13.Bölüm

1832 Kelimeler
Aklım başımdan alınmış gibi boş kapıya baktığımı fark etmem üzerine hızla kendime geldim. Kendimi bu kadar kaptırmamam gerektiğini içimden defalarca tekrarladıktan hemen sonra yanımda ki düğmeye bastım. Sürekli oturup yatmaya daha fazla dayanamayan bedenim artık uyuşmaya başlamıştı ve ben yürümek istiyordum. Birkaç saniye sonra odaya giren Kağan ile hafifçe gülümsedim. -İyi misin? Meraklı bakışları beni tararken iyi olduğumu söylememle biraz olsun rahatlamış gibiydi. -İyiyim. Ama biraz gezinsem hiç de fena olmayacak. -Tamamdır. O zaman… Yanıma yaklaşırken kolunu bükerek tutunmamı işaret etti. -Kardelen hanımlar ufak bahçe turumuz için tekliflerimi kabul ederler mi acaba? Ufak bir kahkaha atarken hareketleri keyfimi yerine getirmişti. Bana bir anda kardeşimi hatırlatmıştı nedense. Mert… Onun gibi munzur,hareketli ve sürekli enerjiden parlayan yaramaz gözleri… İçimde oluşan derin özlemle hafifçe iç çekerken yavaş hareketlerle oturduğum yerden ayaklandım ve Kağan’ın koluna girdim. -Kabul edildi teklifiniz Kağan beyciğim. Memnuniyetle gülümsedi. Onun koluna girmiş destek alıyorken ağır adımlarla odadan dışarı çıktık. İçimde yeni yeni uyanmaya başlayan merak ve heyecanla gözlerim etrafımı tarıyordu. Tahminim doğruydu. Burası bir akıl hastanesiydi. Kolları bağlanmış, bakışları boşlukta gezinen birkaç kişi görmemle sertçe yutkundum. Sakinleştirici yapılmıştı büyük ihtimalle. Bu görüntü içimde bir yerleri acıtmaya başlarken daha fazla bakamdan gözlerimi yere sabitledim. Sonunda hastane kapısından dışarı çıktığımızdaysa bize kucak açan yeşillikle ve masmavi gökyüzüyle gülümsedim. Kağan’ın sesini duymamla gözlerim onu buldu. -Aslında Aralık ayındayız ama hava bir haftadır böyle günlük güneşlik. Ardından dudağının bir kenarı hafifçe kıvrılırken göz kırptı. -Çok şanslısın. Dudaklarım iki yana kıvrılırken ilk defa gerçekten de bir konuda şansımın olduğuna inanmıştım. Hava o kadar güzeldi ki… Beni kendine çağırıyordu sanki. Yavaş adımlarla bahçeye doğru ilerledik. Aniden gelen ürpertiyle sona erdiğini düşündüğüm üşümem yine beni bulmuştu. Bedenim üşümeye başlarken olabildiğince fark ettirmemeye çalışıyordum çünkü Kağan anladığı an beni odama postalayabilirdi. Onun koluna girmiş ağır ağır yürümeye devam ederken gözlerim bahçeyi süzüyordu. Ortada kocaman bir süs havuzu, etrafta ötüşen kuşların sesleri, doktorlar hemşireler ve hastalar vardı. Adımlarımızın durmasıyla Kağan’ın bakışları bana döndü. Uzun boyundan dolayı hafifçe kafası bana doğru eğilince kaşları çatıldı. -İyi misin sen? Gözlerimi kırpıştırırken aceleyle devam ettim. -Evet. İyiyim. Neden ki? -Bilmem. Doğruyu söylüyorsun değil mi? Yoksa kellemi alır bak . Kaşlarım havaya kalkarken merakla sordum. -Kim alır kelleni? Tam cevap vereceği sırada kafasına yediği hafif tokatla ikimizde şaşkınca o tarafa döndük. Aybars’ın sinirli bakışları Kağan’ı bulduğunda Kağan ise ayvayı yedim bakışıyla karşılık veriyordu daha çok. -Benden bahsediyor. Neyim oğlum ben? Görende insan yiyoruz sanar. -Hocam yok valla size şey etmedim onu ben ya. Aybars dediklerine sus dercesine bakarken gülmemek için dudaklarımı dişliyordum. Kağan’la konuşmaya devam ederken elinde ki yeni fark ettiğim şalı omuzlarıma örttü. -Ayrıca kız yanında donacak hala soruyorsun neyin var diye? Ciddi ifadesiyle söyledikleri üzerine Kağan’ın bakışları hızla beni buldu. Elini elimin üzerine değdirip hemen çekti. Gözlerinin kocaman olması beni gülümsetmişti. -Kardelen niye söylemiyorsun? Gerçekten de donacakmışsın. Aybars kafasını olumsuzca iki yana sallarken sabır çektiğine şahit oldum. -Git Kağan. Ben buradayım. Dediği şeyle Kağan anında itiraz eden sesiyle cevap verdi. -Yok hocam olmaz. Hem sizin çıkış saatiniz. -Git diyorum oğlum. Buradayım işte ben. İşlerim çıktı. Kağan’ın karasız bakışları benim yüzümde dolanırken yavaşça yutkunup Aybars’a döndü tekrar. -Şey hocam… Kardelen’i benden almayacaksınız dimi ya. Bu dediğiyle şefkatle gülümsedim. Beni böyle düşünüp,seven insanlar oldukça etrafımda kendimi daha da güvende hissediyordum. Mahcup çıkan sesi beni gülümsetirken Aybars’ın gözleri kısılmıştı. -Senin karın ağrın ne lan iki saattir? Bir ok gibi Kağan’a saplanan bakışları üzerine anında kendini savunmaya geçti. -Hocam ne karın ağrım olacak ben… Şey yani… Eli ensesine giderken işin içinden iyice çıkamayan Kağan’la kahkahama engel olamadım. O kadar çaresiz görünüyordu ki şuan. Gözleri onu birazdan avlayacak bir avcı gibi bakan Aybars’a ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Onun bunu iyi niyetle söylediğini biliyordum. Gerçekten kardeşim gibi hissettiriyordu bana kendini. Aybars’ın bakışları bir an beni bulurken sinirinden pay almamak için hızla sustum. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken kıvranan Kağan’a bir adım yaklaştı Aybars bu sefer. -Bana bak Kağan. Aklıma gelen şeyler hiç hoş değil- Gözleri daha da açılan Kağan endişeyle konuşuyordu şimdi. -Hocam yok valla öyle değil. Bizim kafalarımız uyuştu ondan öyle dedim yani iyi anlaştık biz… Sertçe yutkunurken Aybars’a fırsat vermeden tekrar konuştu. -Neyse ben gideyim en iyisi hocam malum hastalar beklemez. Bekleyemez. Siz beni gömeceksiniz buraya ben anladım. Ben gideyim. Gidiyorum evet… Koşar adım gitmesi üzerine en son daha fazla gülmemi tutamazken seslice kahkaha attım. -Çocuğu bakışlarınla gömdün resmen. Kafasını olumsuzca iki yana sallarken bu sefer isyan edercesine konuşan oydu. -Gördüğü herkese sallıyor arkamdan. Hayır ben öyle bir insan mıyım? Gülmem sonunda dururken gözlerini bana dikmiş onayımı bekleyen Aybars’a döndüm. -Nasıl bir insan? -Ciddi? Sorarken bile yüz ifadesi o kadar ciddi duruyordu ki… Yani ne diyeyim ben sana be adam! Evet desem beni gömecekti sanki buraya. -Bilmem. Yani ciddi demeyelim de… Ben hiç neşeli tarafına denk gelmedim diyelim. Kaşları hafifçe çatılırken gözleri kısıldı. -O Kağan’dan alacağım dosyanı. Şaşkınlıkla havaya kalkan kaşlarıma engel olamadım. -Yok artık. Küçük mızmız bir çocuk gibi omzunu silkerken bu haline gülmeden edemedim. -Benden daha iyi anlaşıyorsunuz. Kıskandım. Kesinlikle alacağım. Sahte bir kızgınlıkla söylenmesiyle gülmem artarken ne kadar tatlı göründüğünden haberi var mıydı acaba? -Aybars. Uğraşma çocukla ya. Kısılan gözleri beni bulurken kafası hafifçe yana doğru eğildi. -Bir şartla uğraşmam ve sizi ayırmam. Merakla ona bakarken dudaklarımda ki hafif tebessümle ona bakıyordum. -Ne şartıymış o? Merakla dibine kadar yaklaşmam üzerine işaret parmağıyla hafifçe kafamı geriye ittirdi. Bunu daha önce de yapmıştı… -Şimdi değil. Sonra öğrenirsin. Ama önce kabul etmen lazım. İtiraz edercesine çıkan sesimle mızmızlandım. -Bilmeden nasıl kabul edeceğim ki? Önce söylemen lazım. Hafifçe omzunu silkti. -Çok bir şey değil. Ama söylemem. Biraz düşündükten sonra kabul etmeye karar verdim. En fazla ne isteyecekti canım! -Tamam kabul. Öyle olsun. Anlaştık dercesine uzattığım elimi hafifçe gülerek sıktı. Ellerimin soğukluğuyla gülümsemesi hızla silinirken bir anda tuttuğu elimden kendine doğru çekti iyice. Bedenimi önüne alırken göğsüne yaslanan sırtımla sertçe yutkundum. Sıcak elleri arasına aldığı soğuk ellerimin sızısı biraz olsun azalmıştı. Ani hareketi beni şaşırtırken çenesini kafama yasladı yavaşça. Gözlerimi kırpıştırırken kulaklarıma dolan mırıldanmasını beynim zar zor algılıyordu. -Çok üşümüşsün. Onaylarcasına dudaklarımdan birkaç mırıltı çıktı. Derin bir nefes aldığını hissetmemle eş zamanlı olarak benim de nefeslerimin içime kaçtığını hissettim. Onun sıcaklığını alan soğuk bedenim biraz olsun kendine gelmişti. Hava gayet ılıktı aslında ama anormal derecede üşüyordum. Gözlerim birkaç saniyeliğine kapanırken kulaklarımın nefes seslerini duymasına izin verdim. Elleri arasındaki ellerimi yavaş hareketlerle ovarken sertçe yutkunmama engel olamamıştım. Kuruyan dudaklarımı ıslatırken bu anın nedense hiç bozulmasını istemiyordum. Tanıyalı ne kadar olduğunu bile bilmediğim bu adamla bu kadar yakın olmak bir yanımı ürkütse de bir yanım oldukça memnundu. İçimde ki şefkate aç yanım onarılmak istercesine gördüğü en ufak sevgiye atlıyordu. Engel olamıyordum…  Olmak da istemiyordum. Kendimi dizginlemem gerektiğinin farkındaydım çünkü insanlar güvenilmezdir… Elini verirsen kolunu kaptırırsın. Nedense unutmadığım şeylerden biri de buydu. Aklıma kazınmış bu söz ne yaşadıysam artık o kadar derinlerime işlemişti ki unutmamıştım ve sıkı sıkı avuçlarım arasında tutarak bu zamana kadar saklamıştım sanki. Duyduğum melodiyle kendime gelirken anın etkisinden ikimizde sıyrıldık. Bir iki adım öne doğru adım atarak aramıza mesafe koymuştum. O da eş zamanlı olarak elini cebine atarken çıkardığı telefonuyla konuşmaya başlaması üzerine duyduğum melodinin onun telefonundan geldiğini anlamıştım. Anında kaşları çatılırken “tamam” diyerek hızlıca telefonu kapattı. Ardından yeşilin en güzel tonunu taşıyan gözleri beni buldu. -Benim hemen gitmem lazım deniz kızı. Acilden çağırdılar. Akşam yanına gelirim. Başımı hızlıca onaylamam üzerine sanki bunu bekliyormuş gibi hızla hastaneye doğru koştu. Arkasından hastaneden içeri girip gözden kaybolana kadar baktım öylece. Gözlerim hafifçe esen rüzgara karşı kapanırken derin bir nefes aldım ve omuzlarımda ki şala daha da sıkı sarıldım. Gözlerimi açtığımda bakışlarım öylece etrafta boş boş geziniyordu. En son hastanenin büyük,siyah demirli kapısına takılı kalmıştı. Güvenlik görevlisiyle konuştuktan hemen sonra içeriye adımlayan bedene kaydı bu sefer tüm odağım. Bir anda kahverengi gözlerim tıpkı benimkiler gibi kahve gözlere takılı kalırken sertçe yutkundum. Omuzlarımda ki şal hızla yeri bulurken gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez bu anın gerçek olup olmadığını kontrol etmek istercesine. Ellerim yumruk olurken avuç içlerime batan tırnaklarımın acısını hissediyordum ama karşımda bana acıyla bakan , acının en derin tonuna bürünmüş kahveler gitmiyordu. Oradaydı işte ve bana tüm içindeki acısının yüzüne yansıyan haliyle öylece donmuş bakıyordu. Gözlerim dolmaya başlarken bedenimden bir ürperti geçti fakat bu seferki üşümekten değildi. Kalbim hızla çarpmaya başlarken biraz heyecan biraz özlem karışan duygularım akın etmişti bedenime. Eş zamanlı onun da gözleri dolarken dudaklarının kıpırdadığını gördüm. Oradan okuduğum kelimeyle yüreğim acıyla harmanlanan karışık bir duyguyla kavruldu, yandı, kül olup savruldu… Tek kelime… Abla… Dudaklarından okuduğum kelime abla olmuştu. Bu Mert’ti. Benim kardeşimdi. Canımdı. Yüreğimin en köşesinde bir yerlerde hissettiğim o derin sızının sahibiydi. Bu sefer daha da yüksek çıktı o kelime dudakları arasından. -Abla! Önce yavaş adımlarla bana yaklaşırken bende ona doğru yaklaşmaya başladım. Daha sonra hızlanan adımları koşmaya dönerken bende tüm acımın el verdiğince koşmaya başladım. Sonunda birbirimize ulaştığımızda kollarımı sıkıca boynuna doladım bir an olsun düşünmeden. Onunda elleri belime dolanırken ikimizde ağlıyorduk. -Abla… Ablam…Buradasın. Buldum seni sonunda. Ağlayarak geri çekilirken elleri yüzümün iki yanında yer buldu. Alnını alnıma yaslarken sesi inanmakta zorlandığını belli ediyordu. Bende inanamıyordum. Bu gerçek miydi? -Çok şükür buldum. Ne kadar aradım seni biliyor musun? -Mert… Adını fısıldamam üzerine daha da ağlamasıyla benimde gözlerimden akan yaşlar hızlandı. Kalbimde ki en büyük boşluğun dolduğunu hissetmiştim o an. İliklerime kadar… Her hücrem bağırıyordu kardeşim burada,benimle diye… -Söyle ablam. Söyle bir tanem. -Kardeşim. Buradasın değil mi? Ben hayal görmüyorum değil mi? Sesim titrerken yalvarırcasına konuşmuştum. Hızla parmakları göz yaşlarımı silerken kafasını iki yana salladı. -Hayır hayır. Tabii ki de değil. Buradayım yanındayım işte ablam. Elimi elleri arasına alarak öptü defalarca ve kalbinin üzerine koydu. Elimin altında hissettiğim atışlarla binlerce kez şükrederken buldum kendimi. -Buradasın. Mert. Kardeşim. Fısıltıyla dediklerim üzerine sertçe yutkunduğunu gördüm. -Buradayım. Geldim. Bitti artık. Ağlamaktan kızaran kahverengi gözleri tam gözlerimin içine baktı. -Çıkacağız buradan tamam mı? Nasıl geldin, neden geldin bilmiyorum. Sesi titremeye başlarken tekrar bana sıkıca sarılarak göğsüne yaslayıp saçlarıma yasladığı kafasıyla mırıldandı. -Umurumda da değil hiçbiri. Ama söz çıkacaksın buradan. Ve biz bu lanet şehirden gideceğiz. Başımı istemsizce onu onaylarcasına sallarken eliyle saçlarımı okşuyordu. Hissettiğim şefkatle gözlerim kapanmıştı. -Bir tek seni hatırlıyorum ben Mert. Fısıltıyla söylediğim şeyler üzerine burnunu çekerken onun da fısıltıyla çıkan sesi hafif muziplikle doldu. -En çok beni seviyorsun da ondan. Hafifçe gülerken başımı iyice göğsüne gömdüm. Gitmesini istemiyordum. Beni burada tek başıma bırakmasını, bir an olsun ondan ayrı kalmak istemiyordum. Korkuyordum. Tek kalmaktan, kardeşimden uzakta olmaktan… -Gitme ne olur. Beni bırakma burada yalvarırım Mert. Sarılan kolları iyice sıkılaşırken elleri saçlarımı sakince okşamaya devam etti. -Şşş. Gitmek yok artık ablam. Buradayım ben tamam mı? Seni almadan da hiçbir yere gitmeyeceğim. Yalnız değilsin abla… Artık yalnız değilsin. Hep beraber olacağız bundan sonra. Hafifçe geri çekilirken gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Ağlamaktan burnu kızarmıştı. Aynı bana benziyordu bu çocuk. Gülmeden edemedim. -Benim gibi sümüklüsün sen de… Gözleri şaşkınlıkla açılırken o da hafifçe gülümsedi. -Bak ya. Hemen başladı. İki dakika duygusal an yaşattırmıyorsun ki. Omzumu silkerken yanağını öptüm. -Çok özledim seni. İç çekerken gözleri tekrar durgunlaştı, hüznün sisleri çöktü benimkine göre daha koyu olan kahverengi gözlerine. -Bende seni çok özledim ablam. Çok özledim… Gözerimden akan yaşlara inat gülümsedim. İçimdeki acıyan yerlerin iyileşmeye başladığını hissetmiştim. Kardeşim… Canımın yarısı… Sonunda buradaydı. Kollarımın arasında duran bedenin sahibiydi. İnanmak istedim. Daha da sıkı sarıldım. Tanıdık gelen kokusunu iyice çektim içime. Tüm üşümemi,acılarımı,ağrılarımı bir sarılma geçirebilir miydi? Geçirmişti işte… 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE