Bölüm 3

1295 Kelimeler
Yatağa ulaştıklarında Kübra onu uzağında tutmak için ayağını adamın göğsüne dayayıp sırtını yatak başlığına yasladı. Sonra da adamın kafası karışmış bir ifadeyle kalakalmasına gülümsedi. “Hadi ama… Az önceki şeyi bedavaya mı yaptım sanıyorsun? Karşılık bekliyorum. Birinci derse başlayalım mı?” Yeni öğrencisi, sanki dünyada onlardan başka hiç kimse ve hiçbir şey yokmuş gibi talimatlarını yerine getirip onu memnun etmek için can atıyordu. Tüy kadar hafif dokunuşları, üzerinde hareket ederken saçlarının boynunu gıdıklaması… Kübra hepsini hala vücudunda hissediyordu sanki. Her dakikasına bayılmıştı. Dersleri sırasında ara sıra erken boşalmalarından utanıp onu daha çok memnun etmeye çalışmasını bile unutamıyordu. Sonunda iyice bitkin bir halde uykuya daldılar. Kübra ertesi sabah uyandığında adamın kaslı göğsünde yattığını fark etti. Saatin çoktan on olduğunu görünce küfrederek kalktı. Uçakları öğlen kalkacaktı ve hala bavulunu hazırlaması, otelden çıkış yapması, resimlerini alması gerekiyordu. Hızla giyinip kapıya doğru koştu. Rengin’i arayıp odasındaki eşyalarını toplamasını, Serra’dan da resimlerini almasını rica edip uçağa yetişmeye gayret etti. Kapıların kapanmasına beş dakika kala uçağa yetişti. Rengin ve Serra ile vedalaşıp uçağına doğru fırladı. Onlar daha sonraki uçağa bineceklerdi. Yetişmiş olmanın memnuniyetiyle koltuğuna rahatça gömüldüğünde aniden adamı hatırladı. Adını bile bilmediğini fark etti. Kübra eve döndü ve her şey normale döndü. Ta ki bir ay sonra mide bulantısı hissetmeye başlayana kadar… Midesinde hiçbir şeyi tutamıyordu. Hatta eskiden sevdiği yemeklerin kokusu bile onu hasta ediyordu. Hastalığını soğuk algınlığı türünden bir şey sandığı için Funda’dan ilaç istedi ama teyzesi onun gibi düşünmüyordu. "Grip değil." "Nereden biliyorsun? Geçen ay New York'taydım. Virüs kapmış olabilirim." Funda gülümseyerek “Bir şey hissediyorum,” dedi ve elini kızın karnına koydu. “Güçlü bir karakteri olacak.” Kübra elindeki kahve fincanını yere düşürdü ve teyzesine baktı. Kırılan fincan ikisinin de umurunda değildi. O da elini karnının üzerine koydu. “Funda, hiç komik değil. Böyle bir şeyin imkansız olduğunu biliyorsun.” “Kim diyor? Kader, kısmet kompleksi olan o ucuz doktor mu?” dedi alaycı bir gülüşle Funda. “Belki de ikinci bir doktordan daha görüş almanın zamanı gelmiştir.” Kübra, teyzesinin önerdiği gibi farklı bir kadın doğum doktorundan randevu almaya çalışırken umutlanmamaya gayret etti. Sonuçları beklerken de çok gergindi, doktorun nihai kararını vermesini beklerken de… Ama yüzüne tarafsız ve umursamaz bir ifade takınmaya özen gösterdi. Hamileydi… * * * Kübra, en değerli mucizesinin sabah bakımlarını yaparken şükürle mırıldanıyordu. Bir bebek sahibi olma umudu tamamen yok sanıyorken işte şimdi onu kollarında tutabiliyordu. Değerli oğlu… Sallanan sandalyeye yerleşip tişörtünü yukarı çekti ve onun memesini emişini memnuniyetle ve hayranca izlemeye başladı. Onunla yaşadığı bu mükemmel anların her birine yatıp kalkıp şükrediyordu. Emzirmeyi bitirince Kübra onu aşağı kata taşıdı. Mutfaktan Funda’nın halis tereyağı ve köy tavuğu yumurtasıyla yapılmış harika omletinin kokusu yükseliyordu. Mutfağa ulaştığında teyzesinin mutlu bir şekilde mırıldandığını duydu. Küçük ailelerine sonunda değerli oğulları eklenince sanki daha bir tamamlanmış gibi hissediyorlardı. Funda arkasını bile dönmeden “Günaydın Maymuşum,” diye karşıladı Cem’i. Funda, ne kadar sessiz olurlarsa olsunlar bir şekilde arkasında birinin olduğunu her zaman hissederdi. Kübra onun hallerini adı gibi bildiği halde her zaman sessiz sessiz yaklaşıp onu kandırmaya çalışmayı denerdi. Bu küçüklüğünden beri oynadıkları bir oyundu. "Günaydın," dedi gülümseyerek Kübra. "Neler döktürdün böyle? Çok güzel kokuyor." Funda coşkuyla “Nerede Benim tatlı bebeğim?” diye bağırdı, omleti tabaklarına bölüştürürken. Kübra bir aylık bebeğini pusetine yatırıp kahvaltısını yapmak için oturdu. Funda uzaktan bebeği değişik mimikleriyle eğlendirmeye çalışıp kahvaltısını yaparken ev telefonu çaldı Kübra ayağa kalkıp telefonu yerinden aldı. Funda hala ısrarla cep telefonu kullanmayı reddediyor ve sabit hatla kendini mutlu hissettiğini söylüyordu. Kübra cevap vermeden önce ekrandaki arayan numaraya baktı ve telefonu cevapladı. “Merhaba Serra bebeğim! Ne haber? Serra? Ne oldu?” Kübra, telefonun diğer ucundaki sesi dinlerken kaşlarını çatarak Funda’yla kısa süreliğine göz göze geldi ve sonra Serra’ya cevap verdi. "Saçmalama! Elbette gelebilirsin!" diye çıkıştı aniden. "Kapımız sana her zaman açık, biliyorsun ve odan hazır. Bir sonraki uçakla hemen buraya gel, anladın mı? Kendine dikkat et, görüşmek üzere." Kübra telefonu kapatıp masaya dönerken başını salladı. "Bir sorun mu var?" diye sordu Funda. "Serra boşanıyormuş. Sanırım sorumsuz kocası sonunda onu bezdirdi." Funda dudaklarını ince bir çizgi haline gelecek şekilde birbirine bastırdı. "İstanbul’dan bir süreliğine ayrılmak istediğini ve burada bizimle bir süre kalıp kalamayacağını soruyor." “Ne saçmalıyor o öyle! Elbette kalabilir, istediği kadar!” "Ben de ona aynısını söyledim." "Ne zaman geliyor?" "Bu gece, avukatıyla her şeyi netleştirebilirse," dedi Kübra. "En geç yarın burada olurmuş." Funda gülümseyerek “Güzel,” dedi. “Ona buranın iyi geleceğini düşünüyorum. Rahat hissetmesi için elimizden geleni yapalım ve sen de ona kendini iyi hissettirmeye çalış kızım. En çok sana ihtiyacı olacak onun şimdi.” * * * Serra havaalanındaki bir banka rahatsızca oturdu. Yanına hiçbir şey almamıştı. Valizi yoktu. Sadece dizüstü bilgisayarı, telefonu, cüzdanı ve evrak çantasını almıştı yanına. Öne eğilerek yaptığı şeyin geri dönülmezliği karşısında ağlamamak için mücadele etti. "Serra!" Kübra’nın sesini duyunca başını kaldırdı ve arkadaşının kendisine doğru koştuğunu gördü. Ayağa kalkıp kendisine doğru koşan kadına sıkıca sarıldı. İşte buraya kadardı… Tutmaya çalıştığı bütün gözyaşları, tanıdık bir varlığa tutununca yağmur gibi yağmaya başlamıştı. “Haklısın canım, bırak dökülsünler…” diye mırıldandı Kübra. “Her şeyi bırak, gitsin.” Serra’nın kendini toparlayabilmesi birkaç dakika sürdü. Kübra, teyzesinin zorla cebine sıkıştırdığı paket mendilden bir tane çıkarıp ona uzattı ve sakinleşmesini bekledi. "Teşekkür ederim," dedi Serra sonunda. “Beni koşulsuz şartsız, hemen kabul ettiniz.” “Koşul mu, şart mı? Sen diyorsun be?” diye alay etti Kübra onunla. Serra kıkırdadı. Arkadaşı başına her ne gelirse gelsin her zaman böyleydi. Onu hiçbir şey etkileyemez veya yıkamazdı sanki... “Hadi, gidip bagajını teslim alalım.” “Sadece bunlar var yanımda,” dedi Serra başını iki yana sallayarak ve omzunda asılı çantayı işaret etti. “Tamam. Yarın hemen alışverişe gidiyoruz. Bu gece bütün kederimizi bir tencere mantının içinde boğarız. Funda koca bir tencere mantı yaptı bize, hadi,” dedi Kübra ve kolunu arkadaşının omzuna doladı. Dışarıda onları bekleyen Kübra’nın eski püskü arabasına doğru ilerlediler. Hiçbir gösterişi olmamasına rağmen Kübra arabasını seviyordu. İşini görüyordu sonuçta… Kübra aracı çalıştırıp uzaklaşmaya başladığında Serra yolcu koltuğuna rahat bir şekilde yerleşti. İstanbul’dan ayrılırken hava biraz soğuk ve yağışlıydı ama İzmir’de hava biraz daha ılıktı. Kübra sohbet etmek için birkaç soru sormayı denedi. Serra çoğu soruya evet veya hayırdan başka doğru düzgün cevap veremedi bile. Kübra sonunda onu rahat bıraktı ve Serra da yolculuğun geri kalanında biraz uyudu. Kübra, araba evinin önüne geldiğinde onu nazikçe uyandırıp eve götürdü. İçeri girdiklerinde burunlarına yoğun bir kızarmış tereyağı kokusu hücum etti. Aynı zamanda masaya çeşit çeşit otlardan yapılmış zeytinyağlılar, salatalar ve taze ekmek de koymuştu. Serra’nın niyeti eve varır varmaz yatağa girip yorganın altına saklanmaktı ama midesi aniden uzun zamandır boş olmasından kaynaklı şikayet etmek için guruldamaya başladı. Kübra kıkırdadı ve onu mutfağa yönlendirdi. Orada Funda’nın hala mantının sosuyla uğraştığını ve bir yandan da salatayı karıştırdığını gördüler. Kübra “Funda bu ne!” diye ciyakladı ve onunla alay etti. “Sana sadece Serra gelecek demiştim. Türk Silahlı Kuvvetleri toplanıp yemeğe gelmeyecekler.” “Of! Sus Kübra!” dedi Funda ve gidip Serra’ya büyük bir içtenlikle sarılıp kucakladı. “Ah tatlım! Çok zayıflamışsın sen! Ama merak etme sen. Hemen hallederiz. Hadi, oturun. Yiyin bakalım.” Funda onu bir sandalyeye oturttu ve hızla gidip mantı tenceresini aldı. Bir tabağa mantıdan dolu dolu birkaç kepçe koyup üzerine yağını, yoğurdunu ve sosunu gezdirdi. O sırada bir aylık bebek yattığı pusetinde huzursuzlanmaya başladı. Kübra onu kucağına aldı ve sıkıca sarıldı. Serra’ya döndüğünde onun kendilerine özlem dolu bir ifadeyle baktığını fark etti. Kübra “Siz daha tanışmadınız değil mi teyzesi?” dedi sevimli bir tavırla ve bebeği ona uzatıp Serra’nın kucağına bıraktı. Serra bebeği sıkıca ve düzgünce tutup minik ellerini hayranlıkla inceledi ve koklayarak öptü. “Serracığım! Bak bu senin yakışıklı yeğenin Cem,” dedi Kübra Serra’ya tatlı bir tavırla. “Cem! Teyzeyi öp bakayım oğlum!” Serra’nın yüzünde gelişinden beri ilk defa gerçek bir gülümseme belirdi. “Merhaba Cem! Sen ne kadar yakışıklı ve küçük bir adamsın öyle!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE