“Kaçış”

1946 Kelimeler
Annem kahvaltı tabağıma masadaki her şeyden doldurmuştu ama iştahım yoktu. Elimdeki çatalla tabağın etrafında daireler çizip duruyordum. Huzursuzdum, iki gündür evden çıkmıyordum ama yine de huzursuz hissediyordum kendimi. "Anne, baba." demiştim birden gözlerimi tabakan alıp onlara doğru bakarken. Annem ve babam bana baktıklarında elimdeki çatalı yavaşça masanın üzerine bırakmıştım. "Lütfen buradan gidelim. İçimde kötü bir his var, başımıza kötü bir şey gelecekmiş gibi korkuyorum. Buradan gidersek ben de çalışıp size destek olabilirim." Onlara nasıl anlatabilirdim bilmiyordum. O adamı her gördüğümde nasıl korktuğumu, sırf aileme bir zarar gelir diye karşısında yaprak gibi titrediğimi, onun buz gibi havasının beni üşüttüğünü. Bunları anne ve babama nasıl tarif edebileceğimi bilmiyordum. Onlara tek söyleyebileceğim bu evden gitmek istediğimdi. "Nida, iki gündür ne derdin var kızım senin böyle?" diye sormuştu babam, üzgün bakışlarla yüzüme bakarken. "Ne yemek yediğin var ne evimizi güneş gibi aydınlatan o neşen yerinde. Şimdi de buradan gidelim diye tutturdun." "Baba..."demiştim uzanıp babamın elini tutarken. "Ben buradaki insanlardan korkuyorum . Köydeki diğer insanlar en azından onlardan uzakta yaşıyorlar ama biz her gün onların yanındayız. Dilber hanım her gün annem de dahil tüm çalışanlara bağırıyor, Ahmet ağanın geçen hafta iki cesetten bahsettiğini duydum baba... Burası bize göre değil, onların oğlu da tıpkı onlar gibi. Gidelim buradan." Babamla ne zaman konuşsam bir çocuk gibi karşısında ağlardım, yine öyle olmuştu ama bu sefer iki günün patlamasını yaşıyordum. Babam da bu kadarını beklemediği için şaşkınca bakmıştı bana ama sonra hemen toparlanıp oturduğu yerden kalkmış ve yanıma gelip beni kolları arasına almıştı. Annem de oturduğu yerden dolu gözlerle bakıyordu. "Nida, biraz daha sabret kızım. Bana biraz daha zaman ver, evimizi geri alabilmek için biriktirmem gereken çok az bir miktar kaldı, hayalimiz bu biliyorsun. Onu da biriktirir biriktirmez bir dakika bile daha fazla durmaz gideriz buradan. Bana güveniyorsun değil mi?" diye sorarken saçlarımı okşamıştı babam. O bana sarılıp bunları söylerken, sesindeki o çaresizliği iliklerime kadar hissederken nasıl ısrar edebilirdim? Sessiz kalmıştım, gözlerimi sıkıca kapatmıştım. "Güveniyorum baba." diyebilmiştim kısık bir sesle. "Dilber hanım ve Ahmet ağa zaten binde bir görülüyorlar kızım, onlarla ben bile zar zor karşılaşıyorum." demişti annem yumuşacık bir sesle. İkisinin de beni yatıştırmaya çalıştıklarının farkındaydım. "Azad ağanın da iki gündür eve doğru düzgün uğradığını görmedim, sabah şirkete gidiyor akşam da odasına çekilip içiyormuş, yemeklerde de görmedim onu bu ara. Ailesi onu zor görüyorken biz hiç göremeyiz, endişelenecek hiçbir şey yok kuzum." "Nida, Ahmet ağanın konuşurken duyduğun konuyu bir daha hiç açmamak üzere kapat. Ne iş yaptıkları Allah ve onların arasında yavrum, ne biz ne de köydeki diğer insanlar onlara engel olamaz biliyorsun. Polisler onların dostu olmuş, onları suçlayacak hiçbir şey yok kimsenin elinde. Şimdi her şeyi bir kenara bırak kahvaltımızı yapıp işimize bakalım. Seni böyle gördükçe kendimi suçluyorum hep, yüreğim acıyor biliyorsun." demişti babam, boğuk bir sesle. Babama daha da sıkı sarılmıştım. O her zaman kendini suçluyordu, iflas edip bizi buraya mecbur ettiği için gece gündüz suçluluk duygusuyla yaşıyordu. Hiçbir zaman babamın üzerine bu kadar gitmemiştim, buradan gidelim diye bu kadar ısrar etmemiştim ama içimdeki o korku bana babamın duygularını unutturmuştu. Kendimi toplamam gerekiyordu, ne annemi ne de babamı kendi korkularım için daha fazla üzmemem gerekiyordu. Babamla sarıldıktan bir süre sonra herkes kahvaltısını yapmıştı ama kimse konuşmuyordu. Her zaman neşeyle dolu olan evimiz hüzünlü bir hale bürünmüştü ve ben bu hüznün daha büyük acılara açılacak olan bir kapı olduğunun henüz farkında değildim. Hiç kimse değildi. Korkumun çok yerli bir korku olduğunun kimse farkında değildi, ben bile. Babam Ahmet ağayla iş konuşmak için gelen misafirleri karşılamış ve konağın 2. katında olan misafir odasına giderek onlara eşlik etmişti. Ahmet ağa misafirlerin karşılanma konusunda ve iş konuşma konusunda her zaman babamı yanına alırdı. Burada olduğumuz süre boyunca babama güvenmeye mi başlamıştı bilmiyordum ama bunun olmayacağını düşünüyordum. Çünkü onların birbirlerinden başka kimseye güvenmeyecekleri açıkça belliydi. Belki de babam sadece en çok işine yarayan kişiydi, bu yüzden yanından ayırmıyordu. "Kızım, baban telefonunu diğer pantolonunun cebinde unutmuş, bir koşu götürüp gel." demişti annem, evi süpürdüğüm sırada yanıma gelerek. Annem bunu söylediğinde önce ona kendimi iyi hissetmediğimi, gitmek istemediğimi söylemeyi düşünmüştüm ama sonra dolabıma sakladığım o adamın ceketi aklıma gelmişti. Annem odama girip onu görmeden önce götürüp konağa bırakmam gerekiyordu. Yoksa nasıl açıklayabilirdim, anneme nasıl anlatabilirdim bilmiyordum. Henüz kendim bile o ceketi neden omuzlarıma bıraktığını anlayamadan anneme ne anlatabilirdim ki? "Sen nereye gidiyorsun?" diye sormuştum annemi ayakkabılarını giyerken gördüğümde. "Yılmaz bey merkeze götürecek Zeynep'le beni, konak için alınması gereken şeyler var." demişti annem, kapıyı açarken. Yılmaz bey şöförlerden biriydi ve belki de buradaki sayılı sıcak bulduğum insanlardan biriydi. Ama o benden farklı olarak bu aileyi çok seviyordu. Onları getirip götürürken bir çok kez ölümden dönmesine rağmen onları asla bırakmıyordu. Annemi geçirdikten sonra babamın telefonunu ve dolaba asılı olan ceketi alıp ben de evden çıkmıştım. Öğle vakitleriydi, annemin sabah söylediklerinden dolayı içim biraz olsun rahattı. Sabah şirkete gidiyordu ve akşam odasına kapanıyordu, eğer bunlar doğruysa o şu an burada değildi. Bahçede konağa doğru ilerlerken babamın söyledikleri bir bir aklıma düşmüştü. Ahmet ağadan duyduğum ceset konusunu bir daha asla açmamam konusunda beni defalarca sıkı sıkı uyarmıştı. Ben de bunu konuşmak istemiyordum, sadece bu insanların ne kadar tehlikeli olduklarını anlatmaya çalışmıştım ama hiç şaşırmadıklarına göre annem ve babam bunu zaten biliyorlardı. Bu insanlar kendileri dışında kimseyi insan olarak görmüyorlardı. Konağa girdikten sonra misafirlerin olduğu odaya içecek bir şeyler götürmek üzere olan kadını durdurmuş ve babamın telefonunu ona vermiştim. Boşu boşuna oraya çıkıp o insanlarla karşılaşmak istemiyordum, yıllardır böyle yaşamıştım ve buradan çıkıp gidinceye kadar da elimden geldiği kadar onlardan kaçacaktım. "Bunu Dilber hanımın oğlunun odasına bırakabilir misin? Bahçede unutmuş." demiştim yanımdan geçen hizmetli kadınlardan birine. Ben onun odasını bilmiyordum, bu konağın hiçbir yerini bilmiyordum hatta. Sadece bazen mutfağına geliyordum o da anneme yardım etmek içindi. "Mutfak aşırı yoğunmuş bizi acil oraya çağırdılar, üçüncü katta odası, koridorun sonunda. Sen bırakıver." dedi kadın hızlı bir şekilde yanındaki arkadaşıyla birlikte koşarcasına giderken. Mutfağın yoğun olduğuna emindim çünkü çok misafir vardı ama beş dakika bunu bıraksa benim için dünyalara bedel bir şey yapmış olurdu. Arkasından bir süre bakmıştım ama bu şekilde hiçbir şey elde edemeyecektim. Bir koşu gidip kapısından içeri atıp kaçacaktım. Nasıl olsa evde değildi. Elimdeki ceketle merdivenleri koşarak çıkmıştım. Uzun koridora geldiğimde nefes nefese koridorun sonundaki kapıya doğru bakmıştım. Ceketi sıkıca tutarak odasına doğru ilerlerken yine o baş dönmesi beni bulmuştu. Sanki tüm koridoru onun kokusu kaplamıştı, her nefes aldığımda onun kokusu burnuma doluyordu ve bu beni rahatsız ediyordu. Endişe soluyormuş gibi hissettiriyordu. Kapının önüne geldiğimde her şeyi bir kenara atmış ve kapıyı açıp ceketi direkt nereye gittiğini bile görmeden odaya doğru savurmuştum. "Bu ne hadsizlik lan!" Kapıyı kapatacağım sırada tüm koridordan rahatça duyulabilecek bu ses, sanki korkudan kalbimi delip geçmişti. Kapıyı tutan parmaklarım titriyordu, gözlerim iri iri açılmıştı, etrafta insan görebilme umuduyla sağa sola bakmıştım ama bir Allah'ın kulu bile yoktu. Tuttuğum kapı aniden tutulup geriye doğru çekilince odaya doğru savrulmuştum. Daha ne olduğunu bile anlayamadan beni kolumdan tutarak düşmemi engellemişti ama onun bana dokunmasındansa düşmeyi tercih ederdim. Kolumu tutan parmakları bile soğuktu, tutuşu nazik kelimesinin yanından bile geçemezdi, parmaklarının kolumda iz bırakacağına emindim. Başımı kaldırıp ona doğru baktığımda gözlerinden bir an şaşkınlık ifadesi geçtiğini görmüştüm. Ben ona bakar bakmaz kolumu tutan parmakları gevşemişti. "Sen olduğunu bilmiyordum." demişti, korkuyla kendisine bakan beni yatıştırmak ister gibi. Kolumu geriye doğru çektiğimde hiç zorlamadan beni bırakmıştı. Ceketi büyük halının ortasına dağınık bir şekilde düşmüştü. "Özür dilerim." diyebilmiştim mahcup bir sesle. Bunu söyledikten sonra kapıya doğru dönüp ilerlemiş ve hızlı adımlarla odadan çıkmıştım. Ama bu ilerleyiş uzun sürmemişti çünkü kolumdan tutulup odaya doğru sürüklenmiştim, daha karşı bile koyamadan kapıyı kilitlemişti. "Kolumu bırak." diyerek kolumu çekiştirdiğimde elini yavaşça kolumdan çekmiş ve bir sorun yok der gibi hafifçe havaya doğru kaldırmıştı. "Bıraktım," demişti ben ondan uzaklaşırken. "Beni her gördüğünde özür mü dileyeceksin?" diye sormuştu, ne sorusunu ne de sesini duymak istemiyordum. Ona cevap bile vermek istemiyordum, tek istediğim bu odadan hemen çıkıp gitmekti. "Ya da kaçıp gidecek misin?" diyerek eklemişti sessiz kaldığımı görünce. Gözlerimi ondan alıp yere doğru bakmıştım. Neden kaçmak istediğimin farkında olup işleri benim için zorlaştırıyordu? Ondan kaçmak istediğimi biliyorsa izin verseydi ve ben de gitseydim, gidip evime kapatsaydım kendimi, neden bana engel oluyordu? Her kelimesinde ondan daha da uzaklaşıyordum, sesini her duyduğumda sağır olmayı isteyecek kadar nefret etmeye başlamıştım. "Bana bak, yüzüme. Kaç kez daha söylersem bakarsın?" demişti çenemi hafifçe tutarak yukarıya doğru kaldırdığında. O bunu yaptığında geriye doğru bir kaç adım atmıştım ve eli öylece yukarıda kalmıştı. Kaşları yine çatılmıştı, yine o soğuk ifadesi yüzüne yerleşmişti. Ona bakışlarımda ne vardı bilmiyordum ama bir süre gözlerime baktıktan sonra derin bir nefes almış ve gözlerini kapatıp başını sol tarafa doğru çevirmişti. Ensesindeki dövmeyi o zaman fark etmiştim, siyah tişörtünden görünen kısmı ensesinden aşağıya doğru inen bir dövmeydi. Yurt dışında nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyordum ama o tamamen bu köye ait biriydi. Tamamen anne babası gibiydi, hükmeden, emreden, olmadığı zaman da kaba kuvvet kullanan. Tamamen böyle biriydi, herkesten duyduğum gibi, kendi gözlerimle gördüğüm gibi hatta şu an bana yaptığı gibi. "Seni bu kadar korkutacak ne yaptım?" diye sorarken gözlerini yavaşça aralamıştı. Ne diyebilirdim? Duyduğum her şeyi ona mı anlatacaktım? Sen kötü birisin, o yüzden senden korkuyorum sağın solun belli olmuyor mu diyecektim? Belinde bir silah olduğuna eminim, çekip beni vurmandan endişeleniyorum mu deseydim? Cevap vermediğimi gördüğünde kaşlarını hafifçe yukarıya doğru kaldırmış ve cevap vermemi bekler gibi gözlerime bakmıştı. "Sadece korkuyorum." diyebilmiştim daha fazla soru sormamasını umarak. Ellerimi öyle sıkıyordum ki avuç içlerim acımaya başlamıştı. Ağlamamak için kendime direniyordum. "Sadece korkuyorsun." demişti başını onaylarca sallarken. Bunu söyledikten sonra bana doğru bir kaç adım atmıştı. "Neden, ben insan değil miyim? Diğer insanlar gibi bir kalbe sahip değil miyim?" diye sorarken gözlerime öfkeyle bakıyordu. Bağırmıyordu ama öyle bir ses tonuyla konuşuyordu ki, sanki bağırıyor gibi ürkütücüydü. Gözlerimi ondan kaçırdığımda birden elimi tutmuş ve sıkı sıkı kapattığım parmaklarımı açıp elimi göğsüne bastırmıştı. Mavi gözlerim onun bana yaptığı bu baskıya daha fazla dayanamarak dolarken, tüm gücümle elimi geri çekmeye çalışmıştım. Bağıramıyordum, ona gücüm de yetmiyordu. Eğer bağırırsam insanlar benim bu odada ne işim olduğunu soracaklardı. Bunu nasıl açıklardım? Kimse ona bir şey söyleyemezdi ama herkes benim adımı çıkarırdı. Bunu aileme nasıl yapabilirdim? Elimin altındaki sert göğsünün ardından hızlı kalp atışlarını hissedebiliyordum. Bileğimi öyle sıkı tutuyordu ki, boş olan elimle onu itmeye çalışsam da yapamıyordum. "Bırak." "Hissediyor musun?" diye sormuştu. "Hissediyor musun kalp atışlarımı? Benim de insan olduğumu, bir kalbe sahip olduğumu anlıyor musun?" "Bırak kolumu!" diyerek onun söylediği her şeyi bir çöp gibi savurup atmıştım. İğrençti. Bana dokunması iğrençti. O başımı döndüren kokusu iğrençti. Bana bağırması, söylediği her kelime zehirliydi. Onun yanında durduğum her dakika zehirleniyordum, onun kendisi zehirdi. Ağlamaya başladığımda şaşırmıştı, neden şaşırıyordu? Onun gibi bir insanın karşımda olması bile yeterince kötüyken nasıl olur da ağlamazdım? "Ağlamayı bırak artık," demişti kollarımdan tutarak beni geri geri koltuğa doğru ilerletirken. Beni üzerimde güç kullanarak tekli koltuğa oturttuğunda kalkmak istemiştim ama omuzlarımdan tutarak engel olmuştu. "Sakin ol önce." diye uyarmıştı beni. Çaresizlikle oturduğum koltukta nefret dolu bakışlarla ona bakıyordum. Buradan kalksam bile anahtar ondaydı, benimle oyun oynuyordu. Yanımdan uzaklaştığında biraz olsun rahatlamıştım. Onun bana yakın olması bile kötüydü. Masanın üzerindeki bardağa su doldurup bana getirdiğinde neye uğradığımı şaşırmış ve öfkeyle dolmuştum. Beni burada çaresiz bırakıp, üzerimde güç kullanıp bağırıp çağıran insan bana neden şimdi su veriyordu? Bu tanımadığım, tanımak da istemediğim adam benimle neden eğleniyordu? Sinirlerime hakim olamayıp elini sertçe ittiğimde bardak yere doğru savrulmuş ve paramparça olmuştu. Onun gözlerine nefretle bakmaya devam ediyordum, bu yaptığım şeye hiçbir tepki vermeden yüzüme bakıyordu. "Git." Bunu söyledikten sonra elini bana doğru uzatmış ve parmaklarını aralayıp anahtarı açığa çıkarmıştı. Gözlerimi ondan alıp hızlı bir şekilde avucundaki anahtarı kapmıştım ama tam elimi çekeceğim sırada parmaklarını kapatmış, elimi tutmuştu. "Artık kaçma." demişti kısık bir sesle. "Kovalamak beni öfkelendiriyor." Parmakları tekrar açıldığında koşup kapıyı açmış ve etrafta biri var mı yok mu buna bile bakmadan hızla konaktan çıkmıştım. Gözlerimden yaşlar akarken titreyen bacaklarımla bahçede evime doğru koşuyordum. Saçlarım geriye doğru uçuşurken aklımda tek bir şey vardı, ben daha fazla burada kalmak istemiyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE