözüme toz kaçtı" Bu da Irmağın 32 diş gülme ve göz kırpması. Ben mi? ''Lan bu telefonu ben cebime atmadım mı?" Bu da benim elim cebimde, ağır çekimdeki havalı yürüyüşüm.  Sınıfa çıktık ve Irmakla sıramıza geçtik. Melis de bir arkadaki sıramıza geçti. " Günaydın kız Arya. " diye geldi sınıfın buzluğu. Ona buzluk Cem diyoruz çünkü hep soğuk espriler yapıyordu. Evet, çok yaratıcı bir ismi var değil mi? " Günaydın ayol, sivilcem."  "Ayıp oluyor Arya. Sen beni bir sivilceyle bir mi tutuyosun şimdi?" dedi sahte üzüntüyle. Ama daha bir saniye olmadan bana beşlik uzattı. "Ama kanka bayıldım. Bak ögreniyon benden bir şeyler. Sivil-Cem ha?" dedi. Kahkaha atarak bende ona beşlik çaktım ve hoca gelmeden kendimi toparladım. En sonunda hoca içeriye girdi. Ders İngilizceydi ve tek severek dinlediğim ders olabilirdi. Aslında derslerim bir eşit ağırlık öğrencisi için baya iyidir ama çalışmak için kendisini parçalayan bir öğrenci de hiçbir zaman olmamıştım. Dersi derste dinlerdim ya da hiç dinlemez sınavdan bir gün önce göz gezdirirdim.Biliyorum şu an beni öldürmek istiyorsunuz çünkü yok böyle bir dünya. Irmak hülyalı hülyalı çaprazımızda bir yere bakıyordu. Baktığı yere bakınca dünkü çocuk olduğunu gördüm. Salak yemin ediyorum gerizekalı bu kız. " Kanka tamam seviyorsun da bu kadar belli etme bari" dediğimde gözlerini devirip önüne dönmüştü. Sınıftakiler sıkılmaya başladıkları için dersi kaynatmaya çalıştılar ve başarıyorlardı da. Bizim Cem muhteşem (!) İngilizcesini göstermekten çekinmiyordu. " Hocam secret ne demek?" " Özel" dedi hoca. " Hocam kimseye söylemeyiz bakın valla" " Özel diyorum ya çocuğum" " Tamam işte biz de kimseye söylemicez hocam" " Özel çocuğum özel!" Hoca artık sinirlenmeye başlamıştı. " Hocam gören de devlet sırrı sanıcak söyleyin işte nolcak ki?" " Özel dedim ya yavrum dellendirme beni" " Öyle olsun hocam . Yazdim bunu bir kenara" dedi sahte alınmışlıkla Cem. Kendimi gülmemek için zor tutuyordum. " Tıraşı kesin lan anlatmıyom ders mers'' Hoca sinirle sınıftan çıktı ve ardından sınıf kahkahalara boğuldu. Sonunda birkaç dakika sonra zil çalmıştı. Irmak ve Melis'le hala gülüyorduk. Cem'in yanına gidip yumruk tokuşturdum ve kızarmış şirin suratına dayanamayıp yanağından öptüm. '' Oy tipe bak sincaba benziyorsun Cem! Aferin, sonunda şu ders kaynatma çabaların bir işe yaradı.'' dediğimde güldü. " Her ders kaynattığımda öpüceksen bundan sonra ders yok arkadaşlar!" dediğinde güldüm çünkü şaka yaptığını biliyordum. Cem her zaman böyle gevşek bir çocuktu ve bazen bizi sinirlendirse de onu böyle seviyorduk. Aras yanıma kaşları çatık vaziyette geldi. Ne olduğunu anlamayan bakışlarım mavi gözlerini bulurken kafamı sorarcasına iki yana salladım. " Her önüne geleni böyle şeylere öpüyorsan Mina'ya sürtük demek bence sana kalmaz." dediğinde sinirden ellerim titremeye başladı. Yüzüne attığım tokatla sınıfın sesi kesilmişti. Beni böyle bir şeyle herkesin içinde itham etmesine mi sinirlenmiştim yoksa biraz da olsa beni etkileyen çocuktan böyle korkunç bir hakaret yediğim için hayalkırıklığı mı uğramıştım? Sanırım ikisi de. Yüzüne son kez baktım ve sınıftan koşarak çıktım. Lavaboya girerken hareketlerim telaşlı, ellerim ve de gözlerim odaksızdı. Dolan ve görüş açımı bulanıklaştıran gözlerim bana ihanet ederken hıçkırıklarımı serbest bıraktım. Bana sürtük dediğine ve beni Mina ile karşılaştırdığına hala inanamazken saçlarımı sinirle geriye attım. Bu seferki bana motorunla çarpmak üzere olmandan da kötüydü Aras. Çünkü bu sefer direkt bana çarptın, beni ezdin ve geçtin ama bil ki ben de seni ezip geçeceğim. Irmak'tan Melis'le konuşurken birden sınıfta bir ses yankılandı ve herkes sustu. Baktığımda Arya'nın gözleri dolmuştu ve titriyordu. Koşarak sınıftan çıktı. Peşinden gitmedim çünkü böyle durumlarda yalnız kalmayı tercih ederdi. Arya kolay kolay bir şeye üzülmezdi, ne olmuştu acaba? Melis kalkmak için hamle yaptı ama kolunu tuttum. " Yalnız kalmaya ihtiyacı var.'' dediğimde başını salladı. O da benim gibi ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bütün sınıf Aras'a bakarken o olduğu yerde durmuş hala kapıya bakıyordu. Cem ne olduğunu görmüş olmalı ki sinirle Aras'a yürüdü. " O öyle bir lafı hak edecek ne yaptı ki lan?" deyip Aras'ı yakasından kaldırdı. Cem'i okula geldiğimizden beri ilk defa böyle görüyordum. " Ne yaptı lan söylesene" Koşarak Cem'in yanına gittim ve Aras'ın yakasından çektim. Aras'a baktığımda oldukça pişman görünüyordu. Birkaç dakika sonra içeriye Arya girdi. Cem, ben ve Melis hemen yanına gittik. " İyi misin?" diye sordu Cem.  " İyiyim , neden iyi olmayayım? " dedi gülmeye çalışarak. Mutlu olmaya çalıştığı belliydi. Bu yüzden fazla kurcalamadık. Sınıfa Coğrafya hocası girdi. Arya'nın hala pek mutlu göründüğü söylenemezdi. Bize öyle gözükmeye çalışıyordu ama bu konuyu onunla konuşacaktım. Cem ise toparlanmış ve yine dersi kaynatma peşindeydi. Sanırım bugün bize ders dinletmemek için ant içmişti. " Hocam Dubai nerde" anlık gelen soruyla hoca afalladı. Arkalardan Semih " Yurt Dışında" diye bağırınca güldük. Cem gözlerini belertti, " Lan Dubai Karadeniz bölgesinde bir yer değil miydi?" bu dediğine herkes gülerken arkalardan sınıfın inek kızı olan İrem bunu ciddiye alıp olaya atladı. " Dubayi Suriye'nin yanında bir yerlerde" dedi. Hoca anlamamıştı. Cem istediği kaynama noktasına ulaşamamış olacak ki olaya tekrardan dahil oldu. " Hocam bunlar cahil ya siz söyleyin, Dubai nerde?" Ön sıradan Buğra da Cem'e karşılık konuşmaya atladı. " Hadi lan oradan Dubai'yi Karadeniz'de sanan amip mi söylüyor bunu?'' dediğinde tekrar güldük. Hoca ise Arya'nın tabiriyle sevişen kedi köpek görmüş gibi bizi izliyordu. Gözlüğünü düzeltti. " Kim nerdeymiş yavrum" " İnekler diyoruz hocam uçuyorlarmış ya" dedi Can. Hoca da ciddi ciddi inanıp cevapladı. " O da olmuştur yavrum. Teknoloji nerelere geldi. Biz sizin yaşlarınızdayken daha ......" gerisini dinlemedim. Kimse dinlemedi. Zaten ondan sonra da zil çalmıştı. Melis'le birlikte Arya'yı zorla kantine sürükledik. Napalım oğlum kahvaltı yapmadık. Arya 'ben alırım' deyip sıraya geçti. Biz de omuz silkip oturduk. Arya'dan Sıra bana geldiğinde 3 tost ve 3 meyve suyu alıp ilerledim. Birden karşıma Aras denyosu çıkınca kaşlarımı çattım. " Arya..." o yokmuş gibi yanından geçince afallamıştı. Herhalde bağırmamı falan bekliyordu. Ama ben Arya Gürsoy idim. Biri bana yamuk yapmışsa onu hayatımdan çıkartır, bana yamuk yaptığına da pişman ederdim. Elimdekilerle masaya geçtim. Kızlar hayvan gibi yemeğe daldılar. Masadan peçete alacağım sırada peçeteliğin içindeki karabiberler dikkatimi çekti. Of. Kizlarla ayni anda söylendik. " Dokuzuncu sınıflar..."   Tostlarımızı bitirip sınıfa çıktık. Serhat Hocan'nın dersinin olduğunun bilinciyle bir yerlerimize fişek takılmış gibi merdivenleri tırmanmış ve neyse ki derse yetişmiştik. Tarih hocamız Serhat hoca her konuda gerçekten çok titiz bir hocadır. Ayrıca edebiyat yapmayı sever. Bir önceki sene öğrencilerin topladığı şikayet imzalarıyla okuldan atılmış olsa da bu sene mucizevi bir şekilde tekrardan karşımıza çıkmıştı. İçeri Serhat Hoca girince sınıfa bir ölüm sessizliği oluşmuştu. Kimse bu dersi kaynatamaz zaten cüret de edemezdi. İki yıllık lise deneyimimde bunu en acı yoldan öğrenmiştik. " Günaydın çocuklar!" "Günaydın!" dedik hep bir ağızdan. "Duyamadım!" "Günaydın" dedik tekrar daha yüksek sesle. Memnunca güldü ve elini oturun şeklinde salladı, oturduk. Herkes sıraya yaslanıp yatınca hoca herkesi zorla dik oturttu. Sanırsın askeriyedeyiz anasını satayım! " Dik oturun. Dimdik oturun. Dik oturan yorulmaz beli kambur olmaz!" Herkes dik oturmak için özel bir çaba sarfediyordu. Telefonda ve bilgisayarda oynamaktan kamburlaşmış sırtlarımıza bu darbe gerçekten çok ağır olmuştu. Hoca eline ıslak mendil alıp öğretmen masasını ve sandalyesini sildi. Sonra da aynı mendille ayakkabısını temizledikten sonra yine aynı mendille burnunu sildi. Bazıları 'ıyyy' gibi sesler çıkartırken bazıları ise gülmemek için dudaklarını dişliyordu. Ben de o dudak dişleyenler tarafındaydım. Sonra mendili çöpe attıktan sonra elini ovuşturarak üflemeye başladı. Sonra masasına yaklaştı ve çok çok nazik şekilde ceketini çıkardıktan sonra ters katlayıp bir bebek edasıyla masaya yatırdı. " Hocam niye öyle koydunuz?" diye sordu sınıfın kıvırcığı Şeyma. " Kızım! Malının kıymetini bilen ceketini ters katlar. Senin gibi baştan savma asmaz!" gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Hoca ders anlatmaya baslamıştı. Seracılık vb. şeyler anlatıyordu. " İste şu çok önemlidir. Süt+ süt ürünleri=tavuk!" Hocanın bunu demesiyle tüm sınıf kendini tutamayıp gülmeye başladı. " Hocam ineklerde yumurtluyordu zaten." dedi Buğra. Hoca yüzündeki et benini ve burnunu akıllı tahta kalemiyle kaşıdıktan sonra Buğra'ya dondu. " Yavrum sana buradan Burak Kut'un- Benimle Oynama şarkısını armağan ediyorum. Artık eve gidince Google babamızdan YouTube anamızdan açıp dinlersin." deyip dersine geri döndü. Son beş dakika hoca Türk sanat müziği açtı. Bütün sınıf kıkırdaya kıkırdaya ' Çemberimde gül oya' türküsünü dinliyorduk. " Tıraşı Keeeeeasss ! O yatcaz kalkcaz , tuttu fırlattı terliği ezdi ciğerimi çiğnedi , gengam sitiyl dinleyeceğinize açın bunları dinleyin" Sonunda zil çaldığında hepimiz Sabır şarkısını söyleyerek sınıftan çıktık. Bir sonraki ders Edebiyattı. Zaten sonra hastaneye gidecektim. Edebiyat hocası da ayrı hikayedir. Sadık Hoca. Belgesellerdeki hayvanların ezeli düşmanı olmuştur kendisi. Aras bu tenefüs yanıma gelmemişti. Tabi bu onun için daha iyiydi. Ders zili çaldığında hemen sınıfa geçtik. Hoca da hemen ardımızdan girmişti ve kızı Meryem Betül'ü de getirmiş derse. O kız tam bir iblisti ve çok pis dövüşüyordu. Daha doğrusu bizi dövüyordu. " Aferinler ve uyarılar başladı ! Yaz kızım uyarıları" İrem hemen lafa atladı. " Hocam uyarıları ben yazabilir miyim" " Yaz kızım" dedi hoca. Akıllı tahtadan test çözdürüp soruyu yapanlara sözde ' Aferin ' yapamayanlara ise ' Uyarı' verirdi. Hayır yani '+' ve '-' diye bir terimi boşa yapmamıslar. Sen neden aferin ve uyarı veriyorsun. Ayrıca diğer şikayetçi olduğum şey de aferin alınca puanını etkilemiyor. Uyarı alınca puanı etkiliyor birde ekstra olarak aileni arıyorlar. Ama ben pek takmıyordum annemleri arasa da onlar takmaz. Hoca tahtadan bir soru açtı. " Arya yap bakalım soruyu" soruyu okudum. " Cevabı söyle" "D'' ''Yanlış, cevap D olacaktı. Yaz kızım Arya'ya bir uyarı yaz.'' ''Hocam ben zaten D dedim. Diyarbakır'ın D'si olan D hani. Bilip bilmeden uyarı yazıyor bu adam da sakata geleceğiz ya?'' Son cümlemi Irmağa doğru fısıldarken hocanın gözlerinin bende olduğunun bilinciyle hocaya yapmacık bir gülümseme gönderdim. " Hocam uyarıyı silip yerine aferin yazarsanız sevinirim." dediğimde hoca sinirlendi. " Yaz kızım Arya'ya ' hocaya emir verdi' yaz" " Aaaaa hocam olmaz ki şimdi!" aslında bilerek uyarı almaya çalışıyordum. Babamı arasın da ne cevap alacak bir bakalım öyle değil mi? " Babanı arıyorum Arya. Bu hadsiz davranışlarının ve aldığın uyarıların elbet bir bedeli olacaktı." omuz silktim. " Alo? Mehmet Bey'le mi görüşüyorum?" Bir de bana sinsice sırıtıp hoparlöre aldı. Ben de piç smile yapıp ne olacağını izlemeye başladım. " Ben Mehmet Gürsoy'un asistanıyım. Ne istemiştiniz?" Hoca Gürsoy soyadını duyunca hortlak görmüş gibi olmuştu. "K-kendisiyle görüşecektim kızıyla ilgili." " Arya Hanim'a bir şey olmadığı sürece Mehmet Bey'e veremem üzgünüm" " Ama daha önemli kızı uyarı aldı!" telefondan yüzüne kapatıldığına dair sesler gelince bütün sınıf kahkahalarla gülmeye basladı. " Çocuklar çocukluk yapıyorsunuz!" Sınıf daha fazla gülmeye başlayınca hoca tabiri caizse böğürmeye başladı. " Lan olum Angus musunuz?! Armut!"Hherkes susmuştu ama hala dudaklarımızı dişliyorduk. Kızı Meryem Betül ise bize yumruğunu kaldırıp gösteriyordu. En sonunda zil çaldığında herkes kahkahasını havaya bıraktı. Hoca da sinirle sınıftan çıktı. Kızı da yumruğuyla beraber peşinden... Gülmem bitince Aras hariç sınıftakilerle vedalaşıp okuldan çıktım. Hastaneye kadar yürümeye üşendiğimden bir taksi çağırıp beklemeye başladım. Birden koluma birinin dokunmasıyla kolumu hızla çektim. Arkamı döndüğümde karşımda Aras duruyordu. Derin birer pişmanlığa ev sahipliği yapan mavi gözlerine bakmamaya çalıştım. Yumuşamak şu an yapmak istediğim son şeydi çünkü. " Arya bak ben üzgünüm tamam mı? Birden ağzımdan çıktı, gerçekten öyle bir şey söylemek istememiştim. Beni böyle bir insan olarak bilmeni istemiyorum." " Kafama takmıyorum " dedim omuz silkip. " Yani küs değiliz?" dedi umutla. Tabiki de bu kadar çabuk affetmeyecektim. " Hayır sadece benim için değersiz olanların dediklerini aklımda çok kurcalamam. Benim için sadece bir yabancısın sonuçta öyle değil mi?" Onu afallamış yüz ifadesiyle orada bırakıp beni bekleyen taksiye bindim. Başımı cama yaslayıp düşünerek duygulu anlar yaşamak ve arkadaki fon müziğiyle dışarıyı izlemek isterdim ama maalesef biz filmde değiliz. Kafam sürekli şu lanet cama çarpıyordu . Taksi şoförü tip tip bana bakıyordu. Sonunda hastaneye vardığımızda adama parayı uzatıp taksiden indim ve telaşsız adımlarla hastaneye girdim.  Sıramı alıp kan verme odasından adımın seslenilmesini beklerken telefondaki birkaç mesajı okudum ve yanıtladım. Sonunda çağrıldım ve iğrenin kolumdan çıkmasını bekledim. Eli ağır olan hemşireye ters ters öldürücü bakışlarımdan attıktan sonra bana uzattığı içi kanımla dolu olan tüpü laboratuvara götürmek üzere avuçladım.  Laboratuvardaki işim bittiğinde koridordan geçerken çıkan seslerle tekrar arkama döndüm. Bir sürü hemşire bir hasta odasının önünde toplanmış içeri girmeye çalışıyorlardı. " Hanımefendi lütfen işimizi yapmamıza izin verin artık" diğerleri de benzer şeyler söylüyorlardı. Yavaşça o kapıya gittim. Hemşirelere döndüm. "Ben hallederim. Siz gidin de kadın başını dinlesin biraz." dedim ve hemşirenin elinden ilaçları alıp şaşkın bakışlarına aldırmadan odaya girdim. Annem yaşlarında bir kadın sandalyeye oturmuş pencereden dışarıya bakıyordu. " Merhaba " diyerek içeri girdim. Kadın yüzüme bile bakmamıştı. Yanındaki kağıda bir şeyler yazıp bana uzattı. "Eğer bana hemşirelik yapmaya geldiysen, buna ihtiyacım yok." Gülümseyerek kağıdı masaya koydum. ''Aslında... Ben biraz dertleşmek için geldim" dediğimde dikkatini çekmiştim sanırım. Kağıda bir şeyler yazıp uzattı. "Sırf bana ilaçlarımı içirmek için bahaneler üretmene gerek yok. Genç kızsın, git eğlen. Benimle neden uğraşıyorsun?" dudaklarımı büzdüm. " Aslında biliyor musunuz? Şu ilaçları koy verin gitsin." dediğimde kaşlarını çatıp en sonunda bana dönme gereği duydu. Beni süzdü. Kağıda tekrar bir şey yazıp verdi. "Hemşire ya da asistan değilsin. Öğrenci misin?" Evet! Yumuşamıştı. Gülümsedim. " Evet . Ben de dertleşecek birilerini arıyordum. Şansıma sizi buldum" dediğimde hafif gülümsediğini görür gibi olmuştum. "Senin bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?" "Yapılması gereken aşılar vardı, onlar yapıldı. Adınız nedir?" dedim. '' Sevil benim adım. Ya seninki?'' diye yazdığında gülümsedim. " Ben de Arya. Memnun oldum Sevil Hanım." dediğimde artık o da gülümsüyordu. ''Çok güzel bir ismin var.'' " Sizinki kadar hoş değil " dediğimde kıkırdadı. Sevil Teyze ile okul çıkış saatine kadar sohbet etmiş ve gülüşmüştük. Ona ailemle olan sorunlarını anlatmıştım. Hatta Aras'ın bugün bana sürtük dediğini bile anlatmıştım. Tabi adını söylemeden.  Beni kızı gibi sevdiğini ve sık sık ziyaretlerine gelmemi söylemişti. Tabi Arasa da baya sövmüştü arada gözümden kaçmamıştı ve zevkten dört köşe olmuştum. Bir tane de benim yaşlarımda oğlu olduğunu söylemiş ve küçükken yaptığı yaramazlıkları anlatmıştı. Baya gülmüştük. Onu ilaçlarını içmeye ikna bile etmiştim. Hemşireler bana bir yığın teşekkür etmişti. Ayrıca bana sürekli 'nasıl onunla konuştun?' gibi sorular sormuşlardı. Simdi ise hastaneden çıkmış, sokakta yağan yağmurla sırılsıklam bir şekilde yürüyordum. Adımlarımı hızlandırırken birine öküz gibi çarptığımda ikimiz de yere yapışmıştık. " Ben gerçekten çok üzgünüm.'' Kafamı kaldırdığımda karşımda Aras ayısı vardı. Yüzümü buruşturdum. " Düzeltiyorum,  üzgün değilim." Yerden kalktım. Üstüm başım toz toprak olmuştu. Aras salağı ise beni takmayıp yürümeye devam etti. Hıh! Çok da umrumdaydı. Bende takmayıp (!) hızlı adımlarla eve yürüdüm . 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE