Yıllar Sonra...
"Violetta, şurada oturan adam... Sabahtan beri sana bakıyor. Gözlerini ayıramadı senden." Masayı toplamaya daldığım gibi kulağım dibinde konuşan arkadaşımın sesiyle başımı kaldırdım.
Başımı kaldırmamla onun keskin çakır gözleriyle buluşmam bir olmuştu. Boğazımda bir mayın tarlasıydı gözleri, her attığı bakış içimi patlatıyordu. Elimdeki tabaklar düşecek gibi olduğunda Ari hemen yardımıma koştu.
Ari, en yakın ve tek arkadaşım.
Bu koca dünyada beni yalnız bırakmayan tek insan o.
Ailem bile beni ölüme terk etmişken o da beni yalnızlığa sürüklemişken elimi bırakmayan tek dostumdu. Onunla her şeyimi paylaşırdım, kanımı canımı bilirdi ama tek bir sırrımı bilmezdi. Birini bile söylersen o sır olmazmış derler. Ben de bu yüzden içimde yaşatıyorum onu.
Onu.
Santo.
Benim yüreğimin sahibi.
Ama yaralayan sahibi.
Yutkunarak başımı çevirirken tepsiyi Ari'nin elinden aldım. "İlgilenmiyorum." Masayı topladıktan sonra beraber mutfağa geçerken Ari de peşimden gelmişti. "Ne oldu birden? Anlamadım?"
"Bir şey olduğu yok," dedim tabakları bulaşıkçıya verirken. Seri İtalyancamla konuşmaya devam ettim ama ona bakmıyordum. "Sen söyledin ben de ilgilenmiyorum dedim." Ari şüpheci bakışlarıyla kalçasını tezgaha yaslarken kollarını göğsünde topladı. "Kör olduğunu biliyordum da bu kadarını beklemiyordum. Kızım adam tam bir Zeus. Yunan tanrılarından daha yunan tanrısı!"
"İlgilenmiyorum dedim Ari!"
"Ama o seninle ilgileniyor!" Bir süre duraksadı. "Peşinde olan adamlar, birdenbire modaevinden aldığın teklif hatta okulundan gelen kabul. Bu işte bir parmağı var mıdır acaba?" Tabak elimde kalırken bezi sıktım avucumun içinde. Gerçekten böyle bir şey yapmış olabilir miydi?
Yokluğu bile hayatıma çomak sokmaya devam etmişti öyle mi?
Dişlerimi sıktım. Ağzımı açmış cevap verecekken, mutfak kapısı açıldı. Brando'ydu gelen. Direkt beni buldu gözleri. "Violetta, 7 numaralı masa seni istiyor. Özellikle." dediğinde 7 sayısından artık nefret ediyordum.
Sırf o var diye.
Ari imâyla bana dönerken sırıttı. "Al gördün mü?"
Onun aksine ben oldukça surat asarken elimdeki beze ellerimi sildim ve hışımla tezgaha atarak üzerimdeki garson elbisesini düzelttim. Buraya bile alınmamın nedeni oysa direkt istifa edecektim.
Ah.
Aptallık bende.
Tabii ki oydu!
Mutfaktan çıkıp ona doğru adımlarken köşedeki büyük yuvarlak masada oturduğunu gördüm. Purosunu tüttürüyordu. Sigara içmezdi sadece ona özel yapılan puroyu getirttirirdi Meksika'dan. Eh Sicilya kartelin başındaki adamlardan pardon adam mı dedim? Kartelin kralı olunca böyle oluyordu.
Tüm dünya sana hükmediyordu.
Yutkunsam boğazımdaki acı kalbimdeki sıkışma geçer sandım ama geçmedi. Ellerimdeki terleme devam ediyor üzerime sürsem bile azalmıyordu. Turuncuya çalan kızıl saçlarımı geriye atarken yarım toplamama rağmen saçlarımın yanlardan firar ettiğini o an fark ettim. Elimle yüzümü yelpazelemek istedim.
Terlemiştim.
Masaya geldiğimde direkt garson formasının cebindeki not kağıdını çıkarıp önüne koydum. Asla gözlerimi gözlerine değdirmiyordum. "Hesabınız."
Yayvan bir şekilde oturmaya devam etti. Purosu diğer elinde tüterken dumanı bana gelmesin diye geride tutuyordu. Purosuna kaydı bakışlarım, ardından tuttuğu eline. Beyaz gömlek giymişti ilginç bir şekilde. Onunla beraberken siyahtan başka renk bilmediğini sanırdım. Daha da tuhaf olanı...
Kol düğmeleri vardı gömleğin.
S ve V.
Bakışlarımı hızla kaçırırken, ona yine bakmadan arkaya baktım. Duvardaki sigara içilemez uyarı tabelasıyla göz göze gelince istemsizce güldüm. Cezası da 60 bin Euro'ydu. Ah ah. Onlar Santo Gianni'yi biliyorlar mıydı acaba?
"Ben hesabımı istemedim." diye aniden konuştuğunda sesi midemin kaynamasına neden oldu.
"Neyi istediniz?" dedim hızla. Uzatmak da istemiyordum. Bu yüzden ona bakmıyordum hâlen.
"Seni istedim." Aslında bu doğruydu. Beni istemişti.
"Beni istediğinizi biliyorum," dedim lafı dolandırarak. Neyi kastettiğini çok iyi anlamıştım ama yine de bakmayacaktım işte. Kafedeki uğultu kulaklarıma dolarken dışarıda oturan bir grup gencin kahkaha seslerini duyabiliyordum. "Geldim, hesabınızı da getirdim."
Masaya doğru eğildiğini hissettim. "Ben sadece seni istedim," derken dili seni kelimesine vurgu yapmıştı. Parmaklarımı sıktım.
"Gözlerime bakmamakta ısrarcı mısın?"
"Hesabı ödeyecek misiniz artık?!" Onunla muhattap olmak istemediğimi biliyor inatla buraya gelip sevmediği halde hatta dokunmayıp içmediği halde çay kahve siparişi veriyordu. Bu durumdan sıkılmaya başlamıştım.
Geriye yaslandı. Purosunu hâlen uzakta tutuyordu. Eriyor, külü yere düşüyordu. "Öderiz. Acelesi yok." Gözlerimi devirip bakışlarımı dışarıya çevirirken birden yerinden kalktı ve bana yaklaşıp dibime girdiğini hissettiğimde hızla geri adımladım. "O güzel gözlerin bana kavuşuncaya dek, burada duracağım Viole."
Eli çenemi tutup kavrarken aniden kafamı çektim ondan.
Sinirlenip hesabı koyduğum gibi aldım. "O zaman daha çok beklersiniz..." Gözlerim onun gözleri dışında her yerdeydi. "Santo Gianni!"
Bu kez sinirlenme sırası ondaydı.
Dudaklarımın bir tarafı kıvrıldı. Gözlerini benden alamadığını biliyordum. "Görelim bakalım, duruyor musun durmuyor musun?"
"Benimle oynama."
Sinirle güldüm. "Seninle öyle bir oynarım ki..."
"Viole..."
"Hodri meydan."
Arkamı dönüp giderken sinirle mutfağa girip önlüğümü çıkardım, tezgaha atarak kenarda duran mont ile çantamı alıp arka kapıya ilerledim. Ari peşimden gelirken beni durdurdu. "Vi! Ne oldu? Nereye gidiyorsun?"
"Eve gidiyorum, başım ağrıyor."
"Mekan tıklım tıklım kızım, patron sorarsa ne diyeceğiz?"
"Ölüyormuş ağrıdan de, gebermek üzereymiş de. De bir şeyler anladın mı?" Ari bu hallerime şaşırırken, "Konuşuruz evde." deyip kapıdan çıktım. Arkamdan şaşkın şakın bakışlar attığının farkındaydım ama her şey o kadar tazzeydi ki... Duygularımı, kalbimi yönetemiyordum. Elimi bastırdım göğsüme.
Bu hiç iyi olmamıştı.
Yıllar sonra onu o halde görmek...
Eskisinden daha güçlü, daha sert ve daha yakışıklı...
"Bensizlik yaramış desene," deyip buna ayrı sinirlenirken atkımı bir hışım boynuma doladım sokakta yürürken. Bisikletimle gidebilirdim ama yürümek istiyordum. Kışın rüzgarı insanın nefesini keserdi ama o kadar sıcak hissediyordum ki kendimi rüzgar içime kadar çarpsın istiyordum.
Tabii bunun ucunda hasta olmak vardı.
Köşeyi dönerek diğer kaldırıma çıkarken birden siyah bir minibüs önümü keserek durdu. "Ne oluyor ya?" dememe kalmadan iki bodyguard adam tarafından zorla bindirildim. Etrafımda kimse olmadığından ne sesimi ne de çırpınışlarımı duyan vardı.
Kapı kapandı ve...
Santo karşımda bacak üstüne bacak atmış ve geriye doğru yaslanmış vaziyette oturuyordu. Üzerinde beyaz gömlek ve jilet pahalı olduğunu gösteren parlaklıkla takım elbisesi siyah upuzun kabanı ve ona yıllar önce aldığım siyah uzun atkısı duruyordu. Bakışlarım atkıda kalakaldı. O da fark etmiş gibi dokunarak düzeltirken yutkundum. Bakışlarımı çektim oradan.
Bir dirseği kenara yaslı iki parmağı dudakların ucundaydı. Artık kulağın arasında biten kuzgun siyah esmer saçları yoktu. Neredeyse üç numaraydı ve sağ kaşında belirgin bir iz vardı. Nasıl oldu bu diye öyle sormak istiyordum ki içim içimi kemiriyordu.
"Sonunda gözlerime baktın." Sesi... Midemin kaynamasını neden oluyordu.
Hızla kaçırdım. "Bakmadım. Sen zorla baktırdın... Aynı zorla kaçırdığın gibi!"
"Yapma Viole." Doğruldu. Dirseklerini dizlerine koyarak bana doğru yaklaştı ancak ben koltuğun ucunda bi hayli ondan uzaktaydım. "Böyle acıtamazsın canımı."
Gülümsedim. "Öyle bir derdim yok."
"Neden bakmıyorsun?"
"Neden bakmam bu kadar önemli?"
"Çünkü hala o musun, sevdiğim kadın o eski Vi misin bilmek istiyorum."
Hızla döndüm bu kez yaklaşan taraf ben oldum. "Bak o zaman. Bak!" diye sesim yükseldiğinde arkada bir cam açıldı. Santo gözlerini benden ayırmadan elini kaldırdı ve cam yeniden kapandı.
"O eski Vi yok." Her kelimeye vurgu yaparak söylediğimde gözleri kısıldı. "Ben öyle görmüyorum ama."
"Nasıl görmek istersen gör." Geri çekildim. Benim oturduğum sokağı geçiyorduk. "İnicem ben burada."
"İnemezsin."
Çatık kaşlarımla yeniden döndüm ona. "Ne demek inemezsin ya? Eşkıya mısın sen? Haa pardon bir an unutmuşum senin bir kartel kralı olduğunu! Mafyasın ya sen!"
"İnemezsin Viole. Benimle Meksika'ya geliyorsun!"
"Hah!" Sinirle güldüm. "Oldu canım başka?! Seninle evlenip çocuk da yapayım mı?"
Dalga geçen tavrıma aldırış etmeden geriye yaslanarak beni izlemeye devam etti. "Santo aç şu kapıyı." Adını söylediğimden olsa gerek güldü ama çok kısa bir andı.
"Aç dedim inicem!"
"Biz hala evliyiz bu arada."
Durdum. "Ne saçmalıyorsun sen? Biz seneler önce senin imzaladığın bşanma belgeleriyle bitirdik bu evliliği ne anlatıyorsun!" Agresif ve yükselen sesimi umursamadan ceketinin iç cebinden bir kağıt çıkardı bana uzattı. "Ben o imzayı hiç atmadım Viole. Yani biz hala evliyiz." Bu kadar emin duruşu beni şüpheye düşürürken hızla kağıda atıldım ve katları açtım.
Gerçekten de hala evliydik.
5 Yıl, 3 aydır.
Yani Roma'da evlendiğimiz tarihten beri.
"Ama... ama bu," Ona baktım kağıdı halen tutarken. "İmkansız. Sen imzaladın."
Derin bir iç çekti cama dönüp ardından bana dönerken. "Kafandaki her sorunun bir cevabı var. İtalya'da yaşadıklarımızın hepsinin bir sebebi var. Artık bundan sonra yalan yok, sır yok."
"Öyle mi kocacım?" Kocacım demem bakışlarını değiştirirken bunda sahici olmadığımı biliyordu. "Bu benim için hiç bir şeyi değiştirmez." Kağıdı parça pinçik yapıp havaya attım. Ağır çekimde birbirimizi izlerken uzun bir süre sessizdik.
Durduğumuz yer havalimanıydı.
Kapı açıldığında önce inen Santo'ydu. Durup üstünü düzeltti ardından elini bana doğru uzattı. "Hadi."
"Seni istemeyen bir kadını zorla alıkoyacak mısın yani?"
Bir müddet gözlerime baktı. "Ben karşımda beni istemeyen bir kadın görmüyorum." Yutkundum. Kollarım hala bağlıydı. "Aksine bana koşarak sarılmak isteyen bir kadın var karşımda."
Başımı çevirdim. Hiç cevap vermeyecektim.
"Geliyor musun gelmiyor musun?" diye tehlikeli ses tonuyla sorduğunda bunun soru olmadığının bilincindeydim.
Birden havalanıp arabadan çıkarılırken Santo beni omuzlamış götürüyordu. Ama havalimanın içine değil, piste. "Ne?" Hala çırpınışlarım sürerken bağırıyordum da. "Bu ne şimdi?"
"Özel jetim. Saatlerce tıkış tıkış uçakta gidemezdik öyle değil mi karıcım?" deyip bana atıf yaparken sertçe sırtına vurduğumda inleyerek elmi ovaladım. Canım yanmıştı. Hayvan gibi kasları sertleşmişti. Spor mu yapıyordu ne yapıyordu bu adam? "Vurma. Canın yanmasın."
"Sana ne benim canımdan?" dedim sinirle.
Güldü.
Uçağa binmemizin üstünden dakikalar geçerken varmamıza daha saatler vardı. Normal uçuş süresinden daha erken varacaktık ama bu gram umrumda değildi.
Aynı, şu an mini etek giymiş seksi gözüken bir hostesin ona içki servisi yapması gibi.
Sinirden içim içimi yiyordu.
Santo ona bakmıyordu bile ama yine de sinirliydim. Kadın bayağı bir süzdükten sonra İtalyanca, "Başka bir ihtiyacınız var mı Bay Gianni?" Santo anlık ona baktı ardından yok dercesine başını sallarken kadın poposunu kıvırta kıvırta gitti.
Kadının arkasından bi hayli bakmış olmalıyım ki Santo'nun dikkatini çekmişti bu durum.
"Bir beğendin sanki?" diye imayla beni kışkırtırken sinirle önüme döndü ona bakış atarak. "Ne beğenicem! Al başına çal..." Kahkaha attı. Uzun zaman sonra kahkahasını duymak kalbimi gümletse de tepki vermedim, hiç bakmadım ondan yana. Yutkundum sadece.
Yolculuk sessizce sürerken bir ara mayışıp uyuyakalmıştım. Bunu üzerime bırakılmış onun kokusuyla sarmalanmış ceketten anlamıştım. Koltuğu boştu. Neredeydi bilmiyordum.
İstemsizce ceketi tutup bakarken yavaşça burnuma götürdüm ve bir çiçeği koklar gibi kokladım. Tanrım!
Gözlerim doldu.
Ne çok özlemişim...
Boğazım düğüm düğüm oldu.
Ben Santo'yu özlemiştim.
Bu gerçek yüzüme çarparken gözlerimi hızla sildim. Gelmesi an meselsiydi. Ardından ceketi alıp koltuğuna attım. Buruşuk halde duran cekete içim yanarak baktım.
Böyle mi olacaktı?
Nasıl affedecektim onu. Nasıl geçecekti kırgınlığım?
"Acısız olsun." Santo'nun son cümlesini duyarken yemek siparişi verdiğini anlamıştım.
"Uyanmışsın." Ona bakmadım ama ben onu görebiliyordum. Ayakta bir müddet bana bakıp yerine geçti. Ceketi gördüğüne emindim, naptı bilmiyordum. "Birazdan yemeklerimiz gelecek. Acıkmışsındır." Eline tablet aldığını gördüm.
Yine cevap vermedim.
"Burroto var. Sen seversin." Kafamı iyice cama çevirdim gözlerimin dolduğunu görmesin diye. Ve yine cevap vermedim.
"Konuşmayacak mısın," birtakım sesler duydum. "Sen nasıl istersen." Ondan tarafa baktığımda onunla göz göze geldim. İşi gücü bırakmış beni seyredecekti öyle mi?
"Ne bakıyorsun?"
"Sen kendi manzaranı izle, ben de kendi manzaramı." Durdum. Bakışmamız uzarken geri çekilen taraf ben oldum. Üzgünüm ama taviz vermeyecektim kendimden.
Yemekler de geldikten sonra yeniden uyuyakalmıştım ta ki pilotun anonsunu duyana kadar. Uçak inişe geçti. Piste indiğinde her şey hazırdı. Santo önden benim inmem için eliyle işaret yaparken yürümeye başladım. Sabaha karşı saat dörde geliyor olmalıydı ve keskin bir soğuk vardı. Normalde Meksika'nın sıcak olacağını düşünüyordum.
"Üşüme." diyerek ceketini omuzlarıma bıraktı. Neydi? Taviz vermeyecektim.
İterek eline düşmesini sağladım. "O bir kere olur." dedim istemediğimi çok net belirterek.
O ise bunu umursamadan ceketini yeniden omuzlarıma bu kez bastırarak giydirdi ama ellerini de çekmedi omzumdan. "Bu saatler serin olur." Yüzlerimiz arasında bir nefes kadar boşluk vardı. Önce dudaklarımıza sonra gözlerimize bakarken birbirimize dalmış gibiydik. Saçlarım dalgalı olmasına rağmen kestirdiğim kahküller yüzünden gözlerime batıyordu. Onları geriye atma bahanesiyle uzaklaşırken merdiveni inmeye başladım.
O da peşimden gelirken ileride duran büyük limuzine baktım. Bir adam ise siyah takım elbisesi içinde ayakta bizi bekliyordu. "Bay Gianni, Bayan Gianni," diyerek selam verdi. "Hoş geldiniz efendim." diyerek kapıyı açtı. Omzumun üstünden ona döndüm. Bana bakıyordu. Tereddütümü fark etmişti.
Gözlerini yumup açtı.
İkiletmeden bindim.
Çok geçmeden büyük bir villanın saray demek daha doğru olurdu ama neyse durduğumuzda yine ilk inen ben oldum. Ardından Santo da inerken arkamızda gelen araba konvoyu da dikkatimden kaçmamıştı. Kapının girişine baktım. Bir sürü hizmetli kadın erkek sıraya dizilmiş bize bakıyorlardı. Onları önünde duran orta yaşların üzerinde olan bir adam ise ellerini önünde bağlamış halde bekliyordu. Etrafı inceleyecektim ki Santo'nun sesiyle beraber nefesini hissetmem bir oldu. "Yeni evine hoş geldin."