Otuz bin, otuzbeş bin, kırk bin, elli bin!
Yetti. Yetiştirdim!
Ödeyeceğim borcun sekizinci ayında zar zor denkleştirmiştim parayı.
Üstelik Güneyli'yi sattığım halde.
İki odalı evin içinde çifte battaniyeyle ısınmaya çalışarak yazıyordum yazılarımı. Her ay yeni bir eser çıkartıyordum. Ne yazık ki bu da yazılarımın kalitesini düşürüyordu.
İnternet haberlerinde "Güney Kuşu Yine Kitap Çıkardı" , "Bayat Repliklerle Aşkı Anlatan Yazar" , " Sen Kişisel Gelişime Devam Et Minik Kuş"...
Ve daha bir çok alaycı başlık...
Hiç pahasına sattığım eserlerim parmaklarımın arasından, yazarlık kalitemle beraber düşüyordu.
Telefondan gelen alarm sesi bana dergi için yazdığım köşe yazısının teslim tarihinin bugün olduğunu hatırlattı.
Alarmı kapattım ve laptopu açtım. Önce borcum olan elli bini yollayıp sonra derginin köşe yazısını tamamlayacaktım.
Rahatsız edici bir hapşırık burnumu kaşındırırken yine gribe yakalanmanın sefilliğini yaşıyordum. Doğru düzgün beslenemediğim için güçsüz düşmüştüm. Eskiden vitaminler kullanır, gece yazacağım sahneleri zihnimde kurgulardım. Uyumasam bile dinç hissederdim.
Bir kez daha hapşırdığımda tuvalet kağıdında kalan son yaprağı da harcadım.
-Harika!
Bu böyle mi devam edecekti?
Altı ayda ezberlediğim IBAN numarasına parayı gönderdim. Her ay elli bin ellerimden kayıp giderken inanılmaz bir acı çeksem de buna devam etmeliydim. Çaresiz bir kadını o halde bırakmanın vicdan azabıyla ömür boyu yaşayamazdım.
Yorgun parmaklarım köşe yazısını açtı bu defa.
Ne kadar acınası bir tesadüftür bu. Konu fedakarlık. Aklıma buna dair hiçbir şey gelmemesiyse cabası. Zar zor yazdığım üç paragrafın sonunu bitirip yollayacaktım Cüzi miktarda para geçecekti elime. Fakat bu süreçte gelen her teklifi kabul ediyor, gözlerim kan çanağına dönene dek yazıyordum.
"Yokuş aşağı yuvarlanan varil misali sürüklenen hayatımızda dünyaya hiçbir faydamız olmadan kapamayalım gözlerimizi. Kendimizden ödün vermediğimiz fedakarlıklara başvurabiliriz."
Biliyorum, biliyorum. Klişe oldu. Cümle kuracak yetkinliğim elimden alınmış gibiydi. Yine bu hafta tonla eleştiri duyacağımdan emindim.
Derginin editörü yakın arkadaşım olmasaydı şayet şimdiye çoktan tekmeyi basmışlardı.
Ortak bir geçmişe sahip olmanın avantajıydı belki de. Vefa denilebilirdi buna. Aynı yetimhanede son iki yıl birlikte kalmıştık. İsmi. Burcu'ydu. O yaşlarda bile profesyonel şiirler yazardı. Birbirimize çok yardımımız dokunmuştu. Bir de tabii...
Yeniden çalan telefonumla düşüncelerimin içinden sıyrıldım. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Boğazımı temizleyip mümkün olduğunca gribal halimi yansıtmamaya çalıştım.
-Alo?
Karşı taraftan gelen tiz sesle gözlerimi kıstım.
-Merhabalar Güney Kuşu ile mi görüşüyorum?
-Merhaba. Evet, benim.
-İsmim Neşe, Huysuz Baba dergisinden arıyorum.
Nasıl da unutmuştum!
-Ah, Neşe hanım, kusura bakmayın size dönüş yapamadım.
-Sorun değil, fırsat bulamamışsınızdır. Eee teklif hakkında ne düşünüyorsunuz? Röportajımızı kabul ediyor musunuz?
Yutkundum. Beni sağlı sollu tokatlarla eleştirecekleri keskin bir röportaj olacaktı. Fakat iyi bir miktar ödeyeceklerdi. Bununla üç aylık borcu kapatabilirdim.
Nefes verdim üfleyerek.
-Ediyorum. Fakat görüntüm gizli kalsın istiyorum.
Neşe hanımın sevinçli sesi, işe o kadar da profesyonel bakmadığını hissettirmişti. Belki de bu röportaj beni fazla zorlamazdı.
-Aslında fotoğraf çekimi yapmayı düşünüyoruz sizinle. Ancak dergide yayınlarken yüzünüze Güney Kuşu amblemini koyacağız. Kabul ederseniz tabii.
Peki ya stalkerlar? Ellerimden, giysilerimden, ya da duruşumdan beni tanıyabilir miydi? Geçen gece evime birinin girdiğini fark etmiştim. Hiçbir şey çalmadan masanın üzerindeki bardağı devirip çıkmıştı. Korkuyla uyandığımda yalnızca devrilen bardağı görmüştüm.
Kaşlarımı çattım ve derince düşündüm.
Üç aylık borcu kapatabilecek olan para. Hadi ama Gökçe! Yaparsın sen!
-Kabul ediyorum.
-Ah, süper! Çok sevindim. Tüm bilgileri gönderirim size. Teşekkür ederim dergimiz adına.
-Rica ederim.
Telefonu kapattım ve kenara koydum. Halimi, durumumu bilen tek kişi Burcu'ydu. Ha bir de Handan teyze tabii. Ama bu mecrada Burcu'dan başka kimse neden her ay kitap yayınlayıp gelen tüm teklifleri tereddüt etmeden kabul ettiğimi bilmiyordu.
Mecburdum.
Büyük küçük iş fark etmeksizin.
Ne kadar para gelirse o kadar kâr.
Eminim hayli zorlanacağım sorular seçeceklerdi. Bu röportaj teklif eden üçüncü dergiydi. Bir söylenti yaymıştım mecrada. Güney Kuşu hiçbir röportajı kabul etmiyor. Son zamanların en çok konuşulan yazarı olduğu için herkesin peşinden koşturduğu, yalanını atmıştım.
Fakat bu yalan bir süre sonra gerçeğe döndü.
Sık sık eser yazdığımdan dolayı pek çok editörün dikkatini çekti bu olay. Röportaj ayarlayıp fahiş miktarda para teklif ettiler.
Doğrusu sınırlarımı zorlayıp riske girmek istedim.
Dergiler arasından en çok okunandaydı gözüm. Yani eleştirileriyle bir çok genç yazarı işe başlamadan istifa ettiren Huysuz Baba dergisi.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz, felsefesiyle borçları kapatana kadar ufak tefek hilelerle ilerleyebilirdim.
Telefona gelen mesaj bildirimine baktım.
"Haftaya Cumartesi 11.30 fotoğraf çekimi. 16.00 röportaj. Belli bir konseptimiz yok. Kıyafete burada karar veririz. "
Tarih gelene değin günlü yazı işlerimi tamamladım. Burnumun dudağımla birleştiği kısımda gripten dolayı çıkan uçuk izini kaybediyordu. Hafif bir kırmızılık kalmıştı yalnızca. Yani günü gelen fotoğraf çekimi için bir sorun oluşturmazdı.
Aynanın karşısına geçtim.
Ne çabuk Cumartesi olmuştu. Günlerin hepsi aynı geçtiği için artık ayırt bile edemiyordum.
Saçlarımı sımsıkı at kuyruğu yaptım. Yedinci ayını dolduran kontak lenslerimi kendi özbenliğime söz vererek bugün son kez takmak kaydıyla gözüme yerleştirdim.
Bir boğazlı beyaz kazak, altına yüksek belli kahverengi pantolon. Paltomu da üzerime alınca, yoksul bir mahallenin belalı apartman dairesinde oturmuyormuş gibi görünüyordum.
Zoraki gülümsedim aynaya karşı.
-Tamam, işte böyle kızım.
Gelecek eleştirilere hazırlıklı olarak çıktım evden. Otobüs ve metroyu kullanarak iki araçla fotoğraf çekiminin yapılacağı stüdyoya geldim.
Ülkenin en çok okunan dergisi, elbet de böyle bir yerde fotoğraf çekerdi.
Hayretle girdim içeri. Hemen kapıda Neşe hanım beni karşıladı.
-Merhabalar! Güney Kuşu hoşgeldin.
Mümkün olduğunca samimi bir şekilde gülümsedim.
-Merhaba Neşe Hanım.
-Tam vaktinde geldin. Huysuz Baba da fotoğraf çekiminde bulunacak.
Suratımı astım gergince. Poz verirken cidden o herif de mi orada olacaktı? Midem bulanmıştı.
-Sakin ol, sakin ol. Merak etme ısırmaz.
Neşe hanımın gülerek söylediği bu söze cevap veremedim. Arkasından takip etmekle yetindim. Bana verilen kıyafetleri giyinmek için kabine girdim.
Beni daha önce gören Neşe Hanım, bedenimi ayırt edemeyip iki bedenden de almış. Keşke bana sorsaydı.
Bu kadar zahmete gerek var mıydı sahiden?
Güney Kuşu'nu ağırlamak için can atıyor gibiydiler. Gülümsedim verilen elbiseyi giyinirken.
Siyah, dar kesim elbise fotoğraf çekiminin havasına yakışmıyordu. Ya da Güney Kuşu'nu anlatmıyordu. Elbisenin kalın askılarından biri omzumdan düşüyordu. Çekim boyunca düzeltmem gerekecekti. Çok rahatsız edici.
Kabinden çıktığımda Neşe Hanım, elinde fırçayla makyöz, saç kurutma makinasıyla kuaför vardı.
Heyecanla gözlerimin içine bakan bu insanlara gülümseyerek gösterdikleri koltuğa oturdum.
Kuaför saçlarıma kalın dalgalar yaptı. Öylece açık bıraktı. Kırmızı ve iddialı bir ruj süren makyöze şaşkınca baktım.
-Daha sade yapamaz mıyız?
-Kusura bakmayın patron ne istediyse öyle yapıyoruz.
Yutkundum.
Kahverengi iri gözlerime siyah buğulu far ve keskin bir eyeliner çekmişti. Açık buğday tenim bu dar kesim siyah elbisenin içinde beyaza dönmüştü sanki. Karamel rengi saçlarıma yaptıkları dokunuş dışında kendimi tanıyamıyordum.
Ah! Ne çok betimleme yaptım yine.
Gerginken yaptığım betimlemeler ruh hastası gibi hissettiriyordu bana.
-Buyrun, çekime alalım sizi!
Başımla onayladım. Simsiyah stüdyoya girince kıyafetimle kamufle olmuştum resmen.
-Şöyle oturun tabureye.
Eteğimin önünü elimle kapatarak oturdum.
-Hoşgeldiniz yazar hanım.
Bu ses fotoğrafçıdan değildi. Hemen arkasındaki taburede oturan Huysuz Baba'dan geliyordu.
Otuzlu yaşlarının sonunda olan bu adam, kibirli bakışlarıyla uyumlu giyimi, yukarı doğru taradığı, tipik zengin saç stili, karizmatik yüzüyle gülümsüyordu bana. Gergince doğruldum.
-Hoşbuldum.
-Benim kim olduğumu biliyor olmalısın.
Resmi konuşmayacak mıydık? Peki.
-Biliyorum, evet.
-Peki çekime başlayalım o halde.
-Biraz daha yorgun bakışlar istiyorum.
Yeterince yorgun görünmüyor muyum? Bu imkansız. Gözlerime bu kadar dumanlı makyaj yapmadan önce alıcı gözle baksaydınız ne kadar bitik olduğumu siz de görürdünüz, diye bağırıp stüdyoyu terk etmem yok muydu? Sustum.
Talimatları uyguladım.
-Koyu renkli makyaja rağmen hala suratın sevimli duruyor.
Memnuniyetsiz ifadeyle yanıma geldi Huysuz Baba .
-Dokunabilir miyim?
Diye izin aldı eli yüzüme yaklaşırken.
Muhtemelen yüzüme bulaşan boyayı silecektir, diye düşünürken dudağımın üzerindeki ruju sağa doğru parmağını sürerek yaydı. Yanağıma doğru bulaşan rujdan parmağına da bulaşmıştı. Elini havaya kaldırdığında yanındaki çalışanlardan biri mendille gelip siliverdi parmağını.
-Şimdi aradığım seksilik oluşmaya başladı sanki.
Mideme tarifsiz bir kramp yerleşmişti. Dizlerimi birbirine yapıştırıp başımı önüme eğdim.
Doğru hissetmiyordum.
Bir şeyler yanlış gidiyordu. Ve ben daha fazla bu halde kalmak istemiyordum.
Tabureden indim yavaşça.
-Buna... Devam edemem.
Neşe Hanım panikle geldi yanıma.
-Niçin? Lütfen devam edin, çok güzel gidiyordu.
Küstahça gülümseyen Huysuz Baba'ya bakmadan cevap verdim.
-Neşe Hanım, ben bir yazarım. Dergide yüzüm yayınlanmayacak, makyaja gerek bile yok. Herhangi bir kitabımı okuma şansınız olduysa eğer böyle bir kılıkta fotoğraf çekimini yapacak bir tip olmadığımı mutlaka bilirdiniz.
Kem küm edip ısrar etti uzun süre. Giyinme odasına gittim. Aynada makyajımı silmeye başladım.
Üç aylık parayı elimin tersiyle itmek akıl işi miydi, bilmiyordum. Fakat bu ben değildim. Bana damgaladıkları imaja bürünmek istemiyordum. Eleştiriye dayanabilirdim ama olduğundan farklı gösterilmek, salak yerine konulmuş gibi hissediyordum.
Makyaja ne gerek vardı ki?
Yüzüm dergide yayınlanmayacaksa makyaja ne gerek vardı? Bunun aklıma yeni gelmesine şaşırıyordum doğrusu.
-Kendini daha önce hiç böyle görmedin mi Gökçe? Göz alıcısın.
Küstah herifin üslubu... Agh! Sertçe arkama döndüm.
-Şaka mısın sen ya?
-Süslenip püslenince çekilmeye değer oldun işte. Ne istiyorsun?
Kendimi aciz hissetmekten nefret ediyordum. Ağlamamak adına sıktım kendimi.
-Bunun için gelmedim buraya. Yüzümü bile göstermeyeceğiz. Bu makyaj da neyin nesi? Benimle dalga mı geçiyorsun?
Güldü. Aynı anda süzüyordu beni.
-Ne zaman fark edeceğini merak ettim. Neşe'ye ses çıkarmamasını söyledim. Geç fark ettin. Şimdi buraya geldiğin kıyafetlerini giy ve çekime geri dön.
Kolundaki saate baktı.
-Beş dakika daha bekleyemem.
Kızarmış gözlerle bakakaldım ardından. Ben ne yaşadım az önce?