"Anne lütfen." diyerek annemin ellerini tutmuştum. Neden beni anlamaya çalışmıyordu? Neden yüreğime düşen bu korkunun farkında değildi kimse? Sadece ben mi görüyordum bu tehlikeyi, ben mi o korkuyu taşıyordum yüreğimde?
"Nida neden anlamak istemiyorsun kızım?" diye sormuştu annem, gözleri dolu doluydu ama sesi yüksek çıkmıştı. Neredeyse ilk defa annem bana bağırıyordu, ilk defa gözleri kızgın bakıyordu gözlerime. "Baban canına kıymak istedi bu işe başlamadan önce hatırlamıyor musun sen yaşadıklarımızı?"
Dolu gözlerle annemin gözlerine bakıyordum. Onun ellerini tutan ellerim titriyordu. Evet, çok acı şeyler yaşamıştık, sokakta bile kalmıştık bu aile bizi işe almadan önce ama benim yaşadığım endişe ne olacaktı?
"Allah aşkına olsun Nida, ne olur Allah aşkına çocuk gibi davranma kızım. Hepimiz korkuyoruz ama ne olur biraz sabret. Daha dün baban kahvaltıda söz verdi sana biliyorsun, gideceğiz buradan yakın zamanda. Ama şimdi babana tekrar bu konuyu nasıl açma artık." demişti annem benim gözyaşlarımı silerken. Anneme kızamıyordum, babama kızamıyordum. Onlara kızamıyordum ama ben de tamamen çaresizdim.
Akşam yemeğinden yeni kalkmıştık ve babam salonda çay içiyordu, biz de annemle masayı toplarken ona tekrar bu konuyu açmıştım. Dün olanlardan dolayı gece uyuyamamıştım, sürekli düşünmüştüm, sürekli bir kaçış yolu aramıştım kendime. Ama bulamıyordum. On sekiz yaşında olan bir kız tek başına ne yapabilirdi? Hem de sadece köy içinde yetişmişken, bir kez olsun bu köyün dışına çıkmamışken.
O sırada evimizin kapısına biri sert bir şekilde vurmaya başladığında korkuyla yerimde zıplamıştım. Bu nasıl bir kapıya vurmaktı? Bizim zilimiz de vardı hem de.
Babam önce mutfağa koşup bizi kontrol etmişti, o da kapıya ne kadar ürkütücü vurulduğunun farkındaydı. Bizim mutfakta kalmamızı söyleyerek çıkıp kapıya doğru gittiğinde annem ve ben de mutfak kapısının arkasından dış kapıya doğru bakmıştık.
Kapı aralandığında babamın karşısında duran kişi o adamdan başkası değildi.
Onun adını dahi anmak istemiyordum. Üzerindeki siyah takım elbisesiyle öylece babamın karşısında duruyordu. Arkasında dört adam vardı ve bir kaç adım gerisinde de daha önce konağın bahçesinde gördüğüm adam vardı. Adının Ömer olduğunu hatırlıyordum, gözlerimin önünde ki caninin kuzeni oluyordu.
Onun kuzeni de onun gibi biriydi.
"Ne var ne yok, Serdar?"
Babama bu soruyu yöneltirken bile öylesine sorulmuş bir soru olduğunu belli ediyordu. Öyle bir ses tonuyla sormuştu ki cevabının hiç umurunda olmadığı açıkça belliydi. Gözlerimi ondan alıp anneme bakmıştım, şimdi benim korkumu o da paylaşıyordu. Dudakları hafifçe aralanmıştı, endişeli bir şekilde babama doğru bakıyordu. Gözlerimi ondan alıp babama bakmıştım ben de, ne olduğunu anlamaya çalışır gibi karşısındaki adama bakıyordu.
"Teşekkürler Azad ağa..." demişti bir an duraksadıktan sonra. "Sizi buraya kadar getiren nedir? Beni çağırsaydınız gelirdim."
"Kızın."
Cevabı kurşun gibi girmişti kapımızın içinden evimize. Kurşun gibi girip dağıtmıştı bütün hayatımızı. Bizi yaralamıştı. Şimdi benim yüreğimdeki korku anne babamın da yüreğine oturmuştu. Ben. Benim için mi gelmişti? Dün bana eziyet etmesi yeterli gelmemiş miydi ona, daha fazla mı korkutmak istiyordu?
"Anlamadım Azad ağa?" diye sormuştu babam ama sesindeki o korkuyu ilk defa duymuştum. Babamın korkusunu ilk defa hissediyordum, ilk defa sesini böyle duymuştum. Annem kapıyı tutan elini koluma doğru atıp beni kendine doğru çekmişti. Şimdi anlıyor muydu neden korktuğumu?
"Nida yanlış bir şey mi yaptı size?" diyerek konuyu anlamaya çalışmıştı babam. Endişeliydi. Annem de babam da endişeliydi. Ben hepsinden daha çok korkuyordum. Anne babama bir şey olur diye, bu adam birimize bir şey yapar diye. Korkuyordum. Korkuyordum ve bunu saklayamıyordum.
"Nida." diye tekrar etmişti adam, adımı söylerken ki ses tonu umursamazca değildi.
"Nida." diyerek tekrar etmişti. Bundan sonra adımı söyleyerek yüksek sesle bana seslendiğinde donup kalmıştım. Neden beni çağırıyordu?
"Nida!"
"Azad ağa, bana söyleyin ne yanlış yaptı kızım size? Onun yerine ben özür dileyeyim, yaşı küçüktür cahillik yapmış ne yaptıysa." diyerek o adamın koluna dokunmuştu babam. Amacı evimizden dışarıda konuşmaktı ama o bunu yapar yapmaz o adamın arkasında duran adamlardan biri babama doğru atılmış ve babamı bir köşeye sertçe çekmişti.
"Baba!" diye bağırarak mutfaktan dışarı atmıştım kendimi. Hemen ardından da annem bağırarak peşimden çıkmıştı.
"Lütfen bırakın, ne istiyorsunuz bizden?" diyerek babamın kolunu tutan adamın koluna yapışmıştım. Babam büyük bir şaşkınlık içindeydi, annem ağlamaya başlamıştı çünkü ne olduğunu anlayamıyordu. Ben de anlayamıyordum. Bana neden bu kadar eziyet etmek istediğini anlayamıyordum. Eziyetini o kadar arttırmıştı ki ailem bile bu eziyetten pay alıyorlardı artık. Ona yanlış hiçbir şey söylememiştim, onu kızdırmamıştım, kötü biri olduğunu söyleyerek onu üzmemiştim. Ama bu neydi? Bu bana yaşattığı neydi? Neyin cezasıydı?
"Fatih." diyerek evimize giren kişi onun kuzeniydi. Babamı tutan adama seslenmiş ve sonra babamı bırakması için bir hareket yapmıştı. Bunu yaptığında adam babamı bırakmıştı, babam annemi ve beni arkasına doğru çektiğinde gözlerimi babamdan alıp bizi izleyen o adama doğru bakmıştım.
"Ayakkabıyla girmişiz kusura bakmayın, temizlersiniz artık." diyen ve evden çıkan Ömer'e nefret dolu bakışlarımı çevirmiştim. Dalga mı geçiyordu bu bizle?
"Ömer," diyerek kuzenine ters bir bakış atmıştı Azad. "Vururum seni."
Ömer tehlikenin farkına varıp geriye doğru gittiğinde Azad öfkelenmeye başladığını belli edercesine babamın gözlerine bakmıştı. Sabrı git gide tükeniyor gibiydi, karşısında çaresiz kalmamız bile onu durdurmaya yetmiyordu. Bir ailenin çaresizce karşısında durması onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.
"Beni gördüğünde herkes sizin verdiğiniz tepkiyi veriyor." demişti anneme doğru bakarken. Annem titreyen eliyle babamın kolunu tutuyordu, ikisi de beni arkalarına saklamışlardı. Beni neyden, neden koruduklarını bile bilmiyorlardı ama korumaya çalışıyorlardı. Çünkü benim onlara söylediğim her şey doğruydu. Bu insanların hepsi caniydi.
"Ben kötü bir adammışım gibi bakıyorlar." derken alaylı bir ses tonu kullanmıştı. Bunu söyledikten hemen sonra gözleri benim gözlerime illişmişti. "Öyle miyim yoksa?"
"Bizden ne istiyorsunuz, size ve ailenize karşı bir kusurumuz mu oldu?" diye sormuştu annem beni sıkıca tutarken. Azad annemin soruları karşısında kaşlarını çatmıştı. Kendisi istediği her şeyi söylüyordu ama kendisine yöneltilen hiçbir soruya katlanamıyordu, bizi hiç dinlemek istemiyordu. Onun için sadece kendi söyledikleri önemliydi.
"Yeterince sohbet ettik." demişti, hemen arından eve girmiş ve bize doğru gelmeye başlamıştı. O an da bir kargaşa çıkmış ve adamlar da içeri dalıp anne babamı bir köşeye çekmişlerdi. Annem bağırıyordu, babam bizi kesinlikle duymayan o caniye laf anlatmaya çalışıyordu. Ama onun tek yaptığı ortada kalan ve çaresizce ailesinin bu haline bakarak ağlayan beni kolundan tutmak olmuştu.
"Baba, baba!" diye bağırıyordum o beni dışarıya doğru çekerken. Daha fazla bu duruma katlanamamış ve ağlayarak onun kolunu tutmuştum.
Bakışları önce kolunu sıkı sıkıya tuttuğum elime inmiş, sonra da yaşlı gözlerime bakmıştı.
"Bir şey olduğu yok," demişti sakin bir sesle. "Gel hadi."
Kolumu tutan elini biraz gevşeterek konağın önündeki siyah arabaya doğru ilerlemeye başlamıştı. O önden giderken ben de arkasındaydım, beni öne doğru çekiştiren oydu. Yaşlı gözlerle konağa doğru bakmıştım, herkes bize bakıyordu. Herkes benim ve ailemin lafını yapacaktı. Bu adam bize büyük bir kötülük yapmıştı. Ailemi ve beni rezil etmişti. O da durup benim baktığım yere baktığında orada olan herkes gözlerini kaçırmışlardı.
"İyi bakın," demişti buz gibi bir sesle. "Son baktığınız şey olabilir bunlar."
O bunu söyler söylemez içeriye koşuşturmuşlardı ama bunun hiçbir faydası yoktu. Herkes her şeyi çoktan görmüştü, konuşulanları çoktan duymuşlardı. Beni arabaya bindirdikten sonra kendisi de sürücü koltuğuna geçmiş ve arabayı kullanmaya başlamıştı. Bu araba da onun kokusuyla doluydu. Kendimi boğma şansım olsaydı hemen şimdi boğar ve bu eziyetten kurtulurdum. Ama yoktu. O beni ve ailemi öyle bir çaresizliğe sürüklemişti ki, nereye olduğunu bile bilmeden onunla gitmek zorunda kalmıştım. Arkamda ağlayan annem ve endişeden deliren babam vardı, hemen yanımda da tüm bunların sorumlusu olan adam duruyordu. Durmadan akan gözyaşlarımı ellerimle siliyordum ama hemen ardından yenileri ekleniyordu, bazen bana bakıyordu ama hiçbir şey söylemeden yoluna devam ediyordu. Nereye geldiğimizi bilmiyordum ama çok uzun sürmüştü, köyün dışında bir yerdi burası. Çok büyük bir restoranın önünde durdurmuştu arabayı. Arabadan inmeden önce bir süre beni izlemişti, ona kesinlikle bakmıyordum ama yüzüme baktığını hissedebiliyordum. Bakarsam ona bağırmaktan korkuyordum, kendimi tutamayarak ona kötü şeyler söylemekten ve onu kışkırtmaktan korkuyordum. Ailem orada, onun adamlarının yanındaydı. Ben yerimden kıpırdamadığımda benim olduğum tarafa doğru gelmiş ve kapıyı açmıştı.
"Gel." demişti başıyla aşağıya inmemi işaret ederken. Hiçbir şey söylemeden öylece yüzüne baktığımda kolumdan tutarak kendisi indirmiş ve restorana doğru ilerlemeye başlamıştı. Restoran loş ışıklarla aydınlatılmıştı, her yer öyle parıldıyordu ki ilk defa böyle bir yer görmüştüm. Bizden başka hiç kimse yoktu. O takım elbisesiyle buraya ait gibi duruyordu ama ben pijama takımlarımla buraya ait değildim. Ben onun olduğu hiçbir yere ait değildim, onun yanında durmak bile işkence gibiydi, rahatsız edici, korkutucuydu. Oturmam için beni kolumdan tutarak yönlendirdiğinde onun zoruyla oturmuştum, bunun ardından o da tam karşıma oturmuştu. Önümüzdeki masanın üzerinde daha önce hiç görmediğim, adını bile duymadığım yemekler vardı. Onun önünde bir akol bardağı da vardı ama benim önümde yoktu, boş bir bardak duruyordu. Bu yemeklerin, içeceklerin, bu zerafetli yerin her köşesi zehir gibi görünüyordu gözüme. Onun ve ailesinin olduğu her yer zehir gibiydi. Önünde duran bardağı alıp arkasına yaslandığında yaşlı gözlerle ona bakıyordum.
"Neden bunu yaptın?" diye sormuştum ağlayarak. Annemin o hali gözlerimin önünden gitmiyordu. Babamın yaşadığı çaresizlik hafızamdan hiç silinmeyecekti. Biz kendi halimizde basit bir aileydik, bize neden bunu yaşatmıştı? "Biz sana ne yaptık?" diye eklemiştim.
"Ne yaptım?" diye sormuştu, evimi birbirine katan kendisi değilmiş gibi. "Seni alıp buraya getirmek istedim, karşı çıkıp beni öfkelendiren sizsiniz."
Ellerimi yüzüme kapatarak bunun bir rüya olmasını dilemiştim. Bu nasıl bir şeydi böyle? Bu nasıl içinden çıkılamaz bir durumdu? Ne kadar zaman öylece durduğumu bilmiyordum. Ne o bir şey yemişti ne de ben. Sadece bardağını dolduruyor ve tekrar tekrar içiyordu. Onun bana baktığını biliyordum ama bir kez olsun yüzüne bakmıyordum. Görmek istemiyordum, sesini duymak istemiyordum.
"Bir şeyler ye, sonra evine bırakacağım seni." diyerek sessizliği bozan o olmuştu.
"İstemiyorum."
"İsteyene kadar buradayız o zaman," dediğinde gözlerimi onun yüzüne odaklamıştım. "Benim vaktim sana bol." derken rahat bir tavırla bardağını masanın üzerine bırakmıştı.
"Lütfen söyle," derken yalvarırcasına bakmıştım yüzüne. "Ne istiyorsun benden? Neden yapıyorsun bunu? Ne yaptığımı bilmiyorum ama istediğin kadar özür dileyebilirim. Suçumun ne olduğunu bilmiyorum ama çok pişmanım, bir daha karşına bile çıkmayacağım lütfen beni ve ailemi rahat bırak."
"Bitti mi?" diye sormuştu ben sustuğumda. Öylece gözlerine bakmıştım. Beni anlamıyor muydu, söylediklerimi umursamıyor muydu? "Ortada yanlış olan hiçbir şey yok."
"O yüzden mi benden bu kadar nefret ediyorsun?" diyerek içimdekileri dökmüştüm. Bunu sorduğumda hiç beklenmedik bir şekilde önce gözlerime anlamsızca bakmış sonra da gülümsemişti.
"Nefret etmiyorum." demişti gülümsemesi silinirken.
"Ama ben senden nefret ediyorum." diyerek kusmuştum tüm öfkemi. Gözlerimden yaşlar durmadan akmaya devam ediyordu. "Bana ve aileme, hatta bütün köydeki insanlara yaşattığınız korkuyu bilseydin, o korkuyu bir kez hissedebilseydin o zaman sen de kendinden nefret ederdin."
Kızmasını beklemiştim. Bana zarar vermesini, masayı dağıtmasını, bağırmasını ya da beni daha fazla korkutmasını. Ama o hiçbirini yapmamıştı. Gözlerime bakmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu, tek yaptığı yarım kalan bardağını dudaklarına doğru götürüp içmek olmuştu.
"Sen de bilseydin," demişti gözlerini arkamda bir yere odaklarken. Bunu söylerken bana bakmıyordu. "Seni ne kadar sevdiğimi bilseydin, benden nefret etmezdin."