Gerçek satın alınmaz .

1153 Kelimeler
Derin, kısa bir tereddütten sonra yavaşça konuştu: “Komodinin üst çekmecesinde, küçük siyah bir kutunun içinde…” Sesi, rüzgârın savurduğu kuru bir yaprak gibi hafif ve zayıftı. Mehmet, hızla doğrulup işaret edilen çekmeceyi açtı. İçinde birkaç eski mektup, solmuş bir fotoğraf ve köşede sıkıştırılmış siyah bir kutu vardı. Kutuyu alıp kapağını kaldırdığında, içinde dikkatlice yerleştirilmiş bir kredi kartı buldu. Kartı eline alıp hafifçe salladı ve gülümseyerek Derin’e döndü. “Şimdi gidip güzel yiyecekler alacağım ve yanına geleceğim.” Derin, başını hafifçe sallayarak onayladı. Mehmet tam kapıya yönelmişti ki duraksadı. Aralık kapının eşiğinde durup başını hafifçe yana eğdi. “Bir şey ister misin?” diye sordu. Derin’in aklına aniden bir şey geldi. Çikolata… Eskiden en sevdiği şeylerden biriydi. Ama bu basit istek, Levent’i hatırlamasına neden oldu. Çikolatalı tatlılar yerken Levent’in gözlerinde beliren sıcak ifadeyi, onun gülerek saçlarını karıştırışını düşündü. Boğazına bir düğüm oturdu, gözleri nemlendi. Aniden içindeki iştah kayboldu. Başını hafifçe sağa sola salladı. “Bana bir vişneli meyve suyu alır mısın?” diye fısıldadı. Mehmet, duyduğu şey karşısında gülümsemeden edemedi. “Bu kadar mı?” diye sordu şaşkınlıkla. Derin’in içinde yıllardır biriken acının, yorgunluğun ve yalnızlığın ortasında, ondan istediği şeyin sadece vişneli meyve suyu olması, Mehmet’in yüreğine ince bir sızı gibi işledi. Onun orada, o eski koltukta kaç gün, kaç hafta böyle kaldığını düşündü. Bu kadar basit bir şeyi bile istemek için uzun uzun düşündüğüne göre, Derin’in içindeki fırtınalar onu çoktan sessiz bir enkaza çevirmişti. Mehmet hafifçe başını salladı. “Tamamdır, hanımefendi. Vişneli meyve suyun yolda.” Kapıyı açarken içinden bir his geçti: İyi ki bu eve girmişim. Ömründe ilk defa yaptığı bir hırsızlıktan dolayı suçluluk değil, gurur duyuyordu. Eğer oraya gelmemiş olsaydı, Derin birkaç güne kalmaz açlıktan, susuzluktan ve en önemlisi yalnızlıktan yok olup gidecekti. Kendi hayatına dair düşünceler, Mehmet’in zihninde dalgalanmaya başladı. O, sadece bir hırsız değildi. Hayat, onu bu noktaya itmişti. Başka çaresi kalmamıştı. Mehmet, kardeşi Neslihan’ı düşündü. Küçücük bir kızken onu kucağına alıp ninniler söyleyen annesini, sonra babasının felç geçirmesiyle değişen hayatlarını hatırladı. Anneleri bir sabah hiçbir açıklama yapmadan çekip gitmişti. Sanki hiç var olmamış gibi. Babası, felcin pençesinde günbegün eriyip gitmiş, Mehmet’in küçük yaşına aldırmadan her yükü omuzlamasını beklemişti. Mehmet on üç yaşındayken, babası da hayatını kaybetti. O andan itibaren, Neslihan ona emanetti. Onun aç kalmaması, onun üşümemesi gerekiyordu. Mehmet, daha çocukken yetişkin bir adamın sorumluluğunu sırtlanmıştı. İnşaatlarda çalıştı. Zayıf kollarıyla, yaşından kat kat ağır yükleri sırtladı, ayakları titreyerek merdivenleri tırmandı. Ücret günleri geldiğinde, patronların onu bir çocuk olduğu için kandırmaya çalışmasını izledi. “Sen çocuksun, az çalışıyorsun, yarım maaş alırsın.” diyenleri duyduğunda, dişlerini sıkmaktan çenesi ağrıyordu. Sonunda bir gün, bu adaletsizliğe daha fazla dayanamadı. Hakkını alamadığı o son iş gününde, elindeki kazmayı yere fırlatıp gitmişti. Ama gidecek bir yeri yoktu. Karnını doyuracak parası da… Son çare olarak, hırsızlığa başlamıştı. kardeşini aç bırakmamak için, karanlık sokaklarda, kimsenin bilmediği ara yollarda, küçük dükkânlardan ekmek, marketlerden süt çalarak hayatta kalmayı öğrendi. Zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. İlk başta sadece hayatta kalmak için çalmıştı. Ama sonra, bunu yapmanın sandığından çok daha kolay olduğunu gördü. İnsanlar nasıl yaşarsa yaşasın, güçlüler kazanıyordu. On yıldır, her şeyini bu sisteme borçluydu. Ama şimdi, bu sistemin ortasında, bir kadın bir koltukta günlerce aç kalıyordu. O sistemin parçası olmasına rağmen, içindeki vicdan ilk defa haykırıyordu. Mehmet derin bir nefes aldı. 32 yaşındaydı. Küçücük bir kız çocuğunu korumaya çalışan çocuk bir adamken, şimdi bir kadının hayata tutunmasını sağlamaya çalışan yetişkin bir adam olmuştu. Ama hâlâ, içinde bir yerlerde o eski çocuk vardı. Ve şimdi, belki de hayatında ilk defa, bir insana gerçekten yardım etmek istiyordu. Kapıyı açtı, adımını dışarı attı. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Derin’in vişneli meyve suyu için bir market arayacaktı. Ama bu, sadece basit bir alışveriş değildi. Kapadokya’nın büyüleyici manzarası altında, Acellya ve Levent günlerini oldukça keyifli geçiriyorlardı. İlk başlarda her şey yolundaymış gibi görünse de, Acellya’nın etkisiyle Levent’in hayatı adım adım bir bataklığa sürükleniyordu. Levent, içten içe uyuşturucu ve kumara bulaşmak istemese de, Acellya’nın cazibesine kapılmış, onun telkinleriyle yapmam dediği her şeyi yapmaya başlamıştı. Sanki büyüsüne kapılmış gibiydi; özgür iradesi elinden alınmış, kaderi başkalarının ellerine teslim edilmişti. Levent’in birikimi hızla tükeniyordu. İki gün içinde yılların emeği olan servetinin büyük bir kısmı buhar olmuştu. Ancak hâlâ düzenli bir gelir kaynağı vardı; ailesinden miras kalan ve uzun süredir işlettiği otel. Kaybettiklerini geri kazanma hırsıyla hareket eden Levent, akıl almaz bir cesaretle son kalan değerli varlığını da kumara sürmüştü. İlk başta birkaç kez kazandı ve otelin hâlâ elinde olması ona güven verdi. Ancak, işler kısa sürede tersine döndü. Kumarda kaybetmenin kaçınılmaz olduğunu anlayamadı ya da anlamak istemedi. Acellya’nın Levent’e karşı tutumu giderek değişiyordu. Artık ona karşı daha sert, daha mesafeli davranıyordu. Başlangıçtaki şefkatli ve ilgi dolu tavrı yerini umursamazlığa ve öfkeye bırakmıştı. Levent ise Acellya’nın ilgisini kaybetme korkusuyla daha da fazla kumar oynuyor, her kaybedişinde daha büyük bahisler koyuyordu. Gittikçe artan bağımlılığı, yalnızca kumarla sınırlı kalmamıştı. Vücudu her geçen gün daha fazla uyuşturucu istiyor, zihni yavaş yavaş uyuşuyordu. Uyuşturucunun ve kumarın pençesinde kıvranırken artık mantıklı düşünme yetisini kaybetmişti. Sonunda, Levent otelini satmaya karar verdi. Bu kararını duyan uyuşturucu satıcıları fırsatı kaçırmadı. Oteli ve elinde kalan servetinin büyük bir kısmını, belli bir miktar uyuşturucu ve para karşılığında devretmesi için ona teklif sundular. Levent, kaybettiklerini geri kazanma umuduyla bu teklifi kabul etti ve elinde kalan 70 milyon lira ile tekrar kumara girdi. Ancak bu kez de şansı yaver gitmedi. İlk gün 5 milyon kaybetti, ertesi gün ise 10 milyon riske attı. Kazanmayı başarsa da, kurtardığı para kaybettiklerinin yanında bir hiçti. Sonraki gün daha büyük bir bahis koyarak 15 milyonla oynadı ve servetinin büyük bir kısmını kaybetti. Levent, kaybettikçe umutsuzluğu daha da artıyor, içinde bulunduğu çıkmazdan kaçmak için daha fazla uyuşturucu kullanıyordu. Uyuşturucu etkisinde mantıklı düşünemez hale gelen Levent, tek çıkış yolunun daha fazla bahis oynamak olduğuna inanıyordu. Acellya ile olan tatili haftalarca uzamıştı. İlk başta keyifli geçen günler, yerini karmaşaya, kayıplara ve büyük bir çöküşe bırakmıştı. 140 milyon olan serveti artık 40 milyona düşmüştü. Daha da kötüsü, en büyük varlığı olan otelini kaybetmişti. Levent artık tamamen kontrolden çıkmıştı. Acellya ise ondan uzaklaşmaya başlamıştı. Çünkü planın son aşamasına yaklaşılmıştı. Acellya, Levent’i kumara ve uyuşturucuya bağımlı hale getirerek servetini tüketmesini sağlamıştı. Aslında Acellya, uzun süredir Levent’in mal varlıklarına göz diken bir mafya için çalışıyordu. Mafyanın kusursuz planı adım adım işliyordu ve Levent, avcının ağına düşmüş zavallı bir avdan farksızdı. Günler geçtikçe Levent’in serveti daha da eridi. Sonunda elinde yalnızca 7 milyon kaldı. Ancak uyuşturucuya olan bağımlılığı artık gözlerini kör etmişti. Son kalan parasını bir kez daha kumara yatırdı. Kalbi deli gibi çarpıyordu, zihni tamamen bulanıktı. Belki de her şey tersine dönecek, her şey yeniden yoluna girecekti. Ancak işler umduğu gibi gitmedi. Son oyununda da her şeyini kaybetti. O anda Levent’in dünyası yıkıldı. İçinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için sarıldığı son dal da kırılmıştı. Kaybetmenin ağırlığı omuzlarına çökmüş, nefes almak bile zorlaşmıştı. Gözleri Acellya’yı aradı, ama o artık orada değildi. Acellya ortadan kaybolmuştu. Panikle cebinden telefonunu çıkarıp onu aramaya çalıştı, ama ulaşamadı. İşte o an, her şeyin bir oyun olduğunu, başından beri kandırıldığını anladı. Ama artık çok geçti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE