Acıdan nefesin kesildiği zamanlarda öyle bir bilinmezlikle karşılaşıyorsun ki görünmez eller tarafından boğuluyorsun sanıyorsun. Hapsolduğun yerde çırpınıyorsun tutunmak için. Ama tutunamıyorsun. Çünkü zaten ait olduğumuz yer tam da burası. Dip. Sızlanmayı bırakmak gerek.
...
Kapı kolunu kavrayıp sıkıca kendime doğru çektim. Fakat kilit sıkışmıştı, açılmıyordu
"Sıkışmış."diye mırıldandım. Daha sonra kapının açılmayacağını anlayarak geri çekildim. Ben geri çekilirken yeniden Merih kapıyı zorlamaya çalıştı. Merih kapıyı zorlarken ara ara acıyla yüzünü buruşturduğunu gördüm.
"Kapıyı zorlayarak yalnızca kendine zarar veriyorsun."diye mırıldandım. Merih bana sert bir şekilde bakarken. Her an sarılı olan taze yarısı açılıp kanayabilirdi.
"Her şey hakkında bir bilgin var madem, kapıyı nasıl açacaksın kırarak mı?"diye sordu öfkeli sesiyle.
"Aslında bunu yapmak senin görevin, fakat bünyen şu an için buna hazır değil."diye cevap verdim. Daha sonra yeniden yanına yaklaşarak" Olcay yada egemeni arar bizi buradan çıkarmalarını söyleriz."diye açıkladım. Merih yeniden öfkeyle bana baktığında bir adım geriledim.
"Onlarla haberleşecek bir aletin var mı? Yoksa mektup yazıp güvercinle mi yollamayı düşünüyorsun?"diye sordu.
"Nasıl yani yanında cep telefonun yok mu?"diye sordum tedirgin ve şaşkın bir şekilde.
"Var ama ben hobi olsun diye uğraşmak istedim."diyerek umursamaz bir şekilde bana baktı. Aklı sıra benimle dalga geçiyordu. Ben sıkıntıyla nefes verirken dayanamayıp yerde ki yuvarlak halının üzerine oturdum. Merih'te kapının açılmayacağını anlayarak tam karşımda oturdu. Kapıyla uğraşmaktan yüzü ter içinde kalmıştı. Yorulmuş ve bitkin gözüküyordu, aslında burada kapalı kalmamızın tek sebebi oydu.
"Bu kapı her zaman böyle miydi?"diye sordum yalın çıkan sesimle.
"Evet, bu yüzden burayı pek kullanmayız."diye yanıt verdi derin nefes alarak. Merih'in eli tişörtüne gittiğinde tişörtünün ucunu sıyırarak yarasına dokundu. Merih kapıyı fazla zorlamış olacak ki düşündüğüm gibi yarası açılmış beyaz renginde ki sargı bezi kırmızı kana bulanmıştı. Olcay ve egemen çıkmadan önce"Bizim deli sana emanet."demişti. Onlar yokken Merih'e yardımcı olmak için bana güvenmişlerdi.
Üzerimde hissettiğim sorumluluktan dolayı ayağa kalkarak banyoda ki çekmeceleri karıştırmaya başladım. Merih'in bana olan garip bakışlarını üzerimde hissetsem de aldırmayıp elime gelen makası ve beyaz sargı bezini alıp Merih'in yanına oturdum. Merih aklımdan ne geçtiğini anlamış olacak ki anında kaşlarını çatmıştı.
"İstemiyorum, egemen gelince halleder."diye karşı çıktı.
"Egemen gelene kadar senden ben sorumluyum. Şimdi tişörtünü sıyır."diye mırıldandım. Merih her ne kadar karşı çıksa da inadıma dayanamayıp tişörtünü sıyırdı. Merih'in karın kasları etrafa görsel bir şölen saçarken bunu görmezden gelip kana bulanmış olan sargı bezini çıkarıp yerine yenisini sardım.
Bakışlarım Merih'e kaydığında kahverengi gözleriyle karşılaştım. Her zaman ki ifadesizliği ile bakıyordu. Daha sonra geri çekilerek Merih'ten uzaklaştım.
"Neden az önce öyle davrandın mehraya? Kız seni merak ettiği için gelmişti."diye mırıldandım başımı öne eğerken. Merih'in soğuk bakışlarını üzerimde hissetsem de ona doğru bakmadım.
"Kime nasıl davranacağımı sen mi sorgulayacaksın?"diye sordu soğuk sesiyle.
"Hayır, ama alttan alabilirdin."diye cevap verdim.
"Ne onu, ne de beni tanımıyorsun."diye tersledi. Doğru onu tam anlamıyla tanımıyordum ama hareketleri, sözleri, davranışları az da olsa onun hakkında fikir sahibi olmama yardımcı olmuştu.
"Kaç kişi seni tanıyor? Gerçekten tanımaktan bahsediyorum. En sevdiğin renk,kitap veya müzik; bunların dışında. Kaç kişi aklının derinliklerinde neyin gizlendiğini biliyor. Kaç kişi ruhunu neyin ve niçin büyülediğini biliyor? Kim ihtiraslarını,korkularını, arzularını biliyor?"diye sordum kendime hakim olamayarak. Merih sustu yalnızca yüzümü inceledi.
"Ben söyleyeyim mi? Belki de Olcay ve egemen dışında kimse seni tam anlamıyla tanımıyor, neden biliyor musun? Çünkü sen kimsenin seni tanımasına izin vermiyorsun."diye devam ettim. Daha sonra derin bir nefes alarak "Hiçbir sarsıntıyı umursamıyor, hiçbir çarpışmayı önemsemiyorsun. Çünkü içinde yıkılacak bir şey kalmamış."diye ekledim.
Ben içimden gelen her şeyi söylemenin rahatlığıyla yutkunurken Merih'in bakışlarını üzerimde hissettim.
"Yanılıyorsun yabancı kız çocuğu, Her gün içini korkusuzca doldurup, geçmişime sıkmaya korktuğum bir silahım var. Ve senin sandığın kadar hiç bir şeyi önemseyen biri de değilim. Aksine her şeyi o kadar çok önemsiyorum ki bu yüzden bugün böyle biriyim."kullandığı ses tonu o kadar kararlı ve netti ki her kurduğu cümlenin altından bir anlam çıkarmam gerekiyormuş gibi hissettim.
Merih'e geri cevap verecek hiç bir sözüm kalmamıştı, son sözü yine o söylemişti.
Yalnız takıldığım bir nokta vardı."Her gün içini korkusuzca doldurup geçmişime sıkmaya korktuğum bir silahım var."demişti. Ne kast etmişti? Herkesin anlatmaktan çekindiği o geçmişin ne olduğunu öğrenmeye kararlıydım.
O her ne kadar izin vermese de onu tanıyacaktım, ve bunu da tek başıma yapacak kimseden yardım almayacaktım.
Aradan iki saat geçmişti ve neredeyse hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ayağa kalkıp etrafta ışığı yakmak için göz gezidirirken Merih'in sesini duydum.
"Işık yalnızca dışarıdan açılabilir."diye mırıldandı. Sesi o kadar yorgun ve bitkin geliyordu ki ister istemez iyi olduğunu kontrol etmek için yanına yaklaştım.
Dışarıdan yansıyan ışık kadar görebiliyordum yüzünü. Ve alnı ter içinde kalmıştı. Havanın sıcaklığı iyiydi ama neden terliyordu ki ?
"Terliyorsun, iyi misin?"diye sordum.
"İyiyim."diye fısıldadı. Fakat yalan söylüyordu sesinden bile ne kadar kötü olduğu anlaşılıyordu.
"İyi değilsin, ateşin-"devamını getirmeyip elimi alnına götüreceğim sırada bileğimi yakaladı ve beni engelledi.
"İyiyim dedim."diye tekrarladı, fakat iyi olmadığını anlamak için ayrı bir çaba sarf etmeme gerek yoktu.
"Değilsin, ateşin var bundan 3 saat önce öğle yemeğini yemeyip ilacını içmen gerekiyordu."diye açıkladım. Daha sonra yanlış bir şey söylemiş gibi hissedip"Yani egemenin bana verdiği kağıtta öyle yazıyordu."diye ekledim.
Ayağa kalkarak havlu dolabını açıp bir havlu çıkararak makasla ortadan ikiye ayırdım, daha sonra havlunun bir parçasını soğuk suyun altından geçirerek ıslattım. Havlunun yeterince ıslandığından emin olup Merih'in yanına döndüm.
Merih gözlerini açmakta zorlansa da güçlü durmaya çalışıyordu. Islattığım soğuk havlu parçasını alnına doğru götürdüğümde irkilerek bana baktı. Ama hiç bir söylemedi, belkide konuşacak gücü bulamamıştı bilmiyorum. Dakikalarca aynı işlevi tekrarladım fakat ateşini düşürmeyi başaramadım. İlacını içmesi gerekiyordu fakat içeride sıkışıp kaldığımız için elimden daha fazlası gelmiyordu.
Ateşinin düşmeyeceğini anlayarak onu ayağa kaldırdım. Merih bana ne yaptığımı sorar gibi baksa da karşı çıkmadı, çünkü ayakta bile benim sayemde duruyordu.
"Bak, soğuk suyun tüm vücuduna yayılması gerekiyor, ateşin ancak o zaman düşer."diye açıklamada bulundum. Daha sonra duş kabinin içine girerek soğuk suyu açtım.
Su fıskiyeden akmaya başlarken Merih'in yanına gidip onu duş kabininin içine girmesini sağladım. Merih benim desteğimle kabinin içine girerken soğuk suyun tüm bedenini ele geçirdiğini fark ettim. Tüm kıyafetleri ıslanmış giydiği tişörtü tüm bedenini kaplayacak şekilde sarmıştı.
Ben Merih'e arkamı dönmüş buradan çıkmak için çözüm yolu ararken kabinden gelen gürültüyle hemen geri döndüm. Merih duvarı yaslanmış bir şekilde gözlerini kapatmıştı. Büyük bir tedirginlikle Merih'in yanına çökmüş onunla aynı pozisyona gelmiştim. Bakışlarım Merih'i bulurken soğuk su dalgası içimin titremesine sebep olmuştu. Avuç içlerimle Merih'in alnını kontrol ederken derin bir nefes aldım.
Şimdi daha iyiydi vücut ısısı. Suyu kapatıp Merih'i kabinden çıkarırken kuru bir havlu alıp ona verdim. Merih önce bana daha sonra verdiğim havluya baktı daha sonra kaşlarını çatarak verdiğim havluyla yüzünü daha sonra da saçlarını kurutmuştu.
"Neden bana yardım ediyorsun? Eminim benim nasıl bir karaktere sahip olduğumu öğrendiğinde aynı davranışta bulunmayacaksın."diye itiraf etti. Bakışlarım Merih'i bulduğunda kendine az da olsa geldiğini fark ettim.
"Ben senin aksine kimsenin karakterine göre iyi yada kötü davranmıyorum. Yardıma ihtiyacı olan herkese yardım edebilirim bunun için nasıl bir karaktere sahip olduğunun pek bir önemi yok."diye cevap verdim.
"Bir katile bile mi?"diye sorduğunda şaşkın bir ifadeyle Merih'e baktım. Ne demek istiyordu? O birini mi öldürmüştü?
"Bakma öyle, öylesine sorulmuş bir soruydu."diye devam eden Merih'le derin bir oh çektim. Daha sonra toparlanarak tekrar Merih'e doğru döndüm.
"Katil tipi yok sende, daha çok umursamaz kendini beğenmiş bir serseri tipi var."diye itiraf ettiğimde kahverengi olan irislerini bana odakladı, daha sonra dudağı hafif bir tebessümle aralandı.
Bir dakika dudağı hafif bir tebessümle mi kıvrıldı demiştim? Pür dikkat Merih'in yüzünü incelediğimde az önce gördüğüm o tebessümden eser kalmadığını gördüm.
Sanırım etraf karanlığa gömüldüğü için ayakta hayal görüyordum.
"Daha iyi misin?"diye sordum konuyu değiştirerek.
"Şu soruyu daha kaç defa soracaksın? İyiyim diye cevap verdiğimi hatırlıyorum."diye umursamaz bir şekilde konuştuğun da ister istemez kaşlarımı çattım.
"Tekrar eski kaba haline döndüğüne göre iyisin."diye mırıldandım öfkeli çıkan sesimle. Merih umursamazca tekrar önüne döndü. Fakat beklemediğim bir şekilde ayağa kalkıp havlu dolabından bir fener çıkardı.
Fener sayesinde etraf aydınlanırken Merih feneri bana doğru uzattı daha sonra dolabı karıştırarak bir şeyler aramaya koyuldu.
Ben ne aradığını merak ederken havlu dolabının içinden bıçak tarzında bir şey çıkarıp bana doğru döndü. Merih bıçakla bana doğru ilerlerken bir an refleksle ayağa kalkıp geriye doğru yürüdüm.
Merih elinde ki bıçak tarzı aletle yanıma yaklaşırken korkmuş bir kız çocuğu gibi ona baktım. Kaçacak yerim kalmayıp sırtım duvarla birleşirken Merih'te tam önümde duruyordu. Ben korkuyla gözlerimi kapatırken Merih ani bir şekilde elimde ki feneri aldı.
"Ne sandın? Seni öldüreceğimi falan mı?"diye sordu kaşlarını çatarken.
"Ha-hayır, sadece bir an elinde ki aletle üzerime doğru yürüyünce-"devamını getiremeden konuşmaya devam etti.
"Savunmasız, yabancı bir kız çocuğunu öldürmek gibi bir niyetim yok."diye bir itirafta bulunurken yutkundum. Merih'e geri cevap vereceğim sırada yanımdan ayrılıp kapıya doğru ilerledi. Daha sonra elinde ki bıçak tarzında ki keskin aletle kapıyı açmaya çalıştı.
Uzun sürse de kapı açılmıştı. Merih umursamaz bir şekilde beni arkasında bırakıp giderken bende Merih yüzünden ıslanan kıyafetlerimi değiştirmek için odaya geçtim. Egemen ve Olcay beni düşünüp bir giysi dolabı düzenlemişti.
Giysi dolabından seçtiğim beyaz kapşönlü kazağı ve siyah sporcu taytımı giyip ıslanan saçlarımı kuruttum. Daha sonra egemenin bana Merih için emanet ettiği ilaçlardan uygun olanını seçip mutfağa doğru ilerledim. Merih'in mutfakta olması daha iyiydi benim için, odasına kadar gitme gereği duymayacaktım. Mutfağa girmemle beraber Merih bana doğru döndü.
"İlaçların, bunları içmen gerekecek."diye mırıldandım çatallaşmış sesimle.
"Masanın üzerine bırak."diye cevap verdi her zaman ki umursamazlığı ile. Daha sonra terasa açılan sürgülü kapıyı açıp dışarı çıktı. Her zaman ki gibi sigara içeceğini bildiğimden masanın üzerine bıraktığım ilacı alıp bir bardak su doldurdum daha sonra Merih'in yanına yani terasa doğru yürümeye başladım.
Merih arkasına dönük olduğu için henüz benim geldiğimi fark etmemişti. Cebinden çıkardığı kibrit kutusu ve sigara paketiyle bir dal sigara çıkarıp dudaklarına doğru götürdü.
Neden böyle düşünüyordum bilmiyorum ama sigara onun parmakları arasına yakışıyordu. Aptal gibi düşündüğümü biliyorum ama sigara sanki onu temsil ediyor gibiydi. Merih'in arkasında durmayı bırakıp kendimi bir adım öne attım. Merih dudakları arasında ki sigarayı parmaklarının arasına alarak bana baktı.
"Masanın üzerine bırak demiştim."diye tersledi soğuk sesiyle. Sesi her ne kadar soğuk ve umursamaz çıksa da aldırmadım.
"Bunu içmen gerekiyor, hemde hemen şimdi."diye konuşmaya başladım.
"Senin benim ilaçlarımla ne alıp vermediğin var?"diye sordu ifadesiz bir şekilde bakarak.
"Benim alıp veremediğim bir şey yok, sadece egemene senin ilaçlarını düzenli vermem hakkında bir anlaşma yaptım, yani şimdi bu ilacı içmelisin."diye direttim. Merih sıkıntıyla nefes verip elimde ki ilaç kutusundan bir hap çıkarıp ağzına attı daha sonra elimde ki su bardağını alıp tek dikişte bitirdi.
"Şimdi istediğini aldığına göre, gidebilirsin değil mi?"diye sordu ukala bir şekilde.
"Senin yanında kalmaktan hoşlanmıyorum bende."diye mırıldandım onun duyabileceği bir şekilde.
"İyi, o halde ne duruyorsun hala?"diye sordu ifadesiz yüzüyle.
"Sana daha önce ne kadar kaba biri olduğunu söyleyen oldu mu?"diye sordum öfkeli çıkan sesimle. Merih bir kaç saniye yüzümü inceledi daha sonra parmakları arasında ki sigaradan bir nefes çekip dumanı havaya üfledi.
Duman hava sayesinde kaybolup giderken daha fazla durmayıp merihin yanından ayrılıp içeri geçtim. Ona daha fazla tahammül edemeyecektim, zaten günümün yarısını aynı banyoda mahsur kalarak harcamıştım.
Ben kaldığım odaya geçerken en azından egemene verdiğim sözü tuttuğum için derin bir oh çektim. Beni bu yabancı şehirde yalnız bırakamayıp evini açan bu 3 adama elimden geldiğince yardım etmeye çalışacaktım.
Bu Merih olsa bile.
O her ne kader bana karşı iyilik yapmadığını düşünse de aslında en büyük iyilikleri o yapmıştı.
Başta beni o kuştan kurtarıp daha sonra sırtımda ki yaranın etkisiyle bayılacak gibi olduğumda beni hızla kucağına alıp egemene yetiştirdiğinde, daha sonra beni o mahzerde yalnız bırakmayıp yanımda olduğunda.
Belkide tüm bunları yapmasaydı ölmüş olacaktım. Ben tüm bunları düşünmeyi bırakıp önüme döndüm.
MERIH SALKAN
Yabancı kız çocuğu öfkeyle yanımdan ayrılırken sigaramdan derin bir iç çektim. Egemen gelince yabancı kız çocuğunun benimle ilgili aldığı bu sorumluluğu ondan geri almasını isteyecektim. Zaten ona karşı en büyük sorumluluğu alıp hayatını bir cehenneme çevirmiştim bir de bana yardım etmeye çalışıp kendimi ona karşı daha fazla borçlu hissetmek istemiyordum. Sigaramı bitirdikten hemen sonra mutfağa geçip yiyecek bir şeyler hazırladım.
Ben de yabancı kız çocuğu da sabah kahvaltıdan sonra bir şey yememiştik. Olcay ve egemende ruban ağabeyin yanında olduğu için yemek yapmak bana düşmüştü. Çok uğraşmak istemediğimden dolayı bana da yabancı kız çocuğuna da sandviç hazırlamıştım. Sandviçler hazır olur olmaz yabancı kız çocuğunun yanına gittim.
Kapının aralıklı olduğunu gördüğümde içeriye bir göz attım. Yabancı kız çocuğu kanepeye uzanmış uyuyordu. Işıklar kapalıydı. Bu kadar kısa sürede uyuması çok tuhaf gelmişti, ben onun aksine hiç uyuyamazken.
Ellerimi omzuna koyup bir kaç kez dürttüm. Fakat uyanmadı aksine yüzünü bir kaç kez ekşiterek sırtını bana doğru döndü. Bir kaç kez denemeden sonra bana doğru dönerek bir şeyler mırıldanmıştı ama sesi o kadar kısık geliyordu ki neredeyse hiç duyulmayacak bir düzeydeydi.
"Uyan."diye seslendim onu dürtmeye devam ederek.
Fakat uyanmadı bende pes ederek odadan çıkıp arkamdan kapıyı kapattım. Uyanınca yerdi diye iç geçirip mutfağa gittim ve kendime hazırladığım sandviçi büyük bir iştahla yedim. Fakat daha ikinci ısırığımı alamadan yabancı kız çocuğunun odasından büyük bir kırılma sesi geldi. Elimde ki sandiviçi hızla bırakarak yabancı kız çocuğunun yanına gittim.
Fakat gördüğüm manzara ile yüzüm ifadesizliğe bürünmüş vicdanım bir kez daha öfke ve suç duygusuyla sızlamıştı. Yerde cam kırıkları vardı. Yabancı kız çocuğu duvarın kenarına yaslanmış dizlerini kendine çekmiş ağlıyordu. Tıpkı küçük bir kız çocuğu gibi. Hızla yanına giderek hemen yanına oturdum.
"Neyin var? Ne oldu?"diye sordum. Etraf hala karanlıktı fakat kapıyı açtığım için içerisi az da olsa aydınlanmıştı.
"Yine aynı ses."diye mırıldandı kulağını elleriyle kapatarak.
"Ne sesi?"diye sordum onu korkutmamaya özen göstererek.
"Bana bak."diyerek ellerini kulağından uzaklaştırarak bana bakmasını sağladım.
"Afra, bana bak."diye sesimi yükselttiğinde bakışları beni buldu. Sesimi yükselttiğim için mi yoksa ona ilk kez ismiyle hitap ettiğim için mi bilmiyorum ama sonunda ela gözleri kahverengi gözlerimle birleşmişti.
"Şimdi bana ne olduğunu söyle, seni bu kadar korkutan neydi?"diye sordum sakin bir tonla. Yabancı kız çocuğu göz altlarında biriken yaşları silerek bana baktı.
"O ses, hayatımı kabusa çeviren o büyük gürültülü ses."diye mırıldandı hıçkırıklarına hakim olamayarak. Yutkunarak yabancı kız çocuğuna baktım.
"Hangi ses?"diye tekrarladım sorumu.
"Anne ve babamın kaza yaptığı gün, arabayla bir marketin içine girdikten sonra ki kırılan camların sesi."diye cevap verdi korkuyla titrerken. Vicdanım bir kez daha sızlamıştı bu cümleyle. Ben nasıl bir adamın oğluydum? Masum ve saf bir kızın hayatını cehenneme çeviren o iğrenç adamın oğluydum.
Bir kez daha kendimden utanmış canavar bir adama bunca yıl "Baba."kelimesiyle hitap ettiğim için pişmanlık duymuştum.
"Sakin ol, bir daha o sesi duymayacaksın. Buna izin vermeyeceğim tamam mı?"diye mırıldandım boğuk çıkan sesimle. Yabancı kız çocuğu sanki çok tuhaf bir şey duymuş gibi gözlerini bana dikti.
"Bakma öyle, yemeğimi yarıda bırakıp beni rahatsız ettiğin için hala öfkeliyim."diye ekledim. Bu cümleyi tamamen bu gergin atmosferden kurtulmak için kurmuştum.
"Yemeğini?"diye sordu anlamamış bir ifadeyle.
"İkimize sandviç yapmıştım ama seni çağırdığımda uyuyordun. Uyandığına göre şimdi yiyebilirsin."diyerek ayağa kalktım. Yabancı kız çocuğu da ayağa kalkarken"Bana da mı yaptın?"diye sordu şaşkın bir ifadeyle.
"Evet sana da yaptım, neden bu kadar şaşırıyorsun sende insan değil misin sonuçta?"diye cevap verdim. Yabancı kız çocuğunun dikkatini dağıtmayı da başarmıştım.
Kaşlarını çatarak bana baktı.
"Bunu sen yapınca biraz tuhaf duruyor."diye yanıtladı. Daha sonra ikimizde mutfağa doğru ilerleyerek masada ki yerimizi aldık. Ben sandviçimi kaldığım yerden yemeye devam ederken yabancı kız çocuğu sandviçi inceliyordu.
"İncelemeyi bırakıp yiyecek misin artık?"diye sordum. Yabancı kız çocuğu cümlemle beraber bakışlarını sandviçten çekip bana sabitledi.
"Bunu senin yaptığına hala inanmıyorum."diye itiraf etti.
"Bak, öncelikle ben bir canavar falan değilim yerinde başka biri olsa yine yapardım. Şimdi sandviçle bakışmayı kes."diye emir verici bir ifadeyle konuştum. Yabancı kız çocuğu başıyla onaylayarak nihayet ilk ısırığını aldı.
"Teşekkür ederim."diye fısıldadı daha sonra. Teşekkürünü görmezden gelerek kendi sandiviçime odaklandım. İkimizde sandiviçimizi bitirmiş ayağa kalkmıştık. Yabancı kız çocuğu az önce küçük bir kriz geçirdiği o odaya doğru ilerliyordu ki kapıyı açmasına izin vermeden onu durdurmayı başarmıştım.
"O odaya bir daha dönmeyeceksin."diye konuşmaya başladım soğuk sesimle.
"Neden?"diye sordu yalın sesiyle.
"Yerde cam kırıkları var, herhangi bir yerine batabilir daha sonra seni tedavi edecek olan egemende yok. Kısacası bugün orada uyumaman senin için daha iyi olacak şimdi benim odama git."diye konuşmaya başladığımda şaşkın bir ifadeyle bana baktı.
"Gerek yok buna. Zaten bugün sana yeterince sıkıntı çıkardım."diye cevap verdi elini kapının koluna koyarak. Kaşlarımı çatarak kapının kolunu kavradığı elinin üzerine elimi koydum. Yabancı kız çocuğu şaşkın bir ifadeyle önce elinin üzerinde ki elime daha sonra bana baktı.
"Bir cümleyi ikinci kez kurmayı sevmediğimi biliyorsun."diyerek sesimi yükselttim. Yabancı kız çocuğu da sesimden de öfkelenmiş olduğumu anlamış olacak ki elimin altından elini çekerek bana baktı.
"Sen nerede uyuyacaksın peki?"diye sordu.
"Ben egemenin yada Olcay'ın odasında uyurum. Yarın Sabah'ta yardımcılardan birine senin için başka bir oda hazırlamalarını isteyeceğim."diye yanıtladım sorusunu. Yabancı kız çocuğu bir şey demeden benim odama doğru ilerlerken bende terasa çıktım.
Kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı yabancı kız çocuğunun biraz önce ki geçirdiği küçük çaplı krizi beynimden silmek istiyordum. Onu bu hale getiren adamın oğlu olmaktan korkuyordum.
Yaktığım sigaradan bir iç çekerken dışarıya üflediğim dumanla beraber zihnimde ki düşüncelerimin de gökyüzünde kaybolmasını istedim.
AFRA SOYKAN
Ben Merih'in odasına geçerken bugün beni daha ne kadar şaşırtacak diye düşündüm. Bugünkü küçük krizim'den sonra Merih'in bana olan davranışları oldukça garip gelmişti. Sanki o an yanımda sert kaba ve umursamaz olan Merih gitmiş yerine onun aksine yumuşak merhametli bir Merih gelmişti.
Gerçi o da uzun sürmemiş dakikalar sonra eski haline geri dönmüştü. Ama yinede beni yalnız bırakmamış yanımda olmuştu. İlk kez krizim'den sonra yanımda bana destek olacak biri olmuştu o an ilk kez kendimi savunmasız, acınası kimsesiz hissetmemiştim. Bunları kafamdan atmak sadece rahat bir uyku çekmeyi diliyordum.
Merih'in odasına geçtiğimde her şeyin çok düzenli ve temiz olduğunu gördüm. Sanırım dağınık ve pasaklı erkeklerden biri değildi. Etrafı biraz daha incelediğimde karşıda duran bir çerçeve dikkatimi çekmiş kendimi bir an da o çerçevenin yanında buluvermiştim.
Bu resimde sadece egemen Olcay ve Merih vardı. Yalnız ön camı çatlamıştı. Neden bilmiyorum ama fotoğrafı çerçeveden çıkarıp elime alma gereği duymuştum. Bu fotoğraf dışarıda çekilmişti üçü de gülümsüyordu.
Evet Merih'i ilk kez bu fotoğrafta gülümserken görüyordum. Ve bu garip bir şekilde tuhaf geliyordu sanki o hiç gülemezmiş gibi.
Fotoğrafı biraz daha inceledikten sonra yerine koyacaktım ki fotoğrafın arkasında ki bir not dikattimi çekti.
"Birbirlerini canından kanından gibi seven üç kardeşe ithafen."diye yazıyordu.
Notun hemen sağ köşesinde fotoğrafın tarihi duruyordu. Bu fotoğraf tam 3 yıl önce çekilmişti. Fakat çeken kişinin yada bu notun sahibine dair hiç bir bilgi yoktu. Elimde ki fotoğrafı yeniden çerçeveye yerleştirirken Merih'in tek kişilik yatağına doğru ilerledim. Neden bilmiyorum ama kendimi bir an da garip hissetmiştim. Örtüyü kaldırarak Merih'in yatağına doğru uzandım.
Burnuma dolan ilk koku vanilya ve baharat tarzında bir koku olmuştu. Biraz hafif biraz da ağır bir kokuydu bu.
Tıpkı Merih gibi, bir tarafı yumuşak bir tarafı taş kadar sert. Kokusu da onu temsil ediyordu. Kendime gelmeye çalışarak derin bir nefes alıp bu vanilya ve baharat karışımı kokunun beni ele geçirmesine izin vererek uykunun kollarına teslim olmuştum. Sabah gözlerimi açar açmaz derin bir nefes alarak ayağa kalktım.
Perdenin arkasından yansıyan gün ışığının içeri girmesine izin vererek perdeyi çektim. Anladığım kadarıyla Merih karanlık ortamları seviyordu. Çünkü bu odaya her girdiğimde perdeler her zaman çekilmiş oluyordu. Ben Merih'in aksine karanlığı hiç sevmiyordum.
Karanlık benim hatırlamak istemediğim bir çok şeyi hatırlatıyordu. Merih'in yatağına toparlarken yastığın hemen kenarında bir fotoğraf fark ettim. Dün gece çok uykum olduğu için görmemiş olmalıydım.
Arkası dönük olan fotoğrafı elime almış önüne çevireceğim sırada kapı açıldı. Saçları dağınık bir şekilde kapıda duran Merih'ti. Elimde ki arkası dönük olan fotoğrafı görür görmez hızla yanıma gelip elime almıştı.
"Kural 1! Senin olmayan hiç bir şeye dokunmamalısın."diyerek fotoğrafı cebine koydu.
"Sana da günaydın."diye karşılık verdiğim uyarısına. Merih söylediklerimi görmezden gelerek konuşmaya devam etti.
"Egemen ve Olcay öğlene kadar uyur, bu yüzden kahvaltı hazırlamak için bana yardım edeceksin."diye açıklama yaptı.
"Kahvaltı hazırlamak için bana yardım edeceksin! Demek yerine bana yardım edebilir misin diye sorsaydın daha iyi olmaz mıydı?"diye sordum.
"Kimseden yardım dilenmeyi sevmem."diye cevapladı sorumu her zaman ki umursamaz tavrıyla.
"Yardım dilenmiyorsun, sadece daha nazik bir dille bunu tek başına yapmak istemediğini dile getiriyorsun."diye karşılık verdim ses tonumu ayarlayarak.
"Bak, yardım etmek istemiyorsan kesin bir dille cevap ver, zaten gerekmeseydi senden yardım istemezdim."diye net bir şekilde ne istediğini ifada etti.
"Tamam yardım edeceğim."diye kabul ettim yardım teklifini.
"Güzel, şimdi üzerimi değiştireceğim odadan çık."diye emir verir bir şekilde konuştu. Daha sonra konuşmama fırsat vermeden giysi dolabına doğru yöneldi. O her ne kadar arkasına dönük olduğu için görmese de son kez kaşlarımı çatarak odadan çıktım.
Önce banyoya doğru yönelip yüzümü yıkadım daha sonra dağılmış olan saçlarımı gelişi güzel bir topuz yaparak beni rahatsız etmelerini önledim. Ben işlerimi halledip banyodan çıkarken Merih'te odasından çıkıyordu.
Bir an beni görünce duraksadı.
Fakat daha sonra beni hiç görmemiş gibi yoluna devam etti.
Onun bu umursamaz tavrı gerçekten çekilmez olmaya başlamıştı. Derin bir nefes alarak Merih'in arkasından mutfağa doğru ilerledim.
Beraber iki dakika bile doğru düzgün konuşamıyorken beraber nasıl bir kahvaltı hazırlayacaktık bilmiyordum bildiğim tek şey beni evine alan bu ailenin her üyesine ne olursa olsun yardım edecek olmamdı.
Çünkü en iyi ben biliyordum, bu şehirde kaldığım sürece tek sığınağım bu ev ve bu insanlardı.