Uyarı: Bölüm içerisinde sözlü ve temassal taciz, intihara teşebbüs sahnesi bulunmaktadır.
Yiten umutlarla beraber özgürlüğüme kendi kendime kısıtlama getirmiştim. Evden çıkmama kararımın sekizinci saatinde her an baskın yapacak tefecilere kendimi nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Bugün verdiği mühletin son günüydü. Ve ben çaresizce oturuyordum kanepemde.
Susmak bilmeyen telefon bildirimi Huysuz Baba lakabıyla Ercüment şerefsizine aitti. Neşe Hanım'ın telefonundan aradığı yetmiyormuş gibi şimdi de yeni edindiği bir numaradan rahatsızlık veriyordu.
Telefonu açtım. Huzursuzca bekledim konuşmasını.
-Nasılsın?
Hiçbir şey yapmıyor, beni rahatsız etmiyormuş gibi sorduğu soruya karşılık gülmeye başladım. Sinirlerim tamamen bozulmuştu artık. Dibe vurmuştum. Evet ben dipteydim!
-Nasıl mıyım? B*k gibiyim! Neden arayıp duruyorsun?
-Sarhoşum. Seni görmek istiyorum Gökçe.
Tiksintiyle buruşturduğum yüzümü görmesini isterdim. Ses tonuma mümkün olduğunca yansıtarak karşılık verdim.
-Ben seni görmek istiyor muyum acaba?
-Ben bir halt yedim.
Sorduğum soruyu duymadan söylediği bu söz zerre kadar umurumda değildi. Telefonu kapamaya yeltendiğimde sözünü devam ettirdi.
-Yarın çıkacak olan sayıda yüzünü yayınlamalarını istedim. Şuanda-
-Ne, ne diyorsun sen be?
Gerilen sinirlerim direkt boynuma tesir ederken tek elimle sıvazlamaya koyuldum. Yüzümü ne hakla yayınlatırdı?
-Benden özür bekleme! Çok kızdırdın beni, ama kıyamadım sonra. Birden seni başkalarıyla paylaşmak istemedim. Senden o kadar hoşlanıyorum işte. Neden, neden bana yüz vermiyorsun?
-Sen aklını mi yitirdin be adam? Bunun ne kadar büyük bir sorun olduğunun farkında mısın?
Sessizlik karşıladı beni.
-Hey sana diyorum! Bu sorunu hemen düzelteceksin!
-Artık çok geç. Resimlere bakıp seni hayal ediyorum. Sen de beni düşünüyorsun değil mi?
Bu herif, ne saçmalıyordu böyle? Bu iğrenç herifin aklı nasıl çalışıyordu? Tiksintiyle yüzümü buruşturdum.
-Aynen, seni düşünüp beddua ediyorum.
Küstahça kahkahası yankılandı kulağımda.
-Biliyordum beni düşündüğünü. Sen de benden hoşlanıyorsun. Arzuluyorsun beni.
-Adını lanetlerle beraber anıyorum Ercüment.
Tuhaf bir inlemeyle birlikte, kurduğum cümleleri sadece kendi sapkın gözüyle gördüğü gerçeğini fark ettim.
-Adımı senin güzel dudaklarından duymak... Harika hissettiriyor.
-İğrenç bir adamsın. Utanmıyorsun değil mi?
-Hayır, aksine seni utandırmak, ağlatmak istiyorum. O kadar küstah bir kadınsın ki, kibirli surat ifaden benim yüzümden değişsin istiyorum.
Evimde oturup baskın yapacak tefecileri beklerken sapığımla konuşuyordum. Trajik!
Cevap veremedim cümlesine. Nelerle uğraşıyordum ben böyle?
Kapının zili çaldığında panikle ayağa kalktım. İti an çomağı hazırla, misali. Onlar mıydı?
Delikten baktım.
Geldiler! Tefeci... Tefeci geldi. Bu o adamdı.
Canımı... Canımı mı alacaklar, yoksa... Yutkunamadım. Kapı çalmaya devam ederken telefonu kapatıp cebime koydum.
Polisi arasam, nafile.
Koşar adım mutfağa girerek elime bir bıçak aldım. Elbette hayatım için savunmaya geçmek en büyük hakkımdı.
Kapı zili ısrarla çalıyor, üstüne bir de yumruklarla vuruluyordu. Ellerim titreyerek bıçağı çektim. Kapıyı açmama ihtiyaç kalmayacaktı bile.
Kuvvetli bir tekme sesiyle kapımın devrildiğini işittim. Çığlık atarak sırtımı duvara verdim. Bıçağı tutmaya devam ediyordum.
İsmi Hasan olan o tefeci terden alnına dökülen saçlarıyla belirdi karşımda. İki eli yumruk halinde, vahşi bir hayvan gibi hırlayarak nefes alır haldeydi.
-Demek borcunu ödemekten kaçıyorsun ha!
-Hayır...
Sesim titremişti. Güçlükle yutkunarak devam ettim. Yalvaran ifademle bana acısın diye yüzüne bakıyordum.
-Yemin ederim ki çabaladım. Kısa sürede fazla miktar söyledin bana. Nasıl ödeyebilirdim?
-Kes, uzatma! Aptal kız, yaşlı bunağın borcunu üstlenirken ne geçiyordu aklından?
Üzerime yürürken nefes nefeseydi. Arkasına baktığımda yalnız geldiğini görmek zor olmamıştı. Kan ter içinde kalmıştım stresten. Ellerimi kaldırdım.
-Dinle, o borcu ödeyemezdi. Ödeyemezdi.
-Eee, sana ne bundan? Derdi sana mı düştü?
Handan teyzenin yıllar boyu bana verdiği desteğe nasıl sırt çevirebilirdim? O benim ikinci annem gibiydi. Günü gelip Semih'le karşı karşıya kalsak bile beni tercih ederdi. Dişlerimi sıktım.
-Yapmayın. Ödeyeceğim. Lütfen mühlet. Lütfen biraz daha mühlet istiyorum. Ödeyeceğim diyorum.
Yüz ifadesi öfkeden hal değiştirip sırıtışa döndü. Ne... Nasıl bir ifadeydi bu? Elleri havada, yaklaşmıştı bedenime doğru.
-Nasıl ödeyeceksin borcunu?
-Biraz, süre...
-Ne süresi be!
Diye bağırıp üstüme doğru hızlıca adımladığında mantıklı karar veren tüm yetimi kaybetmiş gibi bıçağı ona doğru savurdum. Basit bir hamleyle bileğimi bükerek bıçağı bir kenara fırlattıktan sonra saçımdan tutup başımı masaya yapıştırdı. Yetmemiş gibi tekrar kaldırıp yeniden vurdu başımı masaya. Acı içinde inleyip, saçımı tutan ellerine tırnaklarımı geçirsem de kâr etmedi. Çırpınıyordum elinden kurtulabilmek için. Kulağıma eğilip bağırdı.
-Sana yeterince mühlet verdim. Şimdi ödeme şeklini belirleyelim.
Saçımı sertçe tutan eli bu defa dengesizce okşarken başımı, yoğun bir mide bulantısıyla irkildim. Başımdan enseme, sonra sırtımdan aşağı inen eli, pantolonumun kemerini kavramıştı. Bu... Bu iğrenç herif ne planlıyordu böyle!
Can havliyle dirseğimi suratına geçirdim. Diziyle arkamdan tekme atarak belimi daha da büktü. Gözlerim sert bir cisim arıyordu. Masanın üzerinde elime geçen vazoyu sıkıca kavradım. Var gücümle arkamdaki hadsiz herifin başına indirdim. İlk hamlemde toparlanıp adamın gür çığlığına kulak verirken henüz doğrulmasına izin vermeden yeniden vurdum başına.
-KİMSE!
Tekrar indirdim, "TAK" sesiyle.
-BANA BÖYLE DAVRANAMAZ!
Bir vuruş, iki vuruş derken kendimi kaybetmişçesine vurmaya devam ettim. En sonunda kanla kaplı yüzüyle karşı karşıya kaldım.
Midem...
Mide bulantısı beni kusturacak raddedeydi yine. Tahta vazoyu kenara bıraktım. Ellerim tir tir titriyordu. Acaba...
Onu öldürmüş olabilir miydim?
Hayır, hayır.
Ben kimseyi öldüremem ki.
Korkarak yeniden ilerledim yerde bilinçsizce yatan adamın üzerine. Elimi kalbine götürdüm. Neyse ki yaşıyordu. Neyse ki? Cümlelerim bile halin tuhaflığından dolayı sergileyemiyordu kendisini.
Yaşadığını bilmek içimi rahatlatınca kanla bezenmiş yüzüne tükürdüm. Hala ellerim titriyordu. Adamın ayaklarından güçlükle çekip mutfağın ortalarına taşıdım. Sonrasında kapıyı kapatıp üzerine kilitledim.
Buradan ne olursa olsun çıkmam lazımdı.
Odama girdim. Elimdeki en büyük çantaya mühim olan kıyafet ve eşyalarımı koydum. Bir çoğu kalacaktı fakat idare edebilirdim.
Laptobumu da en üste yerleştirdikten sonra kapıma bırakılan çiçekleri biriktirdiğim kısma döndüm.
Bırakılan taze çiçekler karanlıkta solmaya mahkum edilecektiler. Tıpkı benim gibi.
Eve son kez baktım. Mutfakta bıraktığım adamdan kıpraşma sesleri gelince yere devrilen kapıyı orada bırakıp çıktım dışarı.
Sırtıma taktığım çantayla beraber sokağa attım kendimi.
Tamam, evden kurtuldum. Peki şimdi... Şimdi nereye gideceğim?
Telefonu elime alıp Burcu'yu aramayı düşündüm. Fakat ya bu adamlar beni bulduklarında Burcu'ya zarar verirlerse, diye düşünüp vazgeçtim.
Bitti. Evet, her şey bitti.
Gözyaşları içerisinde kabullendiğim durumla yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Umutları ayyuka çıkaran güneş kaybolup da yerini tehlikeli fikirlerimi coşturan karanlığa bırakana dek ilerledim.
Ayaklarım beni Kurtuluş Köprüsü'ne getirmişti. Bir çanta dolusu eşyayı da yanımda getirmiştim, ne trajik!
Oysa şimdi... Şimdi aklımda olan yegane şey sefil ömrüme bir nokta koymaktı.
Hayatımın ilk çeyreğinde kendi isteğimle edindiğim borçlar beni bu köprünün üzerine çıkarmıştı.
Yıllarca yazdığım kişisel gelişim kitaplarında bahsettiğim "Hiçbir şey canını feda etmeni gerektirmemeli." cümlesini ben yazmamış gibiydim sanki.
Kollarımı iki yana açarak, bedenime çok görülen oksijeni son kez soludum.
Kendimi bırakmaya hazırdım artık.
Bu bir intihar değil; borçlu, çaresiz bir kızın kurtuluşu olacaktı.
Gözlerimi kapadıktan sonra kulağıma ulaşan sesle irkilerek arkama döndüm.
-Oradan atlarsan ölmezsin. Sadece sakat kalırsın.
Bulanık gören gözlerimi kısarak konuşan adamı tanımaya çalıştım. Bu simsiyah takımlara bürünen adamın böyle varoş bir mahallede ne işi olurdu? Beni tanıyor olabilir miydi?
Afallayarak sordum.
-Sen de kimsin be?
Umursamazca elindeki şişeyi çöpe fırlattı. Ardından iç cebinden bir sigara çıkararak yanıma geldi. Dudakları arasına yerleştirdiği sigaraya rüzgar gelmemesi için eliyle siper ederek çakmağı yaklaştırdı.
-Kim olduğumu öğrenirsen bela olurum ama başına.
Sigarayı yaktıktan sonra bana döndü. Kaşlarımı çatarak köprünün demirlerine tutundum.
-Peki. Uslu uslu intihar ediyorum şurada. Başımı şişirme ve uzaklaş.
Dumanı üflerken güldü.
-Neden? Sakat kalıp ailene yük mü olmak istiyorsun?
"Aile" dediği anda bedenimi saran titremeye hakim olamadım. Gözlerim doluyor, elimin tersiyle silip tekrar demirlere tutunuyordum.
-Benim...Ailem yok.
Başını sağa sola salladı aheste aheste.
-Neden ölmek istiyorsun?
Karşımda durup beni sorguya çeken iyi giyimli adama içimi dökmek ne kadar doğruydu, bilmiyordum ama ağzımdan çıkan kelimelere hakim olamıyordum.
-Ben borçluyum.
Tekrar güldükten sonra sigarayı köprünün demirine bastırarak söndürdü.
-İyi öyleyse. Atlayacaksan atla. Nasıl olsa ölmeyeceksin. Seni düştüğün yerden alıp bir özel hastaneye götüreceğim. Hastane masraflarını nasıl karşılayacaksın bakalım?
Sersemleşmiş gibiydim.
-İşime karışma!
Köprüden aşağı baktım. Dediği gibi ölmez miydim sahiden? İyi de ben daha önce hiç intihara teşebbüs etmemiştim. Nereden bilebilirdim ki?
-Borcun ne kadar?
Göz ucuyla yüzünü süzdüm. Tıpkı onun bana yaptığı gibi...Ardından hayatımı alt üst eden o sayıyı söyledim.
-İki...
Yüzünde oluşan rahatsız edici bakışı incelerken sordu.
-İki ne?
-İki milyon.
Kahkahayla güldü ansızın. Boş ve karanlık Kurtuluş Köprüsü'nü sallandırmıştı sanki bu hareketi.
-Bunun için mi kıyacaksın canına? Sana her ay yüz bin veririm. Kapatırsın borcunu.
Bu defa gülen ben olmuştum. Ah! Ölmek üzere olan genç bir kıza son gülüşlerini armağan etmesi çok hoştu. r******rımdan birinde canı pahasına insanları güldüren komedyeni ele almıştım. Ne trajik ama!
Gözümden damlayan, hangi duyguyla çıktığı belirsiz yaşı sildim elimle. Aynı anda karşımdaki adamın ciddi bakışlarıyla muhatap oluyordum.
O kadar gülmeme rağmen sabırla beni beklemişti. Kendinden emin tavrıyla bir sigara daha yakarken gözlerimi hayretle açtım.
-Sen...Şaka mı bu? Hiç hoş değil çünkü.
-Şaka seven birine mi benziyorum?
Yutkundum.
Kalemle çizilmiş gibi keskin hatlara sahip bu suratın, loş ışığın kesik kesik yansımasıyla parlayan kahverengi gözlerinin, küstahça yukarı kıvrılan dudağının, şaka seven bir ruha sahip olmasının imkanı yoktu.
Tökezleyerek indim demirden. Sahici bakışlarına karşılık benim bitkin gözlerim yenik düşüyordu.
-Söyle, neden bana iyilik yapıyorsun?
Birbirimize kenetlenen gözlerimizin duygu farklılığı barizdi. Koyulaşan ifadesi bana hem pek çok şey anlatıyor hem de durumu daha da karmaşıklaştırıyordu.
-Merak etme, karşılığını almayacağımı bildiğim hiçbir iyiliği yapmam "Borçlu".
Sunduğu teklifi kafamda ölçüp biçtim. Beraberinde gelecek karşılık ihtimalleri kanımı dondursa da, önce tefecilerle bağlantımı tamamen koparırsam eğer bu tuhaf yabancıyla daha güzel bir anlaşmayla ödeyebilirdim borçlarımı.
Başımı sağa sola salladım. "Cık."
-Yetmez. Yüz bin yetmez.
Güldü. Adama yaklaştıkça yüzü daha da tanıdık gelmeye başlamıştı.
-Söyle o zaman ne kadar istiyorsun?
-Ben... Başım belada. Ve bir dakika çok tanıdıksın.
Konudan konuya atlamam onu şaşırtmış gibi duruyordu. Demirlere sırtımı verip gözlerimi iyice kısarak incelemeye çalıştım yüzünü. Yeniden güldü ve bir adım attı bana doğru.
-Yardımcı olacaksa...
Cebinden bir adet muzlu süt çıkardıktan sonra elime tutuşturdu.
-Afiyet olsun.
Hayretle açıldı ağzım. Gözyaşları içinde o muzlu sütü içtiğim gün belirdi hafızamda. Demek sendin ha...
-Ben, inanamıyorum. Nasıl olur bu?
Temastan mümkün olduğunca kaçınarak yanımda durup demire yaslandı. Benim bedenim köprüye dönükken onun bedeni köprünün altına bakıyordu.
Konuşmaya başladığından beri üçüncü sigarasını çıkardı ve yaktı. Dudaklarının arasındayken konuştu.
-Buralar benim muhitim. Köprüden atlamak isteyen birini görünce kayıtsız kalamadım. Ne tuhaf ki sen o günkü kız çıktın.
Kaşlarımı çattım. Hayret içindeydim doğrusu. Getirdiği muzlu sütü açarak içmeye başladım.
-Teşekkür ederim.
Başını hafifçe kaldırarak cevapladı. Yüzü samimiyetle gülüyordu.
-Rica ederim, güzelce iç.
Elimdeki muzlu süte bakıp tıpkı o günkü gibi yeniden ağladım. Başımda sabırla bekledi. Ne rahatsızlık duydu ne de duysa bile dile getirdi. Öylece bekledi ağlamamın bitmesini.
Mutfağımda bıraktığım tefeciyi ve bana yapmak üzere olduğu şeyi düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyordum. Sütü içmeye ara verdim. Gözlerimi yanımdaki yabancıya çevirdim. Demire dayadığı dirseklerinin üzerine epeyce eğilerek ansızın bana baktı. Göz göze gelince konuşma cesaretini nasıl toplamıştım bilmiyordum.
-Başım belada.
Diye başladım ve devam ettirdim.
-Mutfağımda bir tefeci var.
Güldü. Bu gülüş kahkaha değil de tek bir nefes veriş şeklinde, yüzünde hafif bir imayla beliriyordu. Burnumu çekerek sordum.
-Neden gülüyorsun?
-Trajik geldi.
Anlayamadım neyin trajik geldiğini. Sanki hiç derdim yokmuş gibi merakıma yenik düştüm.
-Adını söylemedin.
Sigarasından bir nefes daha aldı.
-Sen de söylemedin.
Güldüm. Güldüm mü? Gerçekten, bu şartlar altında gülebildim mi? Henüz canıma kıyma raddesinde değil miydim?
-Sormadın ki.
Dedim kısaca. Beni komik mi buluyordu yoksa aşağılıyor muydu, çözememiştim. Bakışları utandırıyordu, orası kesin.
-Sorayım öyleyse, adın ne?
Sakındığım ismimi söyleyiverdim.
-Gökçe. Senin adın ne?
-Aybars.
-Güzelmiş.
Başını sağa sola salladı gülerek.
-Yeni tanıştığın kişilerle hep böyle mi konuşursun Gökçe?
Anlamamıştım yine. Yüzünde gezdirdiğim gözlerimi belli bir noktada sabitleyerek karşılık verdim.
-Nasıl konuşuyorum?
-Senli benli.
Farkında bile değildim. Aptallaşmıştım sanki. Yutkundum.
-Özür dilerim. Nasıl hitap edeyim?
O tipik gülümsemesi yüzündeydi. Şaka sevmeyen bir adama göre fazla imalıydı.
-Aybars Bey'i tercih ederim.
-Ah, peki.
Kısa süreli sessizliğin ardından yine konuşan ben oldum.
-Bana neden yardım ediyorsunuz? İtiraf etmek gerekirse korkuyorum.
Yüzüme baktı. Karanlığa rağmen zihninde olan her şeyi görüyorum, der gibiydi bakışları.
-Korkuyor musun?
Diye sordu sakince. Boğuk sesi ürpermeme sebep olurken başımı sallayarak onayladım. Yutkundu.
-Bilinmezlik iyidir, sana yaşama sebebi verir.
Ben... Ben bu adamla gerçekten de anlaşma yapmalı mıydım? Başıma her zamanki stres ağrıları hücum edince gözlerimi kıstım acıyla.
-Lütfen bana zarar vermeyin...
Dudaklarımdan çıkan bu fısıltıyı işitip işitmemesini umursamadan söylemiştim. Sadece güvende hissetmekti amacım. Güvenecek, sığınacak bir güç arıyordum. Zira benim daha fazla gücüm kalmamıştı.
-Tefeci evime geldi. Bana saldırmaya kalkıştı ben de onu mutfağa kilitledim. Sonra birkaç parça eşya alıp kaçtım. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Korkuyorum.
Cümlenin sonunda titreyen sesimi kontrol edememiştim. İki elimle yüzümü örterek sesli sesli ağlarken yumuşak bir tonla konuştu. Temas etmiyor, ancak sıcaklığı bir şekilde hissediliyordu.
-Bugünlük bir arkadaşının evinde kalabilir misin?
-Olmaz!
Ansızın başımı kaldırıp bağırınca hafifçe geri çekildi. Sözüme devam ettim.
-Yani, onun da başı belaya girerse?
Sık nefes alışı dikkatimi çekmiş, gözlerimi inip kalkan göğsüne dikmiştim.
-Sorun olmayacak. Tefecinin adresini ver ve arkadaşına git.
-Ya sizin başınıza bir şey-
Sesli, küçümser gülüşüyle lafımı kesti.
-Benim başıma bela açacak adam daha bu dünyaya gelmedi.
Nedensizce rahatlık oturdu göğsüme. Fakat huzursuz olmam gerekmiyor muydu? Bu yabancının himayesi altına girmeyi şartlar belirsizken kabul ediyordum.
-Şimdi ara arkadaşını, hadi.
Afallayan bakışlarla onaylayıp telefonu elime aldım. Hiç düşünüp sorgulamadan Burcu'yu aradım. Bir süre bekleyince açıverdi telefonu.
-Gökçe kuzum? Nasılsın?
-İyiyim...
Dedikten sonra Aybars Bey'e baktım. "Sahiden mi?" diyordu ifadesi.
-Müsait misin?
-Tabii. Buyur.
-Acaba bir sakıncası yoksa bugün sende kalabilir miyim?
Ufak bir sessizliğin ardından şüpheyle cevap verdi.
-Olur. Olur olmasına da, bir sorun yoktur umarım.
-Yok. Sorun yok, sadece kafamı dağıtmaya ihtiyacım var.
-Oh, sevindim. Bekliyorum o halde çayı koyayım.
-Çok teşekkür ederim. Görüşürüz.
Diyerek kapattım telefonu ve tekrar cebime koydum. Aklıma takılan onca soru içinde hangi birini soracağımı bilemedim.
-Lütfen bana iyilik yapacaksanız bir iş verin. Kolayca öğrenirim Aybars Bey. Bana makul bir ödeme planı sunun.
Kaşlarını kaldırdı. Şaşırmış gibi duruyordu yine.
-Ödeme planı mı? Sadece iyiliği kabul edip hayatına devam et lütfen. Vakti gelince senden karşılığını alacağım.
-Bu tam olarak nasıl bir karşılık olacak? Bundan emin olmadan anlaşma yapamam.
Şaşkınlığının yerini gerginlik almaya başlamıştı. Kalkan kaşları çatıldığında ağzından çıkacak sözleri bekledim yerimde sinerek.
-İyi öyleyse, mutfağındaki tefeciyle hayatına devam edebilecek misin? Başa çıkabilir misin Gökçe?
Bana neden bağırıyordu ki? Zaten incinmiş hissediyordum. Muzlu sütü veren adam o değilmiş gibi bağırıyordu bana. Gözlerim doldu ve sağa sola salladım başımı. Olumsuz anlamda verdiğim cevaptan memnun kalmıştı ki gür sesini kıstı.
-Aynen öyle, doğru karar. Tefecinin adresini söyle. Oraya gidip yeni bir anlaşma yapacağım. Ya da dur...
Telefonunu çıkardıktan sonra sözünü sürdürdü.
-Numaranı kaydet telefonuma ve adresi yazarak gönder. Buradan iletişime geçeriz.
Korkuyordum. Deliler gibi korkuyordum ama reddedecek halde de değildim. Çaresizdim. Ben bugün çaresizliği iliklerime kadar hissediyordum. Titreyen ellerle telefonu aldım. Numaramı girdikten sonra geri uzattım.
-Çaldıracağım, kaydedip adresi yollarsın. Şimdi sana bir taksi bulalım.
-Olmaz.
Dedim yine seslice. Utana sıkıla çantamın iki koluna asılıp içime gömülmek ve yok olmak istedim.
-Neden olmaz?
-Taksiyle gidemem, param yok.
Çantama elini koydu ve yürümem için hafifçe ittirdi beni.
-Dert ettiğin şeye bak. Sen beni bir çaldır önce. Hemen kaydedeyim numaranı.
-Peki.
Diyerek çaldırıp kapattım.
Akıl işi miydi şu yaptığım? Başıma neler geleceğinden bihaber ateşe yürüyor gibi hissediyordum. Bu adam sahiden iyi olabilir miydi? Muzlu süt veren biri neden kötü olsundu?
Tefecinin adresini yazıp numarasına yollarken çağırdığı taksiyi bekliyordum. Endişeyle durduğum yerde sallanıp stresimi en aza indirmeye çalışıyordum. Nafile bir çabaydı.
-Bu parayı al. İyi beslen ve sağlığını koru, tamam mı? İyi olacaksın.
Afalladım yine. Gerçekten de yoramıyordum bir insanın bir yabancıya böyle iyilik yapabileceğini. Ne düşünmeliydim bu yabancı hakkında? Bana muzlu süt veren, sizli bizli konuşmamı isteyen tuhaf biriydi. Nasıl olsa problemi öğrendi diye Ercüment olacak Huysuz Baba'dan da bahsetsem bir yararı dokunur muydu acaba? Yarın yüzümü yayınlayacak dergiye engel olabilir miydi ki? İyi de yazar olduğumu dahi söylememiştim henüz. Dudaklarımı kemirerek çekine çekine konuştum.
-Benim başımdaki tek bela bu değil.
Telefonuna yolladığım adresi okurken sordu.
-Bana söyleyebilirsin.
-Ben yazarım.
Güldü.
-Bu mu problem?
Yutkundum ve devam ettim gözlerine sabitlenirken.
-Hayır, hayır. Anonim bir yazarım aslında. Yani kimliğimi gizli tutuyorum. Henüz basına sızan bir resmim yok. Belki duymuşsunuzdur. Güney Kuşu.
Gözleri yukarı baktı. Düşündüğünü ifade ediyordu bu. Başını sağa sola sallarken içimi rahatlattı nedense.
-Maalesef duymadım. Pek kitap okumam. Sorun ne peki?
Çağırdığı taksi köprünün hemen ucunda durup kornaya bastığında elini kaldırıp "bekle" dercesine işaret etti. Devam ettim.
-İznim... İznim dışında Huysuz Baba dergisinde yüzümü kapak fotoğrafı yapacaklar. Yarın basılacak. Bunu durduramıyorum çünkü derginin sahibi bana takmış durumda. İsmi Ercüment-
Sözümü kesti aniden. Ürkerek yüzüne baktığımda dişlerini sıkıyordu sanki. İnsanları korumak konusunda hassas olmalıydı. Omzumdan yönlendirerek taksiye doğru çevirdi beni. Yavaş yavaş ilerlerken yüzüne bakmadan duramıyordum.
-Tanıyor musunuz onu? Neden kızdınız?
-Tanımıyorum. Senin adına üzüldüm yalnızca. Yüzünü mü sattın?
Nihayetinde taksinin yanına geldik.
-Hayır, olaylar bu şekilde değil. Yanlış anladınız...
Dediklerimi duymazdan gelerek kapısını açtı taksinin.
-İyi geceler. Güzelce uyu ve rahat bir gece geçir.
Gülümseyerek bitirdiği konuşmanın ardından taksiciye döndü. Cebinden para çıkardı ve:
-Ücreti buradan al.
Diyerek bir miktar para verdi. Üstelik benim elime de tutuşturmuştu para. Bu adam kimdi böyle? Ve ben bunu daha yeni sorgulayabiliyordum. Nasıl biriydi, ne isteyecekti benden? Tehlikeli görünüşüne hayli zıt kibar davranışlarıyla manipüle mi etmişti beni, karar veremiyordum adlandırmaya. Bilinmezliğe imza atacaktım onunla anlaşarak. Ya hayatımı kurtaracak ya da rezil edecektim.
Hareket eden taksinin camından titreyen elimi kaldırıp salladım. Karanlıkta fazla seçemesem de o da el salladı. Ardından arkama yaslanıp Burcu'nun ev adresini verdim.