Muzlu Süt

2252 Kelimeler
"Güney Kuşu Yüzünü Göstermeli" , "Güney Kuşu'ndan Siyah Kuğu'ya" , "Klişe Romantik Yazarı" ... Ve daha bir çok haber manşeti. Derginin yaprakları henüz hala sıcakken internet haberlerinde böyle başlıklara şahit olmuştum. Neşe Hanım az önceki tartışmanın gerginliğiyle benden önce kafeden gitmiş, bugün içeceğim kahvelerin ücretini kartından telafi etmelerini istemişti. Öylece kalmıştım oturduğum yerde. Telefonumdan bu kışkırtıcı yazıları okuyordum. Kafeye girip çıkan insanların ellerinde Huysuz Baba dergisi, rulo halinde koltuklarının altına sıkıştırarak masaya oturdukları anda kapağını incelemeleri öylesine germişti ki beni, sanki ansızın yüzüme bakıp "Bu sen misin?" diye soracak gibiydiler. Kahvemden aldığım yudumu boğazımı yakması pahasına yuttum. Yazmam gereken sayfalarca yazı varken burada oturmuş haberleri okuyordum. Beynimde tehlikeli düşünceler belirlemeye başlamıştı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Borcun faizi bindikçe biniyordu. Dokuzuncu aya girmek üzereydim ve her geçen ay katlanıyordu faiz borcun üzerine. Şimdi dağ gibi yığılmıştı omuzlarımın üzerine. Her ay yüz binden bahsediyordu. Dokuzuncu ay için yüz bin toplayabilmem imkansız denecek kadar zordu. Öncesinde elli binden fazla verdiğim aylar olsa da ödediğimden daha fazlasını vermem gerekiyordu yüklendikçe. Beynime güçlü bir kramp saplandı ansızın. Hiç yoktan migren mi çıkmıştı bir de başıma! Az derdim varmış gibi... Son yudumunu da aldığım kahve bardağının dibine çöken karameli kaşıkla sıyırdım. Ortaya konulmuş şeker paketlerinden bir avuç alıp cebime attım. Utancımdan insanların yüzüne bakmadan ıslak mendil ve peçeteleri de çantama attım. Herhalde kimse dönüp de beni izlemeyecektir. Herkes kendi halindeydi zaten. Boğazımı temizleyip kalktım masadan. Kafeden ışık hızıyla çıktım. Alt sokaktan dolmuşa binerek eve gitsem yeniden bu tarafa gelmek zorunda kalacaktım. Bunalarak nefesimi verdim. Hemen önümde dolmuş belirdiği için hızlı düşünüp atladım içine. Çok geçmeden getirdi evin yakınlarına. Öfkemden gülüyordum dolmuştan inerken. Neymiş efendim, beyefendi benim için ajandasından yer açmışmış, kendini kasmaymış da, hiç mi bir ünlüyle flörtleşmemiş miyimmiş... Ah, ne diyorum ben ya? Daha doğrusu bu kadın neler diyip yollamıştı beni böyle? Şeytan dilli yılan vücutlu kadın! Gerçekten saçlarımı yolmak istiyorum hırsımdan. Evimin kapısını açtım. Her zamankinden daha az ürkektim bugün. Öfkem endişemi bastırmıştı adeta. Ama hiçbir anım bir anımı tutmadığı için oturma odasındaki masanın üzerinde bugün çıkan dergiyi gördüm. Yine girmişti evime takıntılı takipçim. Sanki enseme kalın bir sopayla vurmuşlar gibi irkilmiştim. Masaya yaklaştım. Derginin kapağına bırakılan yazıya çarptı gözüm. Elime almak istedim fakat derginin ıslak olduğunu fark ettim. Yere baktığımda ise kar küresinin kırılmış, içindeki sıvının her yere sıçramış olduğunu gördüm. "Seni benden başkası görmesin isterdim. Hiçbir bakış değmemeli gözlerine." Balerin kar küresinden çıktı demek. İlk yazı yine kitabımdan bir alıntıyken son sözü kendisi yazmıştı. Dudaklarım titredi. "Balerin kar küresinden çıktı." Resmimi kapakta gördüğünde deliye dönecek kadar kaptırmış olmalıydı kendini. Bu hiç tanımadığım biri miydi? Yoksa daha önce hayatıma girmiş de yok olup gitmiş miydi? Belki de... Ah! Hayır, umarım o kadar da şerefsiz değildir! Tüm bunlar Semih'in bir oyunu muydu yoksa? Beni korkutarak biraz daha para koparmaya çalışıp yeniden kaçması muhtemel bir şeydi. Eğer oysa... Yok. Zaten yeterince para götürmüşken daha fazlasını alamayacağını biliyor olmalıydı. Evime girip bariz bir sapkınlık gösteren bu kişi uzun zamandır beni takip eden o kişiden başkası olamazdı. Bu yaptığı ilk şey olmadığı gibi son şey de olmayacaktı. Semih hayatımdayken bile takip edildiğimi hissediyordum birileri tarafından. Öyleyse şimdi Semih yokken evime rahatlıkla girme vasfını buluyordu kendinde. Telefonumdan gelen aramayla ekrana baktım. Yaşaran gözlerimi sildim. Kayıtlı olmayan bir numaraydı bu. -Alo? -Merhaba, Güney Kuşu, siz misiniz? -Kimsiniz? -Sosyete FM radyo kanalından arıyorum. İsmim Sinan Şener. Radyo yayınından ve programlardan sorumlu müdürüm. Sizinle bizzat ben konuşmak istedim edebiyat programımıza davet etmek için. Sıralı cümlelerinden sonra dizlerimin üzerine çöktüm. Ağrıyan başımı ovalarken isminin Sinan olduğunu öğrendiğim radyonun müdürü seslendi. -Orada mısınız? -Kaç teklif ediyorsunuz? Bu defa sessiz kalan taraf o olmuştu. Kelimeleri tökezledi. -Şey, aslında bakarsanız... -Kusura bakmayın. Kaybedecek hiç vaktim yok, biliyor musunuz? Şahsi algılamayın lütfen. Kağıt sesleri ilişti kulağıma. Bir şeyler karalandı sanki. Söyleyeceği şeyi bekledim yalnızca. -Aslında bir karşılık teklif etmiyorduk. Yeni kitabınızın reklamını yapmış olursunuz. İki taraflı kârlı anlaşma, diye düşündük. Maddi bir beklentiniz mi vardı? Başımı ıslak masaya koydum. Kar küresinden sızan sıvı yapış yapıştı. -İlgilenmiyorum. Teşekkür ederim teklifiniz için. -Peki, iyi günler diliyorum. Tam kapatıyordum ki Sinan Bey seslendi. -Acaba baş başa oturup bir şeyler içme imkanımız var mı? Başımı kaldırdım masadan. Neydi bu şimdi? Yapış yapış sıvıyı elimin tersiyle silerken adam sözüne ekleme yaptı. -Yanlış anlamayın lütfen, ben dergideki resminizden çok etkilendim. Size nasıl ulaşacağımı bilemedim. Sadece bir çay içsek? Bu resmin başıma belalar açacağı belliydi zaten. -Yüzümü bile görmediniz. -Evet, görmedim. Bu sizinle görüşmeyi daha da çok istememe sebep oluyor. Hayatımın hataları sıralı halde diziliyordu gücünü arttırarak. Yutkundum ve üslubumu bozmadan cevap verdim. -Teklifinizi kabul edemem. Anonim kalmayı tercih ediyorum. İyi günler size. -Ama... Daha fazla uzatmadan yüzüne kapattım telefonu. Bir sürü mail gelmişti. Bildirimler öylesine fazlaydı ki altındaki sorumluluktan eziliyordum. Başıma bu belayı açan Huysuz Baba'yla buluşmak için yüzümdeki yapışkan sıvıyı temizledim. Evdeki siyah maskelerden birini taktım. Cap şapkamı da geçirince daha huzurlu hissediyordum kendimi. Olabilecek en spor şekilde giyinmiş, dikkat çekmemek adına makyaj dahi yapmadan çıkmıştım evden. Çok geçmeden Huysuz Baba'nın yerine geldim. Şansıma içeri girmeme gerek kalmadan kapıda karşıladı beni. -Oo Siyah Kuğu. Buyur geç içeri. -Gerekmez. Burada konuşacağım. Ukalaca güldü ve acımasızca sıktı kolumu. -Teşekkür edip yalakalık yapman gerektiğini yerde terbiyesizlik ediyorsun ha? Seni ülkenin gözdesi yaptım. Yüzün bile görünmeden kapak fotoğrafına koydum. Sıktığı kolumdan çekti ve bedenine yaklaştırdı. "Ah!" diye inlesem de bırakmasına yetmedi. Aşağılayıcı sözlerine devam etti. -Zoru oynamaksa amacın, yemezler. -Ne diyorsun sen be? Ne zoru oynamasından bahsediyorsun? Haddini bil! Yüzümdeki maskeyi indirdi tek hamlede. Korkuyla bakan gözlerim temasını kesmeyeceğini hissediyordu. -Bana bak yeter artık! Önce sesini yükseltip kendince gözdağı verdi. Peşinden sürükleyerek binanın arka kısmına götürdü beni. Yüzüme iyice yaklaşıp fısıldadı. -Rüyalarımı süslüyorsun. Bakışlarını, gülüşünü, o küstah soğuk tavırlarını çıkaramıyorum aklımdan. Seni ezmek aşağılamak istiyorum. Bu kadar zoru oynarsan daha fazlasını isteyeceğim. Bir randevuyu kabul et. -Bırak beni manyak mısın! Nasıl sözler bunlar? Dava açarım, süründürürüm seni. -Hangi parayla? Maddi gücün yoktu hatırladığım kadarıyla. Bırak bu işleri. Kolumu bir kelepçe gibi kavramışken kurtulmam imkansız sanıyordum. Ta ki duyduğum köpek seslerine kadar. Sürü halinde, boyunlarında mor tasma olan üç köpek yanımıza geldi ve ansızın Huysuz Baba'ya saldırmaya başladılar. Elinden kurtulup kenara kaçtım fakat bana doğru gelmiyorlardı. Yalnızca onu ısırıyor, etini koparacak kadar sıkıyorlardı. -Yardım çağırsana! Diye bağırdı yalvaran gözlerle. Onu oracıkta bırakıp bu vahşi köpeklere yem etme isteğim daha baskındı. -Ah! İçlerinden birisi yanılmıyorsam parmağını kopardı. Ağzında sallanan parçayı görünce midem yukarı doğru büyük bir baskı yapıp kusmama sebep oldu. Hem kusuyor hem de binadakilere sesleniyordum. -Yardım edin! Huysuz Baba'nın parmağı koptu! Hiç durmadan kusmaya devam ettim. En sonunda binadaki çalışanlar Huysuz Baba'ya yardıma geldiler. Köpekleri def edip parmağı kurtarsalar da iş işten geçmiş gibiydi. Artık o parmak yeniden oturtulamazdı oraya. Tüylerim ürpermişti. Sıkışık olduğum bir anda bu köpekleri salan kişi elbette o olmalıydı. Takıntılı takipçim, şimdi de kendini kahraman yapmaya çalışıyordu gözümde. Hastanenin kapısında Huysuz Baba'nın giden parmağı hakkında konuşan insanları dinliyordum. Beni de hastaneye getirmişlerdi çünkü kusmaktan bayılmıştım. İçten içe kopan parmağı için sevindiğimi söylesem, acımasız olur muydum onun gibi? Başımı sağa sola salladım. Saçmalama Gökçe! İnsanlığını henüz yitirmedin. -Gökçe tatlım! Nasıl oldu bu olay? Oldukça paniklemiş vaziyette yanımdaki koltuğa oturup çantasını kenara fırlatan Neşe Hanım'a cevap verdim. -Konuşmaya gelmiştim. Kapıdan söyleyeceklerimi diyip gidecektim. Engel oldu. Binanın arkasına sürükledi beni. Sonra ahlaksız sözler söylemeye başladı ve birden köpek sürüsü gelip ona saldırdı. Stres ve şoktan kusarken bayıldığım için gerisini hatırlamıyorum. -Sen, neler diyorsun öyle? -Hangisine şaşırdınız? Ahlaksız sözler kısmına olmadığı kesin. Gözlerini devirdi. Yanındaki adamı eliyle çağırdı ve: -Koş git ziyaret edebilir miyiz öğren! Yolladı adamı. Hemen ardından bana döndü. -Sen mi saldırttın bu köpekleri? -Ne! Ben asla böyle bir şey yapmam. Kamera kayıtlarına bakın. -Baktım zaten. Köpekleri bir adam getirip salıyor size doğru. Ama neden sana saldırmıyorlar? Neler dönüyor Güney Kuşu? Gözlerim açıldı şok içinde. -Bir adam, derken? Kolumu tuttu ve sıkıştırmaya başladı. -Bana bak! Aptal mı sandın beni? Kırığın falan mıydı köpekleri salan herif? Parmakları bir diken gibi saplanıyordu etime. Tırnaklarıysa cabasıydı! İnleyerek yapıştım eline. -Neler oluyor Neşe Hanım? Ne hakla bana böyle dokunursunuz? Ayağa kalktım temasından kurtulmak için. Kıyafetimi düzelterek gitmeden evvel son sözümü söyledim. -Boşuna beklemişim sizi. Gidin tespit ettirin o adamın kim olduğunu. Benimle bir ilgisi olmadığını gördüğünüzde nasıl bir özür dileyeceksiniz merak ediyorum. Arkamı dönüp giderken öfke püskürdü ardımdan. -Ukala! Seninle iş yaptığımız güne lanet olsun! Sana dava açacağım. Beş kuruş paran yok nasıl başa çıkacaksın bakalım! Etraftaki insanlar gözünü dikmiş bana bakarken maskeyle yüzümü iyice kapattım. Stres içerisinde kalmıştım. Titreye titreye evimin yolunu tuttum. Bunca tehdite susacak insan değildim. O kadını yerle bir etmesini bilirdim. Bilirdim de, ne yazık ki hayatımın bu kısmında yalnız bırakılmıştım. Destekçim olmayacaktı. Bulaştığım belaların sayısı iyice artarken bilinmezliğe doğru sürükleniyordum. Bir sokak lambasının altında soluklanmak için durdum. Nefesim kesiliyordu. Maskemi sıyırdım havayı solumak için. Elimi direğe dayayarak başımı gökyüzüne kaldırdım. Henüz kararmak üzere olan gökyüzüne bakışım sitemkârdı. Kurak topraklarıma yağmur düşmüyor diye. Yorgunluğumu nasıl tarif edebilirdim, bilmiyordum. Omuzlarım her geçen gün daha da çöküyordu. Bindikçe biniyordu ağırlıklar. Elimi cebime attım ve cüzdanımı çıkardım. Nakit yüz elli liram vardı. Bir markete girip Handan teyzenin bir haftalık yemeğini yapmak için malzeme almalıydım. Genelde iç malzemesi alıp pide yaptırarak buzluğa atıyordum. Evde ona bakan kadın olmadığı günlerde, acıktığında çıkarıp ocakta ısıtarak yiyordu. Elimden başka bir şey gelmiyordu ne yazık ki. Zavallı kadını zaten aciz bir durumdayken öylece bırakamazdım. -Oh, sırtım ve boynum çok ağrıyor. Elimle uzanıp boynuma ufak masajlar yaparak yürüdüm markete kadar. Gerekli olduğunu düşündüğüm malzemeleri aldıktan sonra kasaya geldim. Sessizce saymaya başladım aldıklarımı kasiyer gelene kadar. Domates, salatalık, makarna, yumurta. Neyi unuttum? Ah, süt! Kasiyer henüz gelmeden aldıklarımı kasada bırakarak bir paket de süt almaya gittim. Bir türlü reyonu bulamıyordum aksi gibi. Nihayetinde gözüme çarpınca koşar adım aldım elime sütü. Kasanın başındaki sırada uzun paltosunun cebine ellerini sokmuş, uzunca boyu ve iri görüntüsüyle bir adam bekliyordu. Arkasından bile bu adamın zengin olduğu anlaşılıyordu. Kaliteli ayakkabıları parlıyordu gözümde. Sütü de aldıklarım arasına eklerken adama baktım. -Kusura bakmayın beklettiysem. Yüzü... Daha önce gördüğüm herkesten hisli ve keskin bakışları, yukarı doğru taranan siyah saçlarının peşinden yüzümü süzen yeşile dönük kahverengi gözleri bir anlığına yaşadığım anın gerçekliğini sorgulatmıştı bana. Başımı sağa sola salladım afallayarak. Gülümsedi. Gözleri kısılmıştı. Betimlemeyi acilen bırakmalıydım çünkü bir sapık gibi onu izlediğimi sanacaktı. Bakışlarımı yüzünden aldım ve başımın denk geldiği hizaya, göğsüne çevirdim. -Sorun değil. Kasiyer hala gelmemişti ve bu sessiz ortam beni germeye başlamıştı. Yakışıklı bir adam gördüğümde ona bakıp betimlemeden duramıyordum. Şimdiden bir kurgumun başrolüne konduracağımdan emindim görüntüsünü. Yutkundum. Yutkundum ve hemen peşinden beni çok utandıracak karın gurultusu çıktı. Elimi karnıma bastırarak sesi yok etmek istedim fakat işe yaramadı ve gülmeye başladım. Zaten delirmeme ramak kalmıştı. Şimdi bu adamın önünde rezil de olmuştum. Sağıma döndüğümde adam ortadan kaybolmuştu. Birkaç saniye içinde kaybolan adam elinde bir muzlu sütle beraber kasadaki sırasına, kasiyerle döndü. -Beklettiğim için kusura bakmayın lütfen, hemen geçireyim ürünleri. Diyerek aldıklarımı okutmaya başladı. Elindeki muzlu süt görüntüsüyle oldukça tezattı yanımdaki adamın. Gülmek istiyordum bu duruma. Gül Gökçe, ağlanacak haline gül. -103 lira. Elimi cebime attım ve kalan paramın hepsini verdim. Paranın üzerini teslim ettikten sonra "Kolay gelsin." diyerek marketten çıkmadan önce adama bakıp başımı eğerek gülümsedim. Bir nevi "İyi günler!" demekti bu. İşaret parmağını kaldırarak "Bir dakika." dediğini dudaklarından okudum. Ne diyecekti ki? Ah, heyecan basmıştı şimdi. Neler düşünüyordum böyle. Yüzüne daha fazla bakıp da incelemesem iyi olacaktı. Başımı çevirdim yere. Kaliteli parlak ayakkabıları görüş alanıma girene dek kaldırmadım başımı. -Düzgün beslenmiyorsunuz sanırım. Muzlu sütü bana doğru uzattı. Hayretle açtım gözlerimi. Duymuştu karnımın gurultusunu. Harika! Rezil Gökçe. -Bu, benim için mi? -Evet, afiyet olsun. Bayılacak gibi duruyorsunuz, renginiz de atmış. Beslenmenize dikkat edin. Sütü elime tutuşturdu. Teşekkür etmemi beklemeden diğer elindeki sigarayı yakarak uzaklaştı. Öylece kalakaldım. Muzlu süt mü? Kahkahayla gülmek istiyordum fakat gözlerim yaşarmıştı. Uzun zamandır kimsenin beni düşünerek ufak da olsa herhangi bir şey aldığını hatırlamıyordum. Olduğum yerdeki banka oturdum. Ağlaya ağlaya muzlu sütü içtim. Gözüme renk gelmişti resmen. Elimin tersiyle burnumu sildim. Kimdi bu adam yahu? İsmini bile soramamıştım. İsmi ne kelime, teşekkür bile edememiştim. Aptallaşmıştım resmen karşısında. Gün içerisinde asla susmak bilmeyen telefonum yeniden çaldı ve beyaz atlı prensinden muzlu süt alan kız modundan çıktım. Arayan numara kayıtlı değildi. Sadece açtım. Sesimi çıkarmadan. -Merhaba Güney Kuşu'yla mı görüşüyorum acaba? -Buyurun kimsiniz? -Gürültü Yayınevi'nden arıyorum. Editörümüz sizinle görüşmek istiyor. Lütfen hatta kalın. Ah, bu son kitabımı gönderdiğim yayıneviydi. Basım için onaylanmadan son rötuşlara değinecek olmalıydı. Kısa bir süre beklerken aynı anda Handan teyzenin evinin yolunu yürüyordum. -Alo, selam. Ben editör Su. -Merhaba Su. Bir sorun yoktur umarım. -Kitabı bu hafta basamayacağız ne yazık ki. Bunu haber etmek istemiştim. Düzeltmeler sandığımdan daha fazla çıktı. Olmaz, katiyyen olmaz. Gelecek ayın parası tamamen bu kitaba bağlıydı. -Su Hanım, yanlış anlamayın fakat bu hafta çıkması gerekiyor. -Üzgünüm, bu neredeyse imkansız. Elimi başıma götürdüm. Stres ağrıları başlamıştı yine. Ne başlaması? Saplanıyordu adeta. -Peki yayınevi olarak bana biraz avans veremez misiniz? Bir sessizlik bürüdü telefonun karşısındaki editörü. Kısa süren sessizliğin peşine gelecek cevabı pek tabii biliyordum. Yine de bir ümit sormuştum işte. -Kitap yayınlanmadan böyle bir şey söz konusu dahilinde olamaz maalesef. Henüz elimizde belli bir para yok. Siz de bilirsiniz, yeni değilsiniz bu işlerde. -Anlıyorum. Yapacak bir şey yoksa madem... İyi günler. -İyi günler. Telefonu kapatıp cebime attım. Muzlu sütün tadı damağımda, insanlığa dair umudum alevlenirken; Semih yüzünden edindiğim borç için düştüğüm durum o alevi söndürüyordu. Ben bitmiştim. Dayanacak gücüm ve sabrım kalmamıştı artık. Ayakta durmak için birkaç adamla randevuya çıkıp, birkaç dergide yüzümü mü sergilemeliydim? Üstelik takıntılı bir sapığım varken ve o kapak resminden sonra aramalar artmışken... Tüm olumsuz eleştirilere göğüs gerebilirdim. Aşağılamalar, çirkin benzetmeler, bel altı yakıştırmalar... Bir şekilde aşabilirdim bunları. Ama çaresiz bırakılmıştım. Aşmam için konulan engellerin yüksekliği boyumu aşmıştı. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Annem, babam... Yalvarırsam döner misiniz geriye? Kanat geren kimse kalmadı bana. Tek başına çabalamaktan perişan hale geldim. Kimsem kalmadı. Kimsem yok artık. Yaşamaya daha fazla devam edebilir miyim, bilmiyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE