bc

SEVECEKSİN

book_age16+
1
TAKİP ET
1K
OKU
dark
drama
sweet
serious
kicking
mystery
small town
love at the first sight
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Azad Karan, yüreğinin tam ortasına kor gibi düşen Nida'nın aşkıyla yanıp tutuşmaya başlamıştır. Ateşi bir türlü dinmiyordur çünkü Nida onun yanından bile geçmek istemeyen, köydeki diğer insanlar gibi ondan korkan bir kızdır. Aşkının karşılığını alamayan Azad, bu yolda her şeyi göze almıştır. İyi ya da kötü, incinerek veya inciterek Nida'yı kazanmaya karar verir. Gözü ondan başkasını görmüyordur, Nida'nın aşkı onu olduğundan daha acımasız birine dönüştürür."Seni çok seviyorum, sen de beni seveceksin."

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
“İlk görüş”
"Azad ağanın arabasının anahtarını götürdün mü?" diye sormuştu annem, bir kaç saniye de olsa oturup dinlenmeye çalışan babama. Camın kenarındaki koltukta oturmuş, elimdeki kitabı okuyordum ben de. Liseyi zar zor bitirmiştim annemin çabalarıyla, üniversite sınavına girmeme izin vermemişti babam, ben de zorlamamıştım onu. Burada kızları okutmuyorlardı, okuyanlar da şanslı kişiler sayılıyorlardı. Babama kızmıyordum, istese bile beni okutamazdı. Üniversite okuyabilmem için bu köyün dışında bir yere gitmem gerekecekti, ne bunun masrafını karşılayacak kadar paramız vardı ne de ailem böyle bir şeye izin verirlerdi. Yine de mutluydum, liseye giden sayılı kızlardan biriydim bu köyde. Bu koca konağın getir götür işleriyle ilgilenen biriydi babam, annem konağı temizler ve yemekler yapardı. Ne annem ne de babam, bir kez olsun bir işe elimi sürdürmezlerdi bana. Bir kez olsun bağırmazlar, kızmazlardı hiçbir zaman. Tek çocuktum, onlar da benim her şeyimdi. "Eyvah, şimdi mi söylüyorsun bunu?!" diyerek kızmıştı babam endişeli bir şekilde oturduğu yerden kalkarken. Okuduğum kitaptan gözlerimi alıp babama doğru bakmıştım. Bu konağın sahibi Ahmet ağa, eşi de Dilber hanımdı. Azad kimdi, ilk defa adını duyuyordum. Babamın daha önce kimsenin adını söylerken bu kadar endişeli olduğunu görmemiştim. "Olsun baba, şimdi götürürüm ben hemen." diyerek gülümsemiştim elimdeki kitabı bırakırken. Babam ben bunları söylerken çoktan ayakkabılarını giymişti. "Yok kızım yok, Dilber hanım iyice uyardı bizi oğlunun bir dediği iki olmayacakmış, ben kendim gideyim belki bir isteği olur." demişti kaldığımız küçük evin kapısını aralarken. Konak öyle büyüktü ki, bir kez anneme istediği bir şeyi götürürken resmen kaybolmuştum. Bu konağa neredeyse her gün bir çok misafir gelirdi, uzun uzun sofralar kurulurdu, şık ve elit masalar hazırlanırdı. Dilber hanım her gün yenisini aldığı gösterişli elbiselerinden birini giyer ve mücevherlerini takardı. Eşi Ahmet ağa şık bir takım elbise giyer, aksesuar olarak kullandığı siyah bastonuyla yürürdü. Onu uzaktan görünce bile korkardım, öyle heybetli görünürdü ki gözüme evimden dışarı adım atmazdım. Ondan korkan sadece ben değildim, köydeki herkes korkuyordu. Kimse bu ailenin sözünden çıkamıyordu, çıkan olursa da başına iyi şeyler gelmiyordu. İyiliklerini herkes biliyordu, her zaman köye yardım ediyorlardı. Bozuk yolların yapılması için gerekli olan şeyleri ayarlarlardı, durumu olmayan insanlara her ay erzak ve harçlık gönderirlerdi. İlk okula kadar kız ve erkek çocuklarının okuması için yardım ederlerdi. Dilber hanım kendi kurduğu yardım kuruluşunun başındaydı, herkese yardım etmeye çalışan bir kadındı. Ama onların farklı bir yanları vardı ki, Ahmet ağa da Dilber hanım da çok otoriter insanlardı. Her zaman onların dediği olurdu, olmadığı zaman işler çok kötü bir hal alırdı ve kimsenin ruhu bile duymazdı. Bu yönleri beni korkutuyordu. Bu yüzden onlarla hiç karşı karşıya gelmiyordum. Bu konağa geleli 6 yıl olmuştu, 6 yıldır bir kaç kelime bile konuşmamıştık onlarla, hiç karşı karşıya gelmemiştik. Dilber hanım ya da Ahmet ağa yanımdan geçip gitseler bile asla yüzüme bakmazlardı, ben de hemen kaçacak delik arardım zaten. Bir arkadaşım vardı sadece bu köyde, benimle yaşıttı ve ismi Buket'di. Onunla bile çok görüşemiyorduk, annem ve babam konağın bahçesinden çıkmama çok izin vermiyorlardı, burada her kız öyleydi. Yine de ben ev telefonumuzdan Buket ile iletişim kurabiliyor ve bazen ailemle köyün çarşısına çıkabiliyordum. Bunların hiç biri yoktu bazılarında, ben şanslı olan kızlardan biriydim çünkü ailem beni çok seviyor ve çok değer veriyorlardı. "Anne," diyerek annemin yanına, mutfağa doğru ilerlemeye başlamıştım. "Söyle kuzum." demişti annem elindeki dolmalık biberlere hazırladığı pirinçleri doldururken. Bu bizim için yaptığı yemekti. "Babam neden bu kadar endişeli, baksana koşarak gitti evden." diye sormuştum huzursuz bir ifadeyle anneme doğru bakarken. Babamı ya da annemi ne zaman huzursuz, üzgün ya da yorulmuş görsem yüreğim acırdı, onlara bir şey olmasına dayanamıyordum ve babamın bu hali beni çok üzmeye yetmişti. "Nida," demişti annem elindeki biberi tencereye bırakıp bana doğru bakarken. "Yok bir şey kızım, neden bu kadar korkuyorsun?" "Çünkü sizi böyle bir şeyler için endişelenirken görünce kendimi çok kötü hissediyorum, çok üzülüyorum." diye cevaplamıştım samimi bir sesle. Annem cevabımı duyduğunda gülümsemişti, siyah saçlarını geriden topladığı için güzel mavi gözleri dikkat çekiyordu. "Bizim işimiz bu kuzucuğum," derken elini saçlarıma doğru götürmüştü annem. Saçlarım babam gibi açık kahve tonlarındaydı, annemin siyah saçlarına hiç benzemiyordu rengi. Ama gözlerim onun gözlerinin aynısıydı, mavi gözlerimi ve beyaz tenimi ondan almıştım. Boy olarak da annem gibi kısaydım, babam oldukça uzun boylu bir adamdı. "Dilber hanım sabah tüm çalışanları toplayıp oğlu Azad ağa hakkında hepimizi tembihledi. bir dediği iki olursa gerisine karışmam dedi, babanın telaşı bu yüzdendir. Korkulacak hiçbir şey yok kızım üzme sen kendini." Annemin gözlerine öylece takılı kalmıştım. Onun yumuşacık eli saçlarımı okşarken kendimi küçücük hissediyordum. Haklıydı, bizim işimiz buydu. Bu köy yerinde başka hiçbir iş bulamamıştı babam, köyü de bırakıp gitmeyi asla düşünmüyordu ailem. İkisi de bu konağı da, Ahmet ağa ve Dilber hanımı da çok seviyorlardı, onlardan korkan sadece bendim, ailem çekiniyor fakat korkmuyorlardı. "Hadi bakalım, benim şimdi yemek yapmaya devam etmem lazım. Dilber hanıma kahve yapacağım daha." demişti annem sıcak bir gülümsemeyle. Ben de gülümseyerek onu rahat bırakmıştım. Mutfaktan çıkıp salona geçtiğimde babamın telefonunun koltuğun üstünde olduğunu ve çaldığını görmüştüm. Hem de arayan Ahmet ağaydı. Telefonu kaptığım gibi terliklerimi ayağıma geçirmiş ve evden koşarak çıkmıştım. Ahmet ağanın evden çıkmıştı diye biliyordum, önemli bir şey için arıyordu belki de babamı. "Baba!" diye seslenmiştim etrafıma bakarak koşarken ama büyük bahçenin bu kısmında kapıda duran görevlilerden başka kimse yoktu. Ve o görevlilerin hepsinin belinde silah olurdu, kapıya kimseyi yaklaştırmazlar, robot gibi orada dururlardı. Buraya ilk geldiğimde de, şimdi de korkuyordum. Bu evdeki herkesten, her şeyden korkuyordum. Ne bana ne de aileme göre bir yer değildi burası ama babam burada para kazanıp bir ev alacağını söylemiş ve burada kalmamız gerektiğini bana anlatmıştı. Hiçbir şey söyleyememiştim ona. Burada aldığı maaşı hiçbir yerde alamazdı babam, hayal ettiğimiz o evi bize alamazdı. Burası bizim tek çıkış yolumuzdu çünkü biz babamın bir tanıdığı tarafından dolandırılmıştık. İyi kötü bir evimiz vardı, borcumuz yoktu ama o adam bizi dolandırınca evimiz elimizden kayıp gitmişti. Bu da yetmezmiş gibi babamın üzerine yüklü miktarda borç bırakmıştı. Ailem bu evde işe başladığında Dilber hanım ve Ahmet ağa babamın borcunu hemen ödemişler, ailemi bu bataklıktan kurtarmışlardı bu yüzden annem ve babam onlara böyle bağlıydılar. "Baba!" diye tekrar seslenmiştim ama hiçbir yerde görünmüyordu. "On dakika diyorum, on dakika!" Bahçeye yayılan bu korkutucu bağırma sesini duyduğumda olduğum yerde durmuştum. Bu öyle bir sesti ki, insanın tüylerini diken diken yapıyordu. Arkamı dönüp evime kaçmak, kapımı kapatmak istiyordum ama telefon çalmaya devam ediyordu. Sesin geldiği yöne doğru korkarak ilerlemeye başlamıştım. "Baba?" diye seslenmiştim sesim çıktığı kadar ama çok çıkıyor sayılmazdı. "Benim yerime araziye bakmaya sen mi gideceksin?!" Korkak adımlarım babamı gördüğümde son bulmuşlardı ama bu sefer o korku kalbimin tam ortasında bir yere çakılı kalmıştı. Babam bir adamın karşısında başını yere doğru eğmişti, karşısında arkasını gördüğüm uzun boylu, yapılı bir adam vardı. Babama doğru dönüktü ve ona bağırıyordu, hüznüm korkumu yenmişti, ayağımdaki terliklerle koşarak babamın yanına doğru gitmiştim. "Bir daha tekrarlanmasın!" diye bağırmıştı adam. Tam da o sırada koşup babamın koluna sarılmıştım. Babam mahcup bakışlarla yüzüme baktığında gözlerim dolmuştu, gözlerimi onun gözlerinden hiç ayırmıyordum. "Lütfen bağırmayın." diyebilmiştim titreyen sesimle. Babam da gözlerini benim gözlerimden hiç ayırmıyordu. "Lütfen babama daha fazla bağırmayın, anahtarı ben getirmeyi unuttum." diye tekrar etmiştim. Hiç kimseden hiçbir ses çıkmıyordu, ne benden, ne babamdan, ne karşımdaki adamdan ne de arkasındaki o silahlı adamlardan. Bir süre sessizlik sürüp gitmişti. Gözlerimi babamdan alıp ona doğru baktığımda, siyah gözleriyle göz göze gelmiştim. Öylece bana bakıyordu. O çatık kaşlarıyla, karşısındaki insanı korkutacak kadar katı yüz ifadesiyle bana bakıyordu. "Kızım, senin ne işin var burada? Eve geç hemen." diyerek beni geriye doğru çekmişti babam endişeyle. "Kusura bakmayın Azad ağa, ne diyeceğini bilemedi, küçüktür." demişti hemen ardından karşımızda duran adama doğru. Azad ağa buydu. Ahmet ağa ve Dilber hanımın oğlu, uğruna bütün çalışanları sabahın köründe topladıkları oğulları buydu. Tamamen onlar gibi biriydi, tek farkı kendi anne ve babasından bile daha ürkütücü görünüyordu. Hiç değilse onlar güler yüzlü olabiliyorlardı ama karşımda durup gözlerime bakan bu adamı gülümserken hayal bile edemiyordum. "Hep unut." dedi birden, artık bağırmıyordu ya da öfkeli değildi. Gözlerini bile kırpmadan bakıyordu yüzüme. Bakışları git gide daha da yumuşuyordu. Babam da ben de ne dediğini anlamaya çalışıyorduk. "Anahtarı hep unut sen." diye tekrar etmişti. Siyah dalgalı saçları alnının bir tarafına doğru dökülüyorlardı, üzerinde siyah bir takım elbise ve aynı renkte gömleği vardı. Bir eli pantolonunun cebindeyken diğeri öylece serbest bir şekilde duruyordu. Gözleri bir an olsun gözlerimden ayrılmıyordu, bir anını bile kaçırmak istemediği bir filmi izliyor gibi dikkatle bakıyordu yüzüme. "Sonra gel karşıma geç, konuş benimle." demişti, sanki benim yüzüm bir kitaptı ve o yüzüme bakarak okuyordu bu kelimeleri. O bunu söylediğinde gözlerimi ondan almış ve kolumu babamdan kurtarıp telefonu eline sıkıştırarak eve doğru ilerlemeye başlamıştım. Yürürken hafifçe arkama doğru dönüp baktığımda onun da bana doğru baktığını görmüştüm. Kalbim korkuyla atıyordu, onun o bakışları altında ezilmişti bedenim sanki, evime gidip odamda saklanmak istiyordum. Ne demek istiyordu, ne için söylemişti bu kelimeleri bilmiyordum. Babamı da, beni de korkutmuştu. Ailesinden daha korkunç biriydi. Babamı onun karşısında o halde görünce dünyam başıma yıkılmıştı ama söyleyebildiğim sadece bir kaç kelimeydi. "Nida?" diyerek arkamdan seslenmişti annem, eve girip odama doğru ilerlediğimde. Hiçbir şey söylemeden odama girmiş ve kapımı kapatmıştım. Annem üstelememişti, kendimi yatağıma atıp yorganımı başıma kadar çekmiştim. Sadece bir kaç kelimesiyle bile insanın tüylerini diken diken yapabiliyordu. Ahmet ağaya yapılı biri diyordu herkes ama oğlunu ondan daha da yapılıydı. Bu zamana kadar nereydi bilmiyordum, 6 yıldır ismini ilk defa duymuştum ve kendisini de ilk defa görmüştüm ama dua ediyordum ki geldiği yere en kısa zamanda geri dönsün. "Nida?" diye seslenmişti annem odamın kapısını aralarken. Bir kaç saniye sonra yüzüme doğru örttüğüm yorgan havalanmış ve annemle göz göze gelmiştim. "Ne oldu kuzum sana, yine mi bir şeye üzüldün?" demişti yüzüme bakarken. "Anne, Dilber hanımın oğlu babama çok bağırdı. Babamın o sessiz duruşu beni çok üzdü." diyerek içimdekileri söylemeye başlamıştım. "Nida, bunlar ilk defa olmuyor kızım. Sadece burada değil nerede olursan ol patronun bu şekilde sana bağırır, seni azarlar. Sor bakalım dışarıdan birine hiç bağırıp çağırmayan bir patron mu var? Bizim bir isteğimiz var kuzum sen de bilirsin, burada çalışıp para biriktirmemiz gerek ki ev alalım. Baban da ben de halimizden memnunuz, sen de bu kadar üzülme tamam mı?" derken gülümseyerek yanağıma dokunmuştu annem. Hiçbir şey söyleyememiştim. Ne diyebilirdim ki? Annem haklıydı. Bu zamana kadar babam ya da annem onlara söylenilen hiçbir şeye cevap vermemişlerdi, şimdi nasıl verebilirlerdi? Ama anneme o an söyleyememiştim. O adamın sesini duyduğum an da bile kalbimi nasıl bir korku kapladığını, onunla göz göze gelince nasıl kaçacak delik aradığımı anlatamamıştım ona. Söylediği şeylere bir anlam veremediğimi söyleyememiştim. Sadece başımı onaylarca sallamakla yetinmiştim. "Azad ağayı da artık tanımışsındır. Küçük yaşlardan beri yurt dışında okumuş bir adammış. Ahmet ağaya ve Dilber hanıma nasıl saygılıysan Azad ağaya da aynı şekilde saygılı ol, aklından çıkarma bunu yavrum. Artık o da konakta ailesiyle yaşayacak, ona göre davranalım." Annem odamdan çıkarken ben de öylece onun arkasından bakıyordum. O da mı artık konakta yaşayacaktı? Bir an önce gitmesi için dua ederken onun burada yaşayacağını öğrenmiştim ve bu benim için hayattaki en kötü şeylerden biri olmuştu. Gerekmedikçe evden bir adım dahi atmak istemiyordum, onunla bir kez daha göz göze ya da karşı karşıya gelmek istemiyordum. Babama bağırıp herkesin içinde öyle mahcup etmişti ki, o sesi kulaklarımdan silinmiyordu. Babamın o mahcup bakışları gözlerimin önünden gitmiyordu. Ondan nefret etmiştim. O korkunç adamdan nefret ediyordum.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

KIRMIZI DOSYA : AŞK +18

read
27.0K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
28.8K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
34.5K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.3K
bc

İNFAZ

read
4.8K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
14.6K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook