Üç Gün Mühlet

2267 Kelimeler
(Bir Ay Sonra) Önüme serdiğim paraların üzerinde elimi gezdirdim. Sonumu mu getirecekti bu para? Yirmi sekiz bin. Sadece yirmi sekiz bin toplayabilmiştim. Razı edebileceğim elli bin bile değil. Tükeniş ayımdaydım. Bir araya topladığım paraları çantaya koydum. Elden verip açıklama yaparak kabul ettirecektim bu parayı. Başka çarem yoktu. Hakkımda çıkan tuhaf söylentiler ve Huysuz Baba dergisinin yüzümü ifşa etme şantajlarıyla dolu bir ay geçirmiştim. Her Allah'ın günü gelen saygısızca telefon bildirimleri, evime giren takipçimin kapıma bıraktığı yahut biri aracılığıyla gönderdiği turuncu çiçekleri görmekten sıkılmıştım artık. Hatta öncesinde ismini bilmediğim bu turuncu çiçeğin öylesine gönderilmiş olduğunu düşünmüşken, arkadaşım Burcu ile görüştüğüm bir zamanda bu çiçeğin adının Lilyum yani halk arasında zambak olduğunu ve birine hangi mesajla verildiğini öğrenmiştim. "Benim için özelsin." Mesajıyla muhataba veriliyordu. Hangi akla hizmet bana bu çiçekten gönderdiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Gerçi kapıda gördüğüm vakit, orada kalmasına müsaade etmiyordum. Elime alıp evin içerisinde biriktiriyordum. Güzelim çiçeğin tehlikeli amaçlarla gönderilmiş olması tüylerimi ürpertiyordu. Bir zamanlar Semih'in beni güç şartlarda biten bir zambak çiçeğine benzettiği günleri anımsatmıştı bana. Ve bu da şüphelerimi iyice arttırıyordu. Turuncu lilyumlar vazoda birikirken borçların üzerine borçlar eklendi. Ve ben hem aklımı hem ruhumu yitirmenin eşiğinde, delirmemek adına son tahammüllerimi ediyordum. Dış kapıyı açarak girişin önünde beni bekleyen turuncu lilyuma baktım. Her zamankinden farklı olarak ben evdeyken konmuştu bu defa. Alışmak zorunda olduğum bir hayattı bu. Artık bacaklarım titremiyor, kusma hissi gelmiyordu. Aslında düşününce son bir aydır duyguları hissedemiyor gibiydim. Yüzeysel acılar, hüzünler ve öfkeler yaşıyor; yüzeysel tepkilerle unutuveriyordum. Çiçeği kapının önünde bırakarak dönüşte içeri almak üzere binadan ayrıldım. Stresliydim. Başım da ağrıyordu. Yine de reaksiyon gösteremiyordum. Birkaç ay önce parayı elden teslim ettiğim için bu defa yeri bulmakta sıkıntı çekmeyecektim. Kabul etmeliydiler. Sonuçta elde avuçta ne varsa getirmiştim. Kaçmamıştım adamın birisi gibi. Bir korkak gibi bahaneler ardına saklanmadan çıkacaktım karşılarına. Korkmuyordum. Peki niye gözlerimin üzerine bir perde iniyordu? Önlerinde bayılırsam tehlikeli olur muydu acaba? Ah, ne düşünüyorum ben yahu? Kafamı toplayıp yürümeye devam ettim. Yürüdüm, yürüdüm... O marketin önünden geçerken, çakalların inine gittiğim halde, istemsizce gülümsedim. Bana verilen muzlu sütün kokusunu duydum sanki. Bu durumda bile gülümsediğime inanamıyordum. Uzun zamandır bir muzlu sütün verdiği mutluluğa sahip olamamıştım. Eğer Semih yüzünden başıma gelen tüm bu olumsuzluklar yaşanmasaydı kısa sürede bu kadar olgunlaşabilir miydim, bilmiyorum. Hayatımın en büyük dersini almıştım. Kimseye güvenmemek. Fakat sadece almıştım. Henüz dersten geçebilmiş değildim. Borçlar tamamen bitene, Huysuz Baba dergisi yakamdan düşene, üzerimdeki sorumluluklar azalana dek sorunlar eklendikçe eklenecekti. Bir çok insan girip çıkacaktı hayatıma. Hangi birine güvenmeli, hangi birinden korkmalıyım bilmiyordum. Hepsine temkinli yaklaşırsam bu tamamen mantıkla hareket etmek olurdu. Oysa hislerin de önemi vardı seçimlerde. Yani kişisel gelişim yazarı olarak vurguladığım noktalardan birini kendim atlarsam... Ah! Ne diyordum ben? Zaten pek çok şeyi atlamıştım. Fark etmeden o kadar hızlı yürümüştüm ki tefecilerin yerine ulaşmıştım. Nefes verdim kuvvetlice. Kapıdan girer girmez karşıma çıkan kel ve takım elbiseli adam beni tanıdı. -Sağdan girip merdivenden çıkın. Dedi kalın ve net sesiyle. Kaşlarımı çattım. Adamın ses tonu muazzamdı. Kendime hakim olamadım ve gitmek üzereyken geri dönüp seslendim. -Ses tonunuz ve diksiyonunuz çok pürüzsüz, seslendirme yapmayı düşünürseniz tanıdığım birkaç kişiye yönlendiririm. Söylediğim sözle beraber ağzı açık bir süre öylece baktı. Cevap vermeyi düşünmediğini varsayarak işaret ettiği gibi sağa yöneldim. O esnada o kalıplı adamdan beklenmedik bir tepki aldım. -Teşekkür ederim. Daha önce kimse böyle bir iltifatta bulunmamıştı. Ben biraz şaşırdım sadece. Dönüp gülümsedim. Stresten ağrıyan başımı ovalarken cevap verdim. -Rica ederim. Güzel bir gelecek edinmek kendi ellerinizde. İyi günler. -İ-İyi günler... Diyerek kekelerken paraları teslim etmek adına sağdan girdim. Önümde beliren merdivenlerin üzerinde son derece bayat bir halı serilmişti. Yıllardır yıkanmadığı belli olan halıyı merdivene sabitlemişlerdi. Demode çiçek desenleri iyice boğuyordu karanlığa dar basamakları. Ve koridorun sağında da solunda da yer alan çiçeklerin alakasını sorguluyordum. Taze görünümlü çiçeklerin adını henüz yeni öğrenmiştim. Bunlar kasımpatıydı. Kapısına çiçek bırakılan biri olarak tüm çiçekleri ezberlemiş olmama hayret edilmemeliydi. Yine stresten betimlemeler içerisinde kayboluyordum. Fakat şuanda hiç zamanı değildi. Odaklanıp ayın borcu için bu parayı kabul ettirmeliydim. İyi bir konuşmacı olduğumu düşünüyordum. Duruşumu dikleştirip kapalı kapıyı tıkladım. Hemen peşine açarak içeri girdim. Handan teyzenin evinde beni balkondan sarkıtan adam, geldiğimi gördüğünde elindeki işi bırakarak arkasına yaslandı. Bir sorun olduğundan emin bakışları nihayet heyecanlanıp ürkmeme sebep olurken masanın üzerine kalem koymak için yerleştirdiği ahşap kalemlikte "Hasan" yazıyordu. Bu manyak herifin ismi Hasan'dı demek. Evet aylardır ismini öğrenmemiştim. Neden öğrenecektim ki? İkinci defa balkondan sarkıtırken ismiyle yalvarmak için mi? Hah! Şu durumda kara mizah yapmak ne kadar uygun Gökçe? -Buyurun Gökçe Hanım. Genelde birkaç saat öncesinde yollardın parayı. Ne haltlar dönüyor? -Öncelikle Hasan Bey... Yutkundum. İsmini söylerken midem bulanmıştı aynı anda. Onun da hayretle kalkmıştı kaşları. -Biliyorsun ki geçen aylarda normalden fazla para gönderdim. Her ay tüm parayı saati saatine ödedim. Ama bu ay ne yazık ki sadece yirmi sekiz bin toplayabildim. Masaya koyduğu kalemi parmaklarının arasına alarak yavaş yavaş vurmaya başladı. Sırtımdan enseme bir ürperme tırmanırken tekrar yutkundum. -Eee ne diyorsun yani yazar hanım? Ne yapalım? Nasıl ödeyeceksin kalanını? -Geçen aylardaki fazla ödemeyle telafi ettiğimi düşünüyorum. Başını sağa sola salladı. Bakışları net ve kararlıydı. -Ne düşündün? Gelip parayı verecektin ben de kabul edip yollayacak mıydım seni? Sazan gibi atlayıp borçları yüklenirken aklın neredeydi? Çantamdan deste deste parayı çıkararak masaya bıraktım. Ardından ceplerimi karıştırdım. On kağıt ve üç madeni parayı da üzerine koydum. Cüzdanımı ters çevirip birkaç kuruş daha düşürdüm masaya. -İşte. Yol param da dahil. Elimde var olan her şeyi ortaya koyuyorum. Bu zamana dek geciktirmediğim için ayrıcalık istiyorum. Paraları hızlıca saydı. Kuruşları dahi aldı. Ardından başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi. -On üç lira yirmi beş kuruş için sana mühlet veriyorum. Üç gün içerisinde üstünü tamamla. -Üç gün mü? Bir ayda toplayamadığımı üç günde nasıl kazanacağım? İç cebinden bir kart çıkararak bana uzattı. Bordo kartı parmaklarımla tutarken elime neyi aldığımı henüz fark edememiştim. Üzerindeki yazıyı okuduğumda kaşlarımı çattım. -Bu ne demek oluyor? -Bu şu demek oluyor: Parayı başka yoldan kazanmamak için fazla direndin. Pes et ve verdiğim karttaki Club Yeşim'e git. Üç günde daha fazlasını kazanırsın. Gözlerinin içine bakarak kartı parçalara ayırdım. Korkutucu adamın elinde silah bile olsa bana bu muameleyi yapmasına izin veremezdim. Kartın parçalarını yere atıp tek bir söz söylemeden çıktım dışarı. Arkamdan bağırdığını işitiyordum. -Eğer üç gün sonra toplayamazsan kendi ellerimle götüreceğim seni oraya! Aptal herif beni ne sanıyor! Üç günmüş. Üç günde ben nasıl toplayacağım o parayı? Canımı alsa da kurtulsam. İğrenç herif. Ah! Gerçekten çok yorucu. Ağlamaya bile vaktim yok mu benim? Ağlamayı bile erteleyecek miyim artık? Bu işten nasıl sıyrılacağım? Beynim... Sızlayan başım dayanılamaz hale gelmişti. Arkadaşlarımdan ve piyasadaki bazı isimlerden yardım alabilirdim. Yine de paranın üstünü toplamaya yetmezdi. Ancak bir şey... Gelecek ayın parasını bile karşılardı: Huysuz Baba dergisine yüzümü satmak. Koridorun çıkışında kapıdaki kalın sesli adam çıktı karşıma. Etrafı gözetleyip temkinli bir şekilde yaklaştı. Fısıltıyla konuşurken dikkat kesildim. -Kapınızı kilitlemeden yatmayın. Benden size ufak bir teşekkür hediyesi olsun. Şok olan gözlerimle yürüyüp geçtim yanından. Ne demek istemişti? Doğrusu zaten kapımı kilitlemeden yattığım tek bir gün dahi yoktu. Yine de... Yine de bu ve koridorda gördüğüm taze çiçekler... Olabilir miydi? Saplantılı takipçimin bir alakası var mıydı tefeciyle? Artık düşünmeye dahi mecalim yoktu benim. Ne olacaksa olsun, kafasında güç bela çıktığım binadan çay bahçesine geçmiştim. Karşımda oturan dostum Burcu, çaresizliğime dolu gözleriyle bakıyordu. Masanın üzerindeki ellerimi tuttu. -Yemin ediyorum Gökçe... Elimdeki tüm para maaşım. Bir miktarını sana verebilirim ama yine de kurtarmaz. Dergiden ek iş de yok. Çok üzgünüm. Böyle olmasını istemezdim. -Şşh. Tamam, tamam. Zaten senden istememeliydim. Yanlış anlaşılma ihtimaline karşın sözümü açıkladım. -Yani yeterince şey yaptın zaten benim için. -Daha fazlasını yapmak isterdim. Gökçe... Sanırım başka çaren kalmadı. En yüksek meblağı veren dergiye yüzünü satman gerek. Aklın yolu birdir ya hani! Aynı şeyi düşünmüştük Burcu'yla. Tüm alternatifler tükenmişti artık. Başımı masaya koydum. -Sanırım haklısın. Hem... Henüz birkaç saniye masada kalan başımı kaldırarak devam ettirdim. -Hem Huysuz Baba'nın şantajları da boşa çıkmış olur. Bir başka dergiyle anlaşabilirsem eğer, ellerindeki fotoğrafları kullansalar da kullanmasalar da bir şey fark etmeyecek. Gözümün önünden geçen kendi kitabım başımı çevirmeme sebep oldu. Genç bir kız hararetli bir şekilde yürüyerek çaprazımızdaki masaya oturdu. Yazdıklarım arasından karakterlerin adını dahi unutmuş olduğum bir romanı seçmiş, kitabı geriye doğru katlayarak sayfaları çevirmeyi kolaylaştırmıştı. Henüz yeni aldığı belliydi kitabı. Burcu gözünün önünde parmak şıklatarak kendisine dönmemi sağladı. -Sana diyorum, nereye gitti aklın yine? Başımı sağa sola salladım. -Çok dalgınım değil mi? -Gökçe çok üzülüyorum senin için. Vazgeçsen olmaz mı? Tüm borçları yeniden Semih pisliğinin annesine yüklesen- Sanki yasaklı bir kelime söylemiş gibi kestim sözünü. -Olmaz Burcu! Nasıl yaparım bunu? Kadın yatalak diyorum. Ayrıca... Yutkundum gözümün önünden geçen anılarla. -Üzerimde çok emeği var. Burcu beni incitmeden kelimeleri seçmeye çalışan biriydi. Çıtkırıldım değildi fakat kibardı Burcu. Gözlerinden okuyabiliyordum benim için endişelendiğini. -Yapma bunu kendine. Üçüncü günün sonunda ne olacak? Ayaklarınla mı gideceksin adamlara? Bu soruyu daha önce düşünmemiştim. Nasıl olsa bulurum parayı diyordum. Hiç mi ihtimal yoktu yani? O adamların dediği gibi yerlerde çalışacak biri değildim. -Hayır, gitmeyeceğim. Onurum için başka bir fikrim var. Bu fikri Burcu'ya söylemeyecektim elbette. Beni caydırmaya çalışırdı. Henüz kendime bile kabul ettirememişken... Ah! Her şeyi geriye alabilseydim eğer yaşadığımız tüm o güzel anılara rağmen Semih'le hiç karşılaşmamış olmayı dilerdim. Tüm kariyerimi hiçe sayabilirdim bunun için. -Gökçe, bir şey diyeceğim sana. Bıkkınca elime yaslandım. Aynı anda içeceğin pipetiyle oynuyordum. -De. Sandalyesinde sağa sola sürtünerek sözün neresinden başlayacağını düşünüyor olmalıydı. Başımı salladım. -Söylesene. -Kızma bana ama... Kızacak halim mi vardı sanki? -Söyle hadi, kızmayacağım. Huzursuz mavi gözleri, buruşturduğu çilli burnu söyleyeceği sözün Semih'le alakalı olduğunun çoktan vermişti sinyalini. Düşündüğüm gibi de oldu. -Semih'ten bir ihanet bekliyor muydun? Çok kolay atlattın Gökçe. Hem de her gün annesinin evine uğruyorsun. Başkası yaşasa aynı olayı, bırak annesine gitmeyi asla toparlanamazdı bile. Sense sanki böyle bir olayı hiç yaşamamış gibi tekrar hayatına odaklandın. Bu gerçek yüzüme tokat gibi çarpmıştı sanki. Sanırım bunun sebebini biliyordum. -Bu bir çeşit savunma mekanizması. Psikolojide buna yadsıma denir. Olay hiç yaşanmamış gibi inkâr ederek hayata devam etmek. Hımm... Elimi çeneme götürdüm. -Sen diyene kadar böyle davrandığımı fark etmemiştim doğrusu. -Doğru söyle; henüz Semih'in ihanetinden dolayı oturup adam akıllı ağlama fırsatı buldun mu? Şöyle bir düşündüm. Bunca vakit ağlarken Semih'in adını anmadan ağlamıştım. Daha çok bulunduğum halin utancı, yorgunluk ve Huysuz Baba dergisinin pisliklerine gözyaşı dökmüştüm. Ha bir de tefecilerden dayak yediğimde. Başımı sağa sola salladım. -Hayır. -Kendini mi sıkıyorsun ağlamamak için? Omuz silktim. İçimi yokladım. -Hayır, sıkmıyorum. Semih'i düşünmek midemi bulandırıyor yalnızca. Anmak istemiyorum adını. Hayretle bakıyordu yüzüme. -Çok seviyordun Semih'i. Hayatındaki önemli kararların hepsini beraber vermiştiniz. Gökçe ben senin için çok endişeleniyorum. Şokta mısın acaba hala? Gerçekten o kadar vahim miydi durumum? Öyle perişan mıydım? Kendimi yoklayınca sadece yorgunluk hissediyordum. Elbette deştiğimde kin ve nefret de vardı. Yine de bunu düşünmek için fazla yoğundum. Burcu'nun elini tuttum. Güldüm ardından seslice. İçten içe kanıyordum aslında. -Telaşlanma. İyiyim. İyi olacağım. Ayağa kalktı Burcu. Yanıma gelip alnımdan öptü. -Dergide işim var. Hesabı ben ödeyeceğim. Bir sorun olursa muhakkak bana ulaş. Başımı sallamakla yetindim. Zihnimdeki tehlikeli düşünceler "Görüşürüz." dememe müsaade etmedi. Onun yerine: -Kendine çok iyi bak. Diyerek gülümsedim. Aklı bende kalacaktı, buna emindim. Yine de işini bekletmeyip gidecek ve o kadar işin arasında gün boyu bana mesaj atacaktı. Etrafımdakilere bu kadar yük olmak ağır geliyordu artık. Omuzlarım hüzünle çökerken para isteyebileceğim diğer yerleri de aradım. Yapabileceğim her işe başvurdum. Hepsinden red yemek yıldırmıştı beni. Çay bahçesinden kalkıp evimin yolunu tuttum. Gelen telefon aramasıyla elim cebime gitti. Sahiden mi? Arayan Neşe Hanım'dı. Aslında "Hanım" hitabını hak etmiyordu artık. Yine de... -Alo, Neşe Hanım, neden aradınız? Beklediğim ses gelmedi kulağıma. Bu o iğrenç herifin sesiydi. Huysuz Baba, asıl ismiyle: Ercüment. -Selam Gökçe. -Ah! Ciddi olamazsın. Telefonu kapatmaya yeltenirken seslendi. -Dur, dur! Kapatma sakın. Beni dinle. -Seni dinlemek isteseydim numaranı engellemezdim herhalde. Kapatıyorum. İç çekme sesiyle beraber konuştu. -Bir randevu. Sadece bir randevu. Tüm davaları geri çekerim. Şantajı da bırakırım. Hem yüzünü hem onurunu sat, diyordu yani. Güldüm. -İğrenç, adi bir herifsin. Biliyorsun değil mi? -Daha önce de söyledim. Bu kadar zoru oynaman seni daha çok istememe sebep oluyor. Bir randevu sadece. Evinin önüne gelmeye de son vereceğim- Söylediği son söze cevap vermeden yüzüne kapattım telefonu. Evimin önüne geldiğini dahi bilmiyordum. Ne yılışık biri çıkmıştı böyle? Sektörde bu heriften aynı muameleyi gören kimse yok muydu benden başka. Daha önce hiç skandalını duymamıştım. Çok iyi korunuyor olmalıydılar. Kimsenin söylediği sözün bir değeri kalmayana dek uğraşıyorlardı demek ki avuçlarına aldıkları kişiyle. Gökyüzüne baktım. Hava kararmaya başlamıştı. Eskiden mutlulukla beklediğim huzurlu gece, şimdi çileden farksızdı benim için. Hayattan aldığım zevki tamamen kaybetmiştim. Beni en son sevindiren şey... Ah! Sanırım yakışıklı adamın verdiği muzlu süttü. Herkese yük olduğum şu hayatta ilk kez düşünülmüştüm. Yaşamamın pek de değeri yoktu artık. Hayatın son iyiliğini de o adamdan görmüştüm. Artık kapanışı yapabilir miydim? Evimin önüne gelmiştim nihayet. Kapının paspasına bırakılan lilyumun yerine başka bir çiçek vardı. Kaşlarımı çatarak eğildim ve çiçeği elime aldım. Beyaz çiçeğin anlamı neydi acaba? Artık takıntılı sapığımdan çok verdiği mesajlara odaklıydım nedense. Kafamdan neler geçiyor böyle? Aklımı mı yitireceğim? Eve girdim. Işıkları yaktıktan sonra genel bir kontrolle beraber üzerimi değiştirdim. Kendimi oturma odasındaki koltuğa atıp çiçeğin resmini internette arattım. Beyaz frezya. Eve gelir gelmez uğraştığım şey ne kadar da trajik. Arama motoruna "Beyaz frezya çiçeğinin anlamı." yazarak arattım. Belki de bu takıntılı manyak çiçeklere bir anlam yüklemeden yolluyordu. Belki de her şeyden anlam çıkaran bendim. "Umut." Umudu simgeliyordu demek. Perişan hallerimin farkındaydı ha? Yine de turuncu lilyumun kokusu daha güzeldi. Bir vazoda topladığım lilyumlara göz attım. Tüm odaya yaymıştı ferah kokusunu. Kimsin sen? Kimsin? Bana çiçek getirecek kadar değer verdiğini sanıyorsun, bu sadece beni korkutuyor. Saplantından korkuyorum. Sapık üst komşum, ev sahibim, Huysuz Baba, tefeci hatta leş karakterli Semih dahi olabilirdi. Elbet çıkacaktı bunun kokusu da, elbet çıkacaktı. Göğsümün üzerine bıraktığım beyaz frezya ile gözlerimi yumdum. Kısa bir süre içerisinde uykuya dalmıştım. Çok utanıp üzülsem de bir sonraki günün sabahına çıkmamayı uman bir yanım vardı. Gönlüm onu istiyordu. Gönlüm ölüp de tüm dertlerimden sıyrılmak istiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE