“Korku”

1627 Kelimeler
"Eline sağlık, Selma teyze." demişti Buket anneme doğru gülümserken. Annem kahvelerimizin yanına su da bırakırken Buket'e bakmış ve o da sıcacık gülümsemişti. Buket'i çok severdi annem ve babam. "Afiyet olsun kuzucuğum, siz kahvelerinizi için benim de ütü yapmam gerekiyor daha." Annem yanımızdan ayrıldıktan sonra Buket'e dün olanları anlatmıştım. Bu evde yaşamamasına rağmen bu evde olup bitenleri daha iyi biliyor ve bu evdekileri daha iyi tanıyordu. Çünkü bu bahçenin kapısı ardında herkes bu konağı, bu konaktaki insanları konuşuyorlardı. Buket olup bitenleri dinlerken gözleri iri iri açılmıştı, elindeki su bardağını masanın üzerine bırakırken yüzü bir an da donup kalmıştı. "Azad ağa mı?" diye sormuştu buz gibi bir sesle. Herkes gibi oda bu aileden korkuyordu, onların iyi tarafları olmasına rağmen kötü tarafları daha fazlaydı, bunu herkes biliyordu ama onlara karşı koyamıyordu. Onlardan daha güçlü kim vardı ki burada, hiç birimiz onların söyledikleri dışına çıkamıyorduk. "O adam küçücük bir şey için babama öyle çok bağırdı ki Buket, sanki karşısında bir insan yokmuş gibi davrandı. Babam sadece başını öne doğru eğmiş duruyordu. Bu insanlar karşısındakileri insan yerine koymuyorlar." demiştim, sesim o insanlardan bahsederken bile çekingen çıkıyordu. "Ne olursa olsun, Nida. Sen araya girmemeliydin. O adam hakkında çok korkunç şeyler söylüyorlar, ya sana sinirlenseydi?" diyerek dehşetle konuşmuştu Buket. O bunları söylediğinde o adamın bana olan bakışları tekrar tekrar aklıma gelmiş, odama kapanma isteği yine gün yüzüne çıkmıştı. "Bana öyle baktı ki bahçeye bir daha adım bile atmak istemiyorum. Onunla karşılaşmaktansa evde tıkılı kalmak daha iyi olur." demiştim oturduğum yerde dizlerimi yukarıya doğru çekerken. Buket başını onaylarca sallayarak söylediklerimi onaylamıştı. Onu bu eve alana kadar bile çok zorlanıyorduk, her seferinde babam kapının önündeki silahlı adamlara arkadaşım olduğunu anlatıyordu. Buket'in çantasını arayıp girmesine izin veriyorlardı. Bu yüzden tek arkadaşım oydu belki de. Böyle korkunç bir yere gelmek herkesi korkutuyordu. Bu insanların otoritesi karşısında herkes korkuyordu. Bu korkuyu kalbimize nasıl yerleştirmeyi başarmışlardı bilmiyordum ama dün karşılaştığım adamın sadece yüzüme bakması bile o korkuyu hissetmeme sebep olmuştu. Babama bağırırken sesinde bir gram yumuşaklık ve tereddüt yoktu. "Onun nasıl biri olduğunu kendi gözlerinle görmüşsündür." demişti Buket. "Buna rağmen Berfin ona deli gibi aşık." O sırada mutfak camının önünden 6 7 tane adam bahçenin diğer tarafına doğru koşmaya başlamışlardı. Burada her gün oraya buraya koşturup duran insanlar olduğu için alışmıştım ama onların her koştuğunu gördüğümde kalbim korkuyla dolup taşıyordu. Çünkü bir çok kez bu eve saldırmaya kalkan insanlar olmuştu, bir kez babam bacağından yaralanmıştı, her koşuşturmada yine aynı şey olur diye ölüp ölüp diriliyordum. "Buket," demiştim giden adamların arkasından bakarken. Kalbim yine o bilindik duyguyla kaplanmıştı. "Buradan gerçekten nefret ediyorum." "Biliyorum. Ama bu kadar üzülme, Nida." diyerek ellerimi tutmuştu Buket. Yüzünde ki duygu acıma duygusu muydu yoksa bana üzülmüş müydü bilmiyordum ama ben kendime de, aileme de ve bu köydeki diğer insanlara da acıyordum. "Dışarıdaki herkes halinden memnun, çoğu insanlar onların yardımlarıyla evlerini geçindiriyorlar. Ailenin söylediklerini unutma, siz burada sadece ev parasını biriktirene kadar kalacaksınız." "Nida!" Annemin sesini duyar duymaz kendimi toplamaya çalışmıştım. Belime kadar uzun olan saçlarımı geriye doğru yavaşça atmış ve gözlerimi silmiştim. Annem de o sırada yanımıza gelmişti. "Annem bu sepeti konağın alt katına götürüver." demişti annem, elinde zar zor taşıdığı sepeti yere doğru bırakırken. Hasır sepetin içinde bir çok masa örtüsü vardı. Konak lafını duyar duymaz bile kalbim teklemişti. "Anne, babam götürse olmaz mı, kendimi iyi hissetmiyorum." demiştim kısık bir sesle. İlk defa anneme bir bahane uyduruyordum. "Kızım baban Ahmet ağayla bir yere kadar gitti ya. Akşam misafirler gelecek biliyorsun, benim daha bir sürü işim dolu hadi kuzum." derken bana doğru yaklaşmıştı annem. Gözlerinde o merhamet belirmişti hemen, ateşime bakmak için elini alnıma doğru götürmüştü. "Biraz ateşin mi var senin? Sepeti ben götürürüm sen arkadaşın gittikten sonra soğuk bir duş al." Annem yerdeki sepeti kaldırırken belini tutunca gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Annemin beli genelde çok ağrıyordu, ağır şeyleri ona kaldırmamasını söylüyorduk ve elimden geldiği kadar ona yardım ediyordum ama şimdi o konağa gitmeyi hiç istemiyordum. Annemin zar zor bir kaç adım attığını gördüğümde daha fazla dayanamayıp sepeti elinden kapmıştım. "Buket, sen de gelir misin benimle?" diye sormuştum Buket'e doğru bakarken. Sepet gerçekten de çok ağırdı ve iki elimde zor tutuyordum, bu sepetle önümü görmek bile zordu. "Kuzum, Buket de diğer ütüler için bana yardım eder. sen gidip gel bir koşu." demişti annem gülümseyerek. Buket annem bunu söyledikten sonra bir şey söyleyememiş ve öylece yüzüme bakmıştı ama annem onu çekiştirip götürünce tek başıma kalmıştım. Ellerimin arasındaki hasır sepeti sıkıca tutarak evden çıkarken, sepetin arkasından bahçeye kaçamak bakışlar atıyordum. Eğer buralarda değilse çok şanslı olacaktım, sepeti bıraktıktan sonra hemen koşarak eve dönebilirdim. Sepetin arkasından bakarak yürümeye devam ederken tam da bahçeden çıkmak üzere olan babamı görmüştüm, yanındaki adamlara bir şeyler anlatıyordu. "Baba!" diye seslenirken hızlı olmaya çalışarak ona doğru koşmaya başlamıştım. Ama bu bahçe çok büyüktü ve ben başındaydım, babam da sonundaydı. Beni duymuyordu. Ona doğru koşmaya devam ederken hiç beklemediğim bir an da karşımda olan şeye öyle hızlı çarpmıştım ki, önce elimdeki hasır sepet yere doğru yuvarlanmış, sonra da dengemi kuramayarak ben geriye doğru savrulmuştum. Yere düşecek olmanın verdiği endişeyle gözlerimi sıkıca kapatıp teslim olduğum an da, biri kolumdan tutarak beni hızlı bir hareketle kendisine doğru çekmişti. Mavi gözlerimi yavaşça araladığımda gördüğüm o gözler, beni yere düşmekten daha çok korkutmuştu. Kolumu sıkıca tutuyordu. Beni göğsüne doğru çekmişti ve uzun boyu sebebiyle boynunu aşağıya doğru eğerek bana bakıyordu. Yüzü yine o gün ki gibi katı bir ifadeye sahipti. Bakışları buz gibiydi, kolumu tutan eli buz gibiydi. Parfümünün kokusu burnuma dolmuştu. Arkasındaki adamların hepsi başını öne eğmişlerdi, babam çoktan bahçeden çıkmıştı ve masa örtüleri etrafa saçılmıştı. "Özür..." diyebilmiştim kuruyan dudaklarımı aralarken. Sanki konuşmak ne demek bilmiyordum, kelimelerin hepsi ezberimden çıkıp gitmiş gibi, hiç birini bulamıyordum. "Özür dilerim." derken yutkunmuştum. Bana bağıracak mıydı? Ona sert bir şekilde çarptığım için canı yanmış mıydı, bunun için dün babama bağırdığı gibi bana da bağıracak mıydı? "Dikkat et." demişti, beklemediğim bir sakinlikle. Yüzündeki o soğuk ifadenin aksine sesi dün babama bağırırken ki gibi korkunç değildi. Kalın ses tonu söylediği her kelimeyi insanın gözünde azar gibi gösteriyordu. "Bir daha ki sefere tutmam." Kendisi de, kelimeleri de, yüz ifadesi ve ve hareketleri de buz gibiydi. Kalbimi üşütüyordu, beni ürkütüyordu. Beni tutmasını isteyen ben değildim, ona bilerek çarpmamıştım ama o özür dilememe rağmen beni sert bir dille uyarıyordu. "Kusura bakmayın." demiştim. "Beni tutmanıza gerek yok, düşseydim daha iyi olurdu." diye eklemiştim ama bunu fısıldarcasına söylemiştim. Düşmek beni daha az korkutuyordu, onun soğukluğu karşısında daha az canımı acıtırdı. Gözlerimi yerden alıp ona baktığımda bana bakmaya devam ettiğini görmüştüm. Son söylediğim şeyi duymuş muydu bilmiyordum ama kaşları hafifçe yukarıya doğru kalkmıştı. Hiç beklemediğim bir an da kolumu bırakınca öne doğru savrulmuştum. Ben farkında değildim ama onun göğsüne tamamen dayalı duruyordum ve o kolumu bırakıp geriye doğru adım atınca öne doğru savrulmuştum. Bir anlık korkuyla dudaklarım aralanırken, ellerimi onun koluna doğru sarmıştım. Bunu yaptığıma kendim bile inanamıyordum ama tamamen anlık bir reflekse olmuştu. Ellerimi hızlı bir şekilde geriye doğru çekip kendim de geriye doğru bir kaç adım atmıştım. Şaşkınlıkla açılan gözlerimi onun yüzüne odakladığımda bir kaç saniye yüzüme öylece bakmıştı. Hiçbir şey söylemeden arkasına dönüp ilerlemeye başladığında titreyen ellerimi birbirine bastırmış ve arkasından onu izlemiştim. Yanındaki adamlar arabaya doğru ilerlerken, o da arabasına doğru ilerlemeye devam ediyordu. Gözlerimi ondan alacağım sırada olduğu yerde durmuş ve başını hafifçe bana doğru döndürmüş, dudaklarına yarım yamalak, çarpık bir gülümseyiş yerleştirmişti. O gülümsemeyi gördüğüm an da yerdeki sepeti alıp eve doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştım. Sepet dolu muydu boş muydu bilmiyordum. Yere saçılan beyaz örtüler umurumda bile değildi, annem ateşimin olduğunu söylemişti ama benim vücudum adeta buz kesmiş gibiydi. "Sepeti neden geri getirdin, Nida? Bu örtülerin yarısı nerede kızım?" diye sormuştu annem yere doğru son gücümle attığım sepete bakarken. Ona hiçbir şey söyleyemeden odama doğru koştuğumda Buket de peşimden gelmiş ve kapıyı kapatmıştı. Kendimi yatağa atıp oturduğumda sırtımı soğuk duvara doğru yaslamıştım. Kucağımda birleştirdiğim ellerim titriyordu, o parfüm kokusu sanki bu odada varmış gibi başım dönüyordu. Kötü değildi, çirkin değildi. Güzel de diyemiyordum. Başımı döndüren bir kokuydu, sahibi yüzündendi belki de bilmiyordum. "Nida, ne oldu sana böyle? Bu ne hal, yüzün sararmış." diyerek endişeyle yanıma oturmuştu Buket. "Yine o adamı gördüm Buket, yine öyle baktı gözlerime." demiştim Buket'e doğru. "Ona kötü bir şey yapmışım gibi düşmanca bakıyor sanki." Buket beni sıkıca kolları arasına alıp sarıldığında başımı omzuna yaslamış ve gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Bana sadece bir kaç kelime söylemişti, sadece bir kaç dakika durmuştum onunla karşılıklı ama o bir kaç dakika bile ömrümden ömür alıp götürmüştü sanki. İnsan karşısındaki insanın gözlerinde hiçbir şey göremediği zaman korkardı, bir de aynı ifadesizlik yüzünde olduğu zaman daha da korkutucu olurdu. Ne düşündüğünü bilmiyordum, bir saniye sonra bana bağırıp kızacak mıydı bilmiyordum, bir sonraki adımını tahmin edemeyeceğimiz her şey korkutucu olurdu, endişe verirdi. "Nida, sıkma canını. Sen burada yaşıyorsun ve ister istemez bazen onu görmek zorunda kalacaksın. Ne kadar kötü biri olarak nam salmış olsa da o da bu ailenin oğlu. Bu aileyi gördüğünde nasıl başını eğip gidiyorsan aynı şekilde onu gördüğünde de geçip gidebilirsin." Evet, ailesini ne zaman görsem başımı eğer ve geçer giderdim ama onunla sadece iki kez karşılaşmıştım ve iki kez de geçip gitmeye fırsat bırakmamıştı kader bana. İki kez karşısında dikilmiştim, iki kez bakmıştım o siyah gözlerine. İki kez hissetmiştim o korkuyu kalbimde. Geçip gidebileceğim bir şekilde çıkmamıştı hiç karşıma. Buket evden ayrıldığında yarım kalan ütü işini halletmiştim. Annem ateşimin daha çok yükseldiğini söyleyince ılık bir duş almıştım, konağın bahçesine büyük masalar kurulurken annem ve babam bahçeye çıkmışlar, ben de kendimi yatağıma hapsetmiştim. Akşam yemekte anneme yardım etmek zorundaydım, her zaman ediyordum. Buket'in de söylediği gibi başımı öne eğecek ve kimseye bakmayacaktım. Zaten o gitmişti, belki de akşam yemeğe gelmezdi. Bu da benim için iyi olurdu. Bir kitap açıp okumaya başlamıştım uzanırken, kitap okumak benim için terapi gibiyidi. Olan her şeyi unutmuştum, korkuyu, endişeyi, onun varlığının bana verdiği rahatsızlığı. Hepsi silinip gitmişti. Gözlerim yavaşça kapanırken kitap parmaklarımın arasından kayıp göğsüme doğru düşmüştü, kendimi uykunun kollarına bırakmıştım. Akşam ki yemeğe kadar biraz uyumak için vaktim vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE