Bir hafta geçmişti. Eren, valizini toplarken her hareketinde içindeki ağır yükün izleri vardı. Derin, onun etrafında dolanıyor, sessizce her şeyi izliyordu. Eren’in bakışları, yüzünde hafif bir gülümsemeyle karışık bir hüzün taşırken, Derin’in içinde fırtınalar kopuyordu. Havalimanına gitmek için hazırlandıkları her an, Derin’in kalbinde büyük bir boşluğun habercisiydi.
Taksi, Eren’in güzel bir özenle hazırladığı valizleri bagaja yerleştirirken Derin’in kalbindeki ağırlığı daha da artırıyordu. Yol boyunca sessizlik hakimdi. Derin, bir şey söylemek için ağzını açıyor ama ardından kelimeler boğazında düğümleniyordu. Eren de konuşmuyordu. Sadece bir kez, uzanıp Derin’in elini sıkıca tuttu. Bu dokunuş, kelimelere gerek bırakmadan her şeyi anlatıyordu.
Havalimanına vardıklarında, kalabalık bir insan seli onları karşıladı. İnsanların koşuşturmacası, bavul tekerleklerinin çıkardığı sesler ve anonslar, ortamı dolduruyordu. Ama Eren ve Derin için dünya durmuş gibiydi. Zaman, yalnızca onlar için akıyordu.
Eren, check-in işlemlerini hallettikten sonra Derin’le birlikte bekleme alanındaki bir banka oturdu. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Derin, sanki Eren’i kaybetmemek istercesine ona daha da yaklaşıyor, gözlerini bir an olsun ayırmıyordu. Eren, onun bu halini fark etmişti ama içinde büyüyen sırrını saklamaya devam ediyordu. Kendi hastalığı ile yüzleşmek zordu, ama Derin’in bu gerçekle karşılaşması, ona daha da ağır geliyordu.
“Eren, beni de götür. Lütfen,” dedi Derin, yalvarırcasına. Onun sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı, ama Eren bunu duymazdan gelemezdi. Gözlerini Derin’e çevirdi, yüzünde sakin bir ifade vardı.
“Derin, bu mümkün değil. Eğitim sürecim yoğun olacak. Seni orada yanımda götürsem bile ilgilenemem. Hem senin burada güvende olman gerekiyor,” dedi, yumuşak bir sesle. Ancak bu sözler Derin’i yatıştırmaya yetmemişti.
Derin, gözleri dolarak, “Sen bana her şeyden daha iyi geldin. Şimdi beni burada yalnız mı bırakacaksın? İlk kez yalnızlıktan kurtulmuşken...” diye mırıldandı.
Eren, onun titreyen ellerine uzandı. “Bak,” dedi, sesinde kararlılık vardı. “Bu sadece altı ay. Göreceksin, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek.”
Derin, gözyaşlarını tutamıyordu. “Altı ay! Senin için kısa olabilir ama benim için bir ömür gibi olacak,” dedi, sesi çatallı.
Eren, derin bir nefes aldı. Elleriyle Derin’in yanaklarını okşadı ve yavaşça konuşmaya devam etti. “Masamın üzerinde siyah kapaklı, çiçek işlemeli bir defter bıraktım. O defter, benim sana yazdığım şeylerle dolu. Ben yokken onu oku. Her satırına uy, olur mu? Bu seni güçlü tutacak.”
Derin, şaşkın bir ifadeyle ona baktı. “Söz veriyorum,” dedi, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Ne olursa olsun, o defterin her satırına uyacağım.”
Eren bu sözlerle yetinmiş görünüyordu. Saatine baktı. Uçağın kalkmasına yalnızca birkaç dakika kalmıştı. Ayağa kalktı ve valizini eline aldı. O anda, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Derin, bu ani duygusallığa şaşırmıştı.
“Vay be, Eren Bey,” dedi, hafif alaycı bir tonla. “Sizin sulu göz olduğunuzu bilmiyordum. Altı ay sonra döneceksiniz, değil mi? Bu kadar dramatik olmaya gerek yok.”
Eren, gülümseyerek başını salladı. Ama bu gülümsemenin ardında, söyleyemediği binlerce kelime saklıydı. İçinde bir gurur parıltısı belirdi. Hayatında pek çok insanın hayatını kurtarmıştı ama Derin farklıydı. Ona olan sevgisi, tüm diğer hislerinin önüne geçmişti.
Tam kapıya doğru ilerlerken, son bir kez Derin’e döndü. Gözlerinin içine bakarak, hayatında ilk kez açık bir şekilde söyledi: “Seni seviyorum.”
Derin, bir an donup kaldı. Ama sonra hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Ben de seni seviyorum, doktorum.”
Bu sözler, Eren’in kalbinde bir yankı bıraktı. Hızlıca Derin’in kollarından sıyrıldı. Onunla vedalaşmak, Eren için bu dünyadaki en zor şeylerden biriydi. Ama arkasını döndü, gözyaşlarının daha fazla akmasına izin vermemek için. Kapıdan çıkarken son bir kez döndü ve gülümseyerek bağırdı: “Hayat, sadece sucuklu yumurta yemek için bile değer.”
Derin, bu sözleri duyduğunda gülümsedi ama gözyaşları durmuyordu. Eren’in ardından bakarken, içinde bir boşluk oluştu. Bir süre sonra koşarak tuvalete girdi. Kapıyı kapatıp bir köşeye çömeldi ve ağlamaya başladı. Kimseyi duymuyordu. Onu teselli etmek için yanına gelen teyzelere bile cevap vermedi.
Uzun bir süre sonra, aklına Eren’in bahsettiği defter geldi. “O defteri bulmalıyım,” diye mırıldandı. Gözyaşlarını silip kendini toparladı. Hızlı adımlarla terminalden çıktı, dışarıda bir taksi bulmak için koşturdu. Nefesi kesilmişti, ama sonunda bir taksi çevirmeyi başardı.
“Eve, hızlıca!” dedi, sesinde hem bir telaş hem de bir umut vardı. Eren’in defteri, onun için bir yol haritası olacaktı. Ama bu yolculuk, aynı zamanda kalbinin en derin yaralarını açmak üzereydi.
Taksici, direksiyonun başında hafif bir gülümsemeyle geri dönüp baktı. “Eve mi, abla? Peki, ev nerede?” diye sordu, alaycı bir tonla. Gözlerini dikmiş, Derin’in tepkisini ölçüyordu.
Derin, bu sözlere karşılık ne diyeceğini bilemedi. İçindeki duygu yoğunluğu, başını döndürecek kadar yoğundu. Eliyle hafifçe alnını sıvazladı, sanki zihnindeki karmaşayı dağıtmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldı, ama boğazındaki düğüm bir türlü çözülmüyordu. Cevap vermek için ağzını açtı, ama kelimeler çıkmadan dudaklarını kapattı. Gözlerini taksiciye çevirdi, ama sert bir bakış atacak enerjisi bile yoktu.
Kafasını hafifçe sağa sola salladı, sanki kendi kendine konuşuyordu. “Lan Derin, ne yapıyorsun? Kendine gel. Eren seni güçlü tutmak için onca şey yaptı, şimdi burada pes etmek yok. Artık güçlü olacaksın,” diye mırıldandı, ama sesi o kadar alçaktı ki sadece kendisi duydu.
Bu içsel konuşma, Derin’in dağılmış ruhunu toparlamaya yetmişti. Ellerini yumruk yapıp kucağına koydu, gözlerini kararlı bir şekilde ileriye dikti. Taksici hâlâ yan aynadan ona bakıyor, alay dolu bir ifadeyle bir cevap bekliyordu.
Derin, derin bir nefes aldı ve sakin bir sesle konuştu: “Tamam, adresi tarif ediyorum. Şuradan sağa dön, sonra iki sokak ilerideki kırmızı bina.”
Taksici, kaşlarını kaldırıp hafif bir omuz silkti. “Abla, ne bileyim, sen böyle dalgın dalgın oturunca yanlış bir yere götüreceğim sandım,” diyerek direksiyonu çevirdi.
Araba hareket ederken, Derin arka koltuğa yaslandı. Gözleri yolda ilerlerken düşünceleri yine Eren’e kaydı. Onun güçlü ve sevecen gülümsemesi, her zaman neşeyle parlayan gözleri zihninde canlandı. “Eren, senin için güçlü olacağım. O defteri bulacağım ve her satırına uyacağım,” diye düşündü.
Taksi sokakları dönerken, Derin’in kalbindeki kararlılık yavaş yavaş büyüyordu. İçindeki o ince kırılganlık, yerini bir inatçılığa bırakıyordu. Eren’in verdiği mücadeleye, onunla birlikte devam etmeliydi. Taksinin camından dışarı baktı, geçen ışıkların arasında kendi yansımasını gördü. “Artık farklı bir Derin olmanın zamanı geldi,” diye fısıldadı.
Taksici, birkaç dakika sonra frene bastı. “Kırmızı bina burası mı?” diye sordu.
Derin, gözlerini yavaşça kırpıştırıp binaya baktı. “Evet, burası,” dedi ve taksiden inip valizini çekerek içeriye doğru yürüdü. Yeni bir sayfa açmak üzereydi; o defter, Derin’in yolculuğunun haritası olacaktı.
Derin, eve adımını attığı anda kulağına bir melodi çalındı. Yavaş, melankolik ve aynı zamanda içe işleyen bir melodi... Havadaki sessizliği keskin bir bıçak gibi bölen bu müzik, odanın her köşesine yayılıyordu. Derin, aniden duraksadı. Kulaklarına dolan bu melodi, ona bir an için zamanı durdurmuş gibi hissettirdi. Fakat bu müziğin ne olduğunu bilmiyordu.
Tınılar ona bir ağırlık ve hüzün hissettiriyordu, ama aynı zamanda içinde bir sıcaklık taşıyordu. Sanki geçmişte kalan bir hikayeyi anlatıyordu bu melodiler. Birkaç adım attı ve salonun derinliklerinden yayılan müziği takip etti. Salonun ortasına geldiğinde, melodinin kaynağını bulmak ister gibi etrafına bakındı.
Müzik, evin her köşesinden yankılanıyordu. Bu, sıradan bir müzik değildi; bir anlam taşıdığı belliydi. Ama Derin bu melodinin arkasındaki hikayeyi bilmiyordu. Piyano tınılarının ona neden bu kadar ağır bir his verdiğini anlamaya çalıştı, ama zihni bir şeylere takılmış gibi karışıktı.
Evin akıllı bir ev olduğunu biliyordu; Eren daha önce bu sistemi kurmuştu. Ama bu detayın arkasındaki derin anlamı şimdi fark ediyordu. Müzik, ışıkların hafifçe kararıp açılması, odadaki huzur veren lavanta kokusu... Bunların hepsi sanki bir mesaj taşıyordu. Derin, bunun bir tesadüf olmadığını anladı. Eren, onun kendini yalnız hissetmemesi için her şeyi ince bir şekilde planlamıştı.
Melodi devam ederken salonun ortasında durdu. Sanki evin içinde bir şeyler konuşuyormuş gibi hissetti. Müzik, onun kalbine bir şeyler söylüyordu; ama ne olduğunu anlayamıyordu. Yavaşça masaya yöneldi. Masanın üzerinde duran siyah kapaklı, çiçek desenli defter dikkatini çekti. Eren’in bahsettiği defterdi bu.
Derin, titreyen elleriyle defteri aldı ve göğsüne bastırdı. Şimdi, bu evde Eren’in ruhunun bir yansıması vardı. Müziğin son notaları odada yankılanırken kendi kendine mırıldandı: “Bu defteri okuyacağım. Her satırını anlayacağım. Sana söz veriyorum, Eren.”
Müziğin hikayesini bilmiyordu, ama o anda melodinin ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissetmişti. Bu, sadece bir başlangıçtı. Derin, bu yolculuğun nereye varacağını bilmese de bir şeyden emindi: Eren’in izinden gitmek için elinden geleni yapacaktı.
Beste ise Ludwig Van Beethoven- Moonlight Sonata