Tatsız Röportaj

1858 Kelimeler
Beş dakika daha bekleyemezmiş, asıl ben beş dakika daha burada durmak istemiyorum. Kabine girip hızlıca üzerimi değiştirdim. Kazağın içinde bıraktığım saçlarımla çıktım hazırlanma odasından. Siyah stüdyo yerini kütüphaneye bırakmıştı. Kütüphane arka planını ben giyinirken kurmuş olmalıydılar. Çıkışa yönelmişken Neşe Hanım kolumdan tuttu. -Durun lütfen. Huysuz Baba kişisel gelişim yazarlarının karakterlerine bakmak için böyle uğraşır bazen. Yanlış anlamayın, şahsi algılamayın. Sadece size yaptığı bir şey değil. Burnumdan soluyordum. Kaba davranmak istemiyordum Neşe Hanım'a. -Gelen tüm misafirlerinize böyle mi davranıyorsunuz yani? Gergindi ve yutkunduğunu boğazından anlayabilmiştim. -Aslında bakarsanız bu kadar üzerinize gideceğini düşünmemiştim. Biraz ileri gitti, kabul. Fakat o öyle bir adam. İnanın bu röportaj sizi de bizi de trendlere taşıyacak. Hadi kırmayın beni. Sırtı bana dönük olan terbiyesiz herife baktım. Üç aylık borç... Katlanılabilir miydi? Madem hepsi bir oyundu, öyleyse profesyonel davranıp çekime geri dönebilirdim. -Peki. Ama basit bir çekim olsun. Yüzüm de görünmeyecek. Söz verdiniz. -Tabi tabi... Merak etmeyin. O iş bende. Hadi hemen geçin çekime. Yavaş adımlarla tabureye geri döndüm. Göz teması kurmadan otururken patavatsız adam seslendi. -Paşa paşa döndün yani? Somurtarak kollarımı bağdaş yaptım. -Çek. Diye emir verdi fotoğrafçıya. Nasıl fotoğraflar kullanmayı düşünüyordu bu adam? Fotoğrafçı eliyle saçlarımı işaret etti. -Kazaktan çıkarmamı mı istiyorsunuz? -Kalsın. Dedi Huysuz Baba . -Böyle daha hoş duruyor. Omuz silktim. Hızlı hızlı pozları vererek bir an evvel röportaja geçmek istiyordum. Tüm talimatlara uyduktan sonra saçlarımı kazaktan çıkardım. -Çekim bitti, fotoğrafları mailinize atarız. -Teşekkürler. Fotoğrafçıyı stüdyoda bıraktık. Neşe Hanım, ben ve Huysuz Baba yola çıktık röportaj için. Bir kafenin ücra köşesinde oturduk. Neşe Hanım müsaade isteyip kahve getirmeye gitti. Uzun zamandır kahve içmiyordum. Utanarak büyük boy rica ettim. Baş başa kalmıştık aksi herifle. Ses kayıt cihazını açtı. -Kaydedebilir miyim? Diye sordu sanki reddetmeye maddi yeterliliğim varmış gibi. -Tabi. -Öncelikle hoşgeldin Güney Kuşu. Bizim dergimizi tercih ettiğin için teşekkür ederim. Duyduğuma göre pek çok rakip dergi tarafından teklif almışsın. Akıllıca konuşmalı, bu adamın diline koz vermemeliydim. Odaklanıp cevapladım. -Hoşbuldum. Evet, aslında bakarsanız yazarlık yoluna çıktığımda röportaj verme hayalim yoktu. Talep üzerine yaptığımı söyleyebilirim. Memnun ifadesini gizlemeye gerek duymadan kişisel bir soru sordu. -Okurların yaşını, burcunu ve nereli olduğunu fazlasıyla merak ediyorlar. İnternetteki bilgi kirliliğine son vermek için bu sorulara cevap verir misin? Sanırım bu sorulara cevap vermekte bir sakınca yoktu. -26 yaşındayım, burcum Başak. Ankaralıyım. Bir soru sormadan kendiliğinden ekleme yaptı ses kaydına: -Şuanda yüzünü görmüyorsunuz fakat 26'dan daha küçük gösterdiğini söylersem yanlış olmaz sanırım. Güldü. Başını sallayarak yeni bir soruya geçti. -Direkt konuya girsem abes durmaz herhalde. Her ay bir kitap yayınlaman ve gelen tüm teklifleri kabul edip "baştan savma" denilebilecek köşe yazıları yazmana fazlasıyla eleştiri geldi. Seni tüm teklifleri kabul etmeye iten şey nedir? Kibar mizacın mı? Bu kadar hızlıca ana konuya geçmesini beklemiyordum doğrusu. Yüzüme bakışı son derece alaycıydı. Yaşına göre hayli genç duruyordu bu adam. Bitkin halimle ben onun yanında daha yaşlı gibi hissetmiştim. Boğazımı temizledim. Buraya gelmeden önce karar vermiştim bu soruya karşı dürüst olmaya. Borç meselesinden bahsetmeden pek tabii. -Kibar mizaç? Ah, bunun için teşekkür ederim. İltifat olduğunu umuyorum. Güzel yorumlamışsınız bu durumu fakat ne yazık ki işin gerçeği daha farklı. Maddi açıdan sıkıntı yaşadığım bir dönemdeyim. Teklifleri reddetme lüksüm yok. Kaşları kalktı. Bu durum ilgisini cezbetmişti. Masaya doğru eğilirken Neşe Hanım kahveleri getirdi. O esnada ses kaydını durdurdu. -Buyrun boğazınız ıslansın. -Neşe sen çekilebilirsin. Röportaja ikimiz devam edeceğiz. Kahve elindeyken oturmaya yeltenmişti. Huysuz Baba'nın bu aksi sözü doğrultusunda ayağa kalktı. Oldukça normal karşıladı. -Peki, peki. Gidiyorum. Size kolay gelsin. Gülümsemekle yetindim. Huysuz Baba kaydı devam ettirdi. -Yani maddi ihtiyacını gidermek için klişe romantik kurgular yazıyorsun. Öyle mi anlamalıyız? Tamam, zorlayacağını biliyordum zaten. Bu kadarına katlanabilirdim. Başımı sağa sola salladım. -Çok yanlış anlamışsınız. Romantizmde klişeyi seviyorum. Günlük hikayeler yazmak ve aksiyona girmemek beni daha huzurlu hissettiriyor. Onun dışında bildiğiniz gibi kişisel gelişim kitapları yazmaya bir süreliğine ara verdim. Yani anlayacağınız klişe romantizm iyidir. Sonunda samimiyetsiz bir gülüşle bitirdim soruya verdiğim cevabı. -Kişisel gelişim kitapları mı yoksa kurgu mu yazmayı seviyorsun? Hangisini daha çok tercih edersin? -Hımm... Tabiki kişisel gelişim. Ama şuanda yeni kurguların satılması için onlardan yana kullanacaktım oyumu. -Şimdilik kurgular ilgimi çekiyor. -Bu soru biraz genel olacak fakat merak ediyorum. Acıklı bir hayat hikayen olduğunu duydum. Bize biraz bahseder misin geçmişinden? Demek beni araştırmıştı. Acaba ne kadar bilgiye ulaşmıştı? Yutkundum. Kaydı durdurup ilgiyle bakan gözlerini gizlemeden sordu. -Bu soruyu geçelim mi? Acıklı hayat hikayem üzerinden prim yapmayacaktım. Başımı salladım olumlu anlamda. -Geçelim. -Peki. Kaydı yeniden başlattı. -Neden Güney Kuşu? Bu takma ismi kendin mi seçtin yoksa, yardımcı olan biri mi vardı? O gün geldi gözlerimin önüne. Burnuma o tanıdık koku ilişti. Semih'in bu takma adı bulduğu günün kokusu... "Çok kararsızdım. İlk yazımı yayınlayacaktım fakat utanıyordum kendi ismimi vermekten. Yazdığım adı stresle sildim. -Hala karalıyor musun? Verelim artık kitabı. -Semih! Ben bu şekilde vermek istemiyorum. Ya beğenilmezse... Adımın burada yazması beni endişelendiriyor. Kaşlarını çattı. Tek eliyle başını kaşırken ismimin yazdığı kısma baktı. "Gökçe" tamamen silinmişken "Güney" orada kalmıştı. Silginin kağıttaki izi ise adeta bir kanadı andırıyordu. -Güney Kuşu! " -Söyler misin, ilk yazılarını ithaf ettiğin nişanlını artık anmadığını görüyoruz ayrıldınız mı? Öfkeli bakışlarla sabitlendim gözlerine. Kendi ifadesi hayli rahattı. Sakınılacak bir soru sormadığını düşünüyordu. Eğer cevap vermezsem tuhaf bir ortam oluşacaktı. Uygun bir cevapla geçiştirdim soruyu. -Bu biraz özel bir soru oldu. Ayrıldık evet. Yazar kimliğimle alakalı sorular duymayı daha çok isterim. Başını salladı. Parmaklarını ritmik bir şekilde masaya vuruyordu. Beni ne beklediği hususunda endişelenmeli miydim? -Yeni çıkaracağınız romandan biraz bahseder misin okurlarına? Her zaman işlediğin ofis aşkı, okul aşkı, mahalle aşkı; gibi konulardan mı olacak yoksa farklı bir şey mi? Bilirsin okurları şaşırtmak önemlidir. -Ah, bu defa çocukluk aşkını işledim. Kısa süre aynı sokakta yaşayan iki çocuğun büyüdüklerinde tesadüfler eşliğinde yeniden karşılaşmalarını anlatıyor. İşin içerisinde kadın karakterin yaşadığı büyük travmaları da ele aldım. Bunlar aslında toplumda pek çok kadının maruz kaldığı "ufak" görülen travmalar. Fakat sizin de bildiğiniz gibi ilerleyen dönemlerde bir çığ misali büyüyerek tesirini gösteriyor. İki karakterin birbirleriyle iç içe benliklerini bulmasını sağlayacağım. Bu kadar bilgi yeterli sanırım. Kaydı bir süreliğine durdurdu ve kahvesini yudumlarken benimle iletişim kurmadı. Fırsattan istifade ben de kahveyi yarıladım. Normalde şekerli içmezken bile isteye karamelli aldırmıştım. Enerjiye ihtiyacı olan borçlu bir yazarım! Gözleri durmadan üzerimde geziniyordu ve muazzam bir rahatsızlık veriyordu bana. Bakışlarımı kaçırmaktan başka çare bırakmıyordu. Kahvemden son yudumu aldıktan sonra bir kurye masamıza ilerledi. Elindeki buketi bana uzattıktan sonra sordu: -Gökçe Güney siz misiniz? Hayret içerisinde tuttum buketi. -Evet... Bunlar? Kurye çiçeğin üzerindeki kartı parmağıyla işaret etti. Ardından bizi masada baş başa bırakıp kafeyi terk etti. Karta bakıp dikkatimi dağıtmak istemedim. Bu yüzden Huysuz Baba'ya çevirdim gözlerimi. -Devam edebiliriz. Dedim sessizce. Küstah ifadesiyle yüzünü yaklaştırdı bana. -Demek yeni aşklara yelken açtın. -Özel konulara girmeye gerek yok. -Peki, son sorulara geçiyorum. Kaydı başlattı ve sorusunu sordu. -Buradan Huysuz Baba okurlarına vermek istediğin bir mesaj var mı? Hayatın hakkında pek bir şey anlatmadın bize. Gelecek ay için daha özel sorularla ve kimliğinle bize cevap vermeye ne dersin? Pekala. Beni gafil avladın. Gözleriyle çiçeği işaret etti ve güldü. Derin bir nefes alarak cevabı aklımda toparladım. -Öncelikle bana bu röportajı teklif ettiğiniz için teşekkürler. Huysuz Baba okurlarına vermek istediğim mesaj, bir kişisel gelişimci olarak tavsiyem: " Ne olursa olsun kimseyi hayatınızın merkezine koymayın. Baktığınız merkezde yegane kişi benliğiniz olsun." Gelecek ay içinse söz vermemek kaydıyla değerlendireceğimi söyleyebilirim. Güney Kuşu sizleri selamlıyor, teşekkürler. Kaydı kapattı. Numaralı gözlüklerini çıkarıp kabına yerleştirirken yüzüme bakma gereksinimi duymadan konuştu. -Bir sorum daha var: Benimle randevuya çıkar mısın? Soğukça sorduğu soruya soğukkanlılıkla cevap verdim. -Bu teklife vereceğim cevap röportajın nasıl yansıtılacağını değiştirecek mi? İlgisiz gözleri parladı bir anda. Omuz silkerek cevap verdi. -Etkilemeyecek. -Öyleyse reddetmek durumundayım. -Neden? Çok büyük bir problem olmamalı bu değil mi? Erkek arkadaşınız yok. Eğer bu çiçekleri gönderen potansiyel sevgiliniz değilse çıkmamızda bir sakınca olmamalı. Yanlış mı düşünüyorum? Ayağa kalktım. Yapmacık gülümsememi yerleştirdim yüzüme. Buketimi de alarak başımı hafifçe eğdim. -Teklif için teşekkürler. Güzel bir röportajdı. İyi akşamlar. Neşe Hanım'a da teşekkürlerimi iletirsiniz. Hızlı bir hamleyle kalktı ve kolumdan tuttu. Sonra ahlaksız elleri belimi kavradı. Henüz ne yaptığını anlayamamışken halka açık bir yerde cüret edip bedenini benim bedenime yapıştırdı. Eli aşağı doğru inerken kulağıma eğilerek konuştu. -Sadece bir yemek yiyeceğiz. Bu kadar zor olmamalı. Senden etkilendim. Sevgilin de yok. Zoru oynadığın yeter. Randevuya çıkmamamız için bir sebep var mı? Temasıyla sinirlerim hoplamış, beynimde yıldırımlar çakmıştı. O iğrenç adamların bana dokunup vurduğu günden beri temastan korkar olmuştum. Yetimhane günlerinde kendimi savunmayı öğrenmişken, şimdi savunmasız küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Elini sertçe çektim. -Sebep var. Adi herifin tekisin. Yeterli mi? Vücudumu saran titremeyle beraber hızla ayrıldım kafeden. Son bakışını, son sözünü dinlemeden kaçmıştım. Bu şeref yoksunu adamın böyle bir şey yapacağı belliydi. Gardımı düşürmüştüm. Daha temkinli davranamadığım için... Üzerimdeki ellerin varlığından tiksiniyorum. Şefkat için dokunan eller bile midemi bulandırıyordu. Yahut öylesine bir bedenin bana çarpması dahi kusturacak kadar rahatsız ediyordu. Soğuk eller, pürüzlü eller, tepemde gölge yapan eller, boğazıma yapışan eller... Kafeden var gücümle çıkmış otobüsün kalabalığına karışmıştım. İki vasıtayla ulaşacaktım evime. İndiğim otobüsten sonra dolmuşa bindim. Tek tük insanın bulunduğu dolmuşta elimdeki çiçek buketine döndü bakışlarım. Kartı henüz okumamıştım. Doğrusu cesaret edemiyordum. Kimden geldiğini öğrenmek dışarıdayken güvensiz hissettirecekti bana. Evime girip kapımı kilitlediğimde daha huzurlu okuyacaktım yazıyı. Titredim. Ensemde bir rüzgar hissettim ve hızla arkama döndüm. İki koltuk arkamda genç bir çift, onların arkasında, yani en arka koltukta kapüşonuyla yüzünü örten irice bir adam vardı. Yutkunarak tekrar önüme çevirdim başımı. Gereksiz yere kuruntularla dolduruyordum kendimi. Herkes işine bakıyorken bile gözlerin üzerimde olduğunu sanıyorum. Adım sesiyle beraber yeniden arkama döndüm. En arkadaki kapüşonlu adam bu tarafa geliyordu. Kalp atışım... Midem... Bana mı geliyordu? Tam şuanda boğazımdan bir bıçak soksa... Hayır, belki de bir iğne vurup bayıltacaktı beni. Sonra da... Sonra da izbe bir yere götürerek işkence edecekti. Kusmak üzereydim. Elimle ağzımı kapatırken adam seslendi. -Kaptan, müsait bir yerde. Ah! İnmek için gelmişti demek ki bu tarafa. Yine de huzurlu değildim. Bir an önce evime girip kendimi kapatmak istiyordum. Dizimi sallamaya başladım. Alt tarafı dolmuşa bindim. Sakin olmalıyım. Nefes al, nefes ver. Nefes al, tut. Bir, iki, üç. Nefes ver. İyiyim, daha iyiyim. Evime çıkan yokuş görünmüştü nihayet. -Müsait bir yerde durur musunuz acaba? Kapı açılır açılmaz kendimi dışarı attım. Temiz havayı doldurduktan sonra ciğerlerime, etrafı kolacan ettim. Ne olur bugün de aynı his kaplamasın içimi. Takip edilme hissinden ölesiye nefret ediyordum. Hızlı adımlarla apartmana ve birinci kattaki evime girdim. İçeri ulaşır ulaşmaz sırtımı kapıya dayayarak nefeslendim. Elimdeki çiçek buketini vestiyerin üzerine koyduktan sonra kapıyı iki defa kilitledim. Koridorun ışığını yaktım ve buketi yeniden elime aldım. Üzerindeki kartı okumadan evvel yatak odamdan gelen sesle nefesim kesildi. Nefes... Nefes alamıyorum. Ellerim boğazıma gitti. Panikle ayağa kalktım. -Kim var orada! Bir aptal gibi sorduğum soruya cevap gelmesini bekliyordum. Yatak odamın kapısına yaklaştım ve ışığı açtım. -Yalvarırım dur! Her kimsen dur artık. Sessizlikten başka bir yanıt yoktu. Delirmiş miydim? Halüsinasyon muydu tüm bunlar? -Korkuyorum! İçeri giremiyordum. Mutfağa koşarak elime bir bıçak aldım. En azından güven veren kesici aleti bacağına ya da koluna saplarsam hayatta kalma oranım artardı, diye umuyordum. Yatak odamda tek kişilik bir yatak, hemen karşısında aynalı dolap, yanıbaşımda komodin... Kes artık Gökçe! Betimlemeyi kes! Güçlükle yutkunarak yatak odama girdim. -Yaşamak istiyorum! Yalvarıyorum sana... Beni takip etmeye bir son ver. Boş odada yankılanan tek şey kendi sesimdi. Kimse, hiç kimse yoktu. Yatağıma iyice yaklaştığımda üzerinde gördüğüm kar küresi artık tüm taşları yerine oturtmuştu. Evime biri girmişti ve Kar Küresindeki Balerin isimli romanımdaki hastalıklı karakteri oynuyordu aklı sıra.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE