Mehmet, derinin hareketsiz bedenine bakarken içinde garip bir ağırlık hissetti. İlk başta buraya yanlışlıkla girdiklerini düşünerek çıkıp gitmek istemişti, ancak karşısındaki kadının durumu içini sızlatmıştı. Günlerdir bakımsız olduğu her hâlinden belliydi. Yüzü solgundu, gözlerinin altı çökmüş, teni mat bir hâl almıştı. Saçları taranmamış ve birbirine dolaşmıştı. Giysileri kırış kırış ve kir içindeydi. Ancak en çok dikkatini çeken şey, kadının gözlerindeki boşluktu. Yaşama dair en küçük bir kıvılcım bile yoktu içinde.
Mehmet yutkundu. İlk kez hayatında bir hırsızlıktan dolayı pişmanlık hissetmiyordu. Buraya yanlışlıkla girmişti ama belki de bu bir tesadüf değildi. Belli ki bu kadının yardıma ihtiyacı vardı ve onu burada bu hâlde bırakmak vicdanına sığmazdı. Derine biraz daha yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü. “Beni duyuyor musun?” diye fısıldadı. Kadın göz kapaklarını ağır ağır kırpıştırdı ama herhangi bir tepki vermedi.
Mehmet endişeyle etrafına bakındı. Ev bomboştu. Masanın üzerinde yarı dolu bir su şişesi vardı ama yemek adına hiçbir şey yoktu. Hâlâ burada yaşayan biri olup olmadığını bile anlayamıyordu. Kadının neden bu durumda olduğunu bilmiyordu ama onu bu hâlde bırakıp gitmek içini hiç rahat ettirmiyordu. Yavaşça ayağa kalktı, kendi kendine mırıldandı: “Tamam, Seni burada böyle bırakmayacağım.”
Mehmet gözlerini derinden ayırmadan, kararlı bir sesle konuştu: “Ben kalıyorum. En azından birileri gelene kadar ona yardım edeceğim.”
Derin o an başını hafifçe yana çevirdi ve kısık bir sesle konuştu: “Beni bırakma eren…”
Mehmet’in arkadaşı çoktan panikle evi terk etmişti. Şimdi evin içinde yalnızca Mehmet ve Derin vardı. Sessizlik, odanın havasına çökmüş, içerideki kasvetli atmosferi daha da yoğunlaştırmıştı. Mehmet, Derin’in zayıf, solgun yüzüne dikkatle baktı. Gözleri donuktu ama içinde bir şeyler kırılmış, paramparça olmuş gibiydi. O an, bir insanın sadece fiziksel olarak değil, ruhen de ölebileceğini fark etti.
Derin, yorgun bir fısıltıyla, “Beni bırakma... Eren,” dedi.
Mehmet’in kaşları çatıldı. Bu ismi daha önce hiç duymamıştı. “Eren mi?” diye içinden geçirdi ama sormadı. Bunun yerine başını hafifçe iki yana sallayıp mutfağa yöneldi. Şu an en önemli şey, Derin’in biraz olsun kendine gelmesiydi. Açlıktan neredeyse bilincini kaybedecekti.
Mutfağa adım attığında, buranın da tıpkı evin geri kalanı gibi darmadağınık olduğunu fark etti. Masanın üzerinde bozulmuş yiyecekler, yere düşmüş bir bardak ve artık kirden rengi solmuş bir masa örtüsü vardı. Derin’in bu evde ne kadar zamandır yalnız olduğunu bilmiyordu ama içi sıkıştı. Ocağı açtı, bir tencereyi çıkardı ve içine su koyarak kaynamaya bıraktı. Mutfakta bulduğu az sayıdaki malzemeyle basit bir çorba yapmaya karar verdi. Birkaç dilim bayat ekmeği küçük parçalar hâlinde doğrayıp içine ekledi. Bu, şu an Derin’in midesini rahatlatacak en iyi şeydi.
Çorbanın kaynamasını beklerken gözleri bir an boşluğa daldı. Kendine hâlâ inanamıyordu. Bir hırsız olarak girdiği bu evde, şu an bir kadına çorba pişiriyordu. İçini garip bir his kapladı. Belki de bu, uzun zamandır içinde bir yerlere sakladığı vicdanın sesiyle yüzleşmesiydi.
Bir süre sonra çorba hazırdı. Tencereyi ocağın üzerinden aldı, temiz bir kaseye koydu ve dikkatlice Derin’in yanına geri döndü. Derin, olduğu yerde hâlâ hareketsiz yatıyordu. Gözleri tavana sabitlenmişti ama artık eskisi kadar donuk görünmüyordu. Mehmet, dizlerini yere koyarak yanına oturdu.
Kaşığı çorbaya batırdı, hafifçe üfledi ve Derin’in dudaklarına yaklaştırdı. “Hadi, güzel kız, biraz iç. Bunu yapmazsan gerçekten ölürsün.”
Derin önce tepki vermedi, ama Mehmet çorbayı bir kez daha dudaklarına götürdüğünde, sonunda yavaşça içmeye başladı. Sıcaklık, boğazından aşağı süzülürken içinde beliren o hafif rahatlamayı hissetti. İlk defa, uzun zamandır içinde bir şeylerin hâlâ canlı olduğunu fark etti.
Mehmet çorbayı içirmeye devam ederken, alaycı bir ses tonuyla sordu: “Anlat bakalım güzel kız… Kim bu Eren? Ne oldu sana?”
Derin, derin bir nefes aldı. Sonra, dudaklarının arasından şu kelimeler döküldü:
“Anlaşılan bu evden gitmeyeceksin, ölmeme de izin vermeyeceksin… Tamam, o zaman. Bunu sen istedin.”
Derin, içindeki tüm gücü toplayarak başından geçen her şeyi anlatmaya başladı. Eren’le nasıl tanıştığını, onunla yaşadığı güzel günleri, kahkahalarla dolu anları, sevgisini… Derin’in sesi zaman zaman titriyor, bazen kelimeler boğazında düğümleniyordu.
Sonra, Eren’in kansere yakalanışını ve Amerika’ya tedavi için gidişini anlattı. “Gitmeden önce bana bir defter bıraktı,” dedi. “O defterde benden Kapadokya’ya gitmemi istiyordu.”
Mehmet sessizce dinliyordu.
Derin’in sesi kısıldı, gözleri doldu ama devam etti: “Ben de gittim… Ve orada Levent’le tanıştım. O zamanlar… ne kadar büyük bir hata yaptığımı anlamamıştım.”
Sesi daha da düştü. Gözleri, içinde biriken suçluluk duygusuyla bulandı.
“Eren, ölümle mücadele ederken ben onu aldattım.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Mehmet, elindeki kaşığı yavaşça bıraktı. Derin, gözyaşlarının akmasına izin verdi.
Ve o an, içinde aylardır taşıdığı pişmanlığın aslında ne kadar derin olduğunu fark etti.
Mehmet, elindeki boş kaseyi bir kenara koydu ve dikkatle Derin’in yüzüne baktı. Gözleri hâlâ yorgun, solgun ve hüzünlüydü. Sanki içinde kopan fırtınalar, yüzüne bir gölge gibi düşmüştü. Onun bu halini görmek, Mehmet’in içindeki bir şeyleri daha da sızlatıyordu. Bir insanın bu kadar kırılmış, bu kadar paramparça olabileceğini bilmiyordu.
Yavaşça derin bir nefes aldı, sesini yumuşatarak konuşmaya başladı:
“Tamam, güzel kız. Şimdi geçti, merak etme.”
Sözlerinde bir güven, bir teselli vardı. Ancak Derin’in gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu. Mehmet devam etti:
“Söylediğine göre, Eren çok güçlü birisi. Mutlaka geri gelecektir.”
Tam bu sözleri söylerken Derin, yavaşça başını sağa sola salladı ve boğuk bir sesle araya girdi:
“Doktorların tahminine göre… şu anda çoktan ölmüş olması gerekiyor… Ya da birkaç günü vardır, bilmiyorum Mehmet.”
Bu cümle, odadaki havayı bir anda daha da ağırlaştırdı. Mehmet’in gözlerinde beliren umut ışığı, bir anlık sönme tehlikesi geçirdi ama hemen toparlandı. Başını kaldırdı ve Derin’in gözlerinin içine baktı. Karşısında, yorgun ama hâlâ içinde bir yerlerde mücadele eden bir kadın duruyordu. Derin, belki de farkında olmadan hâlâ savaşıyordu.
Mehmet, gözlerini kırpıp hafifçe gülümsedi.
“Sen endişe etme güzel kız. Doktorlar bir şey bilmiyor,” dedi. “Bence Eren’in yaşam mücadelesinde en büyük etken sensin. Ve senin anlattıklarına göre, bu hayatta tutunması için çok güçlü bir nedeni var.”
Derin, kaşlarını hafifçe çattı. Dudaklarını araladı ama konuşmadı. Gözlerinde, Mehmet’in söylediklerini anlamaya çalışan bir ifade vardı.
Mehmet, elini hafifçe dizine vurdu ve devam etti:
“O da sensin.”
Derin, nefesini tutmuş gibi bir an hareketsiz kaldı. Mehmet’in sözleri, içinde bir yerlere dokunmuştu ama henüz bunu tam olarak kavrayamıyordu.
Mehmet, hafifçe arkasına yaslanarak devam etti:
“Şimdi gelelim sana. Sen bu süreçte Eren’den daha güçlü olmak zorundasın. Biliyorum, yaşadıkların hiç kolay şeyler değil.”
Derin gözlerini kaçırdı. Mehmet, onun bu kaçışını fark etti ama durmadı.
“Ama kendin için bunu yapmıyorsan, Eren için yap. Seni hayatta tutmak için ne kadar çabaladığını düşün. O, seni her zaman güçlü görmek istemiştir, değil mi?”
Derin, hafifçe başını eğdi.
“Eğer geri döndüğünde seni bu halde görürse… Ne kadar kötü hisseder, düşündün mü?”
Derin, yavaşça gözlerini kapattı. İçinde fırtınalar kopuyordu. Yorgundu, bitkindi, ama Mehmet’in sözleri ona başka bir açıdan bakmayı gösteriyordu. Eğer Eren yaşıyorsa, gerçekten de onu bu halde görmesini ister miydi? Eren, onun için bu kadar mücadele ederken, Derin pes mi edecekti?
Derin, derin bir nefes aldı. Göğsü hafifçe inip kalktı. Uzun zamandır ilk defa, zihninde bir şeyler değişmeye başlıyordu.
Mehmet, Derin’in yüzüne dikkatle baktı. Gözlerindeki o derin boşluk, içini sızlatıyordu. Bu kadının ruhu yorgundu, kaybolmuştu. Ama hâlâ bir yerlerde tutunacak bir dal arıyordu. Onun pes etmesine izin veremezdi.
Yavaşça elini uzattı, Derin’in omzuna hafifçe dokundu. Sesi yumuşaktı ama içinde güçlü bir kararlılık vardı.
**“Şimdi kendine gel, Derin. Yaşamın senin ve Eren için ne kadar önemli olduğunu sakın unutma.”**
Derin, hafifçe başını kaldırdı. Gözleri bulanık, düşünceleri darmadağındı. Mehmet, onun bu sessizliğini bir süre izledi, sonra konuşmaya devam etti:
**“Siz birbirinize bağlanmışsınız. Eğer sen koparsan, Eren de kopar. Eğer Eren koparsa, sen de koparsın.”**
Derin’in solgun dudakları titredi ama hâlâ sessizdi. Sadece gözlerini kaçırıyordu. Mehmet, hafifçe gülümsedi.
**“Burayı senin için yeni bir başlangıç yapalım. Gözlerindeki hayat enerjisini görmek istiyorum. O eski Derin’i…”**
Sözlerini burada kesti, çünkü o eski Derin’in nasıl biri olduğunu tam olarak bilmiyordu. Ama Eren’in ona duyduğu sevgi, Derin’in bir zamanlar ışıl ışıl parlayan bir kadın olduğunu gösteriyordu. Mehmet, derin bir nefes aldı.
**“Ve eğer varsa, banka kartını bana ver de biraz bu evi toparlayıp güzel bir hale getireyim.”**
Derin, ona şüpheli bir bakış attı. Mehmet gülümsedi, elini kaldırıp onu sakinleştirmeye çalıştı.
**“Merak etme, hesaptan para çekip kendim için harcamayacağım. Bu sadece senin için.”**
Derin, kısa bir an düşündü. Mehmet’in gözlerinde hiçbir çıkar göremedi. Onun içindeki vicdanın hâlâ canlı olduğunu biliyordu. Belki de gerçekten, en azından bir kez daha, bir insana güvenebilirdi. Derin, derin bir nefes aldı ve gözlerini Mehmet’e dikti. İçinde ufacık da olsa bir umut yeşermeye başlamıştı.