32

2242 Kelimeler
Boş küme süslü parantezin içinde olunca boş olsa da elemandan sayılır ya hani? Arden'in de boş olmasına rağmen insandan sayılmasının nedeni bedeni olmalıydı. Yüzüme kapıyı kapattığı o harika an... Abur cubur reyonuna gidip gözüme güzel gözüken ürünleri sepete atmaya başladım. Hayatım güzel gidiyordu. Karamsarlığa kapılmamalıydım. Mutsuz olmak bana göre değildi. Bir an önce kökten eski halime geri dönmeliydim. "Özür dilerim Guzmán!" Birinin markette bağırarak söylediği cümleyle irkildim. İrkilmem sonucu kolumun çikolata kutusuna vurmasına neden olmuştum. Kutu yeri boylarken tek düşündüğüm şey kutunun çarpması sonucu devrilen oyun kutularının nasıl yanındaki kağıt havluları düşürmeyi başardığıydı. Bu bir kısır döngü gibi devam ederken en sonunda durup sadece düşen şeyleri izlemeye başladım. Halbuki alt tarafı bir kutu çikolata düşmüştü... Yanımdan geçip giden adam ve onun ardından 'Guzmán' diye bağırıp ilerleyen kadına kısa bir bakış atıp yanıma kadar gelen çalışanların gözlerimin içine baktığını görünce gerildim. Sanırım dolaylı yoldan da olsa o kızın sebep olduğu sorunu benim temizlemem gerekiyordu. Bileğimdeki saate baktığımda dün başladığım işimin başlamasına bir saat olduğunu gördüm. "Sorun değil efendim, biz toplarız." Çalışanın söylediği şeyle sadece çekilmem için baktıklarını anlasamda çantamı ve şapkamı sepetimim içine yerleştirip yere eğilmiş benim yüzümden devrilen şeyleri toplamaya başlamıştım. "Efendim biz hallederiz." Başımı hafif kaldırıp takım elbiseli adama baktığımda kalkmam için bana işaret ettiğini gördüm. Müşteriyi memnun etme çabalarını anlıyorum ama onaylamıyorum. Sonuçta market kalabalıktı ve ben yanımda bir görevliyle burayı kısa sürede toparlayabilirdim. Bu düşüncemi kısa ve öz bir şekilde yönetici olduğunu düşündüğüm adama da anlattığımda onun başını mecburiyetten olumlu anlamda sallayıp gitmesiyle birlikte çalışana dönüp işaret vermiştim. Ve kısa sürede dağılan her şeyi temizlemiştik. En son benim yüzümden kırılan cam şişelerin parasını ödeyip yere dökülmesi sonucu darbe almış bütün çikolataları alıp market alışverişimi sonlandırarak eve geçmiştim. Üstümü değiştirmeye vaktim olmadığı için salona poşetleri bırakıp önce evden sonra apartmandan çıktığım gibi kapının önündeki taksiye bindim. Muhtemelen başkası çağırmıştı ama bu detay umrumda değildi. Kovulmak istemiyordum. Gideceğimiz yeri taksiciye söylediğimde dikiz aynasından beni inceleyip kaşlarını çatmıştı. "Taksi dolu." Bıkkınlıkla derin bir nefes alıp verdim. "Taksi de sen ve ben dışında kimse olmadığına göre sürer misin?" Başını olumsuz anlamda salladığında saatime bakıp kaç dakikam kaldığını hesaplamaya çalıştım. Ve stres altında kafası uçan bir adet ben. "Beyefendi lütfen! Hem benim acelem var. Bu taksiyi tutanın acelesi olsaydı şu ana kadar çoktan gel-" Taksinin ön kapısının açılmasıyla sözüm yarım kaldı. Gerçekten de aşırı şom ağızlı biriydim. Gelen kişi taksiciye sürmesini işaret ettiğinde adam hiç oyalanmadan beni unutup sürmeye başladı. "Bir dahakine şu semte girerken daha iyi bir kostümle girsek? İnsanlar beni taksici sanıyor." "Hayatındaki tek sorun bu mu Brend?" Şoför koltuğunda oturan adının Brend olduğunu öğrendiğim adam yolcu koltuğunda oturan adama dikiz aynasından bakıp başını olumsuz anlamda salladı. Diğer adamda dikiz aynasına baktığında ilk önce Brend'e göz devirmiş ardından bakışlarımızın kesişmesine neden olmuştu. Dikiz aynasını işaret ederek Brend'e hitaben konuştu. "Bu kim?" "Beni taksici sanan hanımefendi Guzmán Bey." İsminin tanıdıklığına mı yansam yoksa yüzünü gördüğümden beri bunun marketteki kadının seslendiği o adam olmasını anlamam ama kendi kendime inkar etmeme mi? Hayat bu kadar küçük müydü? Yaşadığım apartmandan çıkıp bu taksiye girmişti. Üstelik anladığım kadarıyla bu taksi aslında bir taksi değildi. Brend daha iyi bir kostüm derken bana laf atmıştı. Yani taksici değildi. Kimi kandırıyorum hiçbir şey anladığım yok. Onların dediklerini tekrar ediyorum o kadar. Dikiz aynasından bir kez daha bana bakıp çalışanına kenara çekmesi gerektiğini söyleyerek inmemi işaret etti. Kavgacı bir mizahım olsa tartışırdım. Hayatın beni har vurup harman savurmasına izin verecek olsam ona az sonra işimden kovulmama neden olabileceğini bile söylerdim. Ama işte... Konuyu uzatmamak ve kendimi bir Türk dizisinin içinde bulmamak adına yan tarafımdan çantamı alıp taksinin kapısını açtım. "Hiç inecek gibi de değildi..." Kendi kendine mırıldanan Brend'e gülmek istesemde kendimi kasarak taksiden inip geldiğim noktaya baktım. Sahille apartmanları ayıran o yol. Taksi hareket etmezken son kez saate bakıp bu süreden sonra yetişemeyeceğimi anladığımda taksinin arkasına geçip araba gelmediğine emin olduğumda karşıdan karşıya geçmiş sahil olan bölgeye geçiş yapmıştım. Telefonumu çıkartıp patrona bugün gelemeyeceğimle ilgili mesaj atacağım esnada bunun sebebini açıklayamayacağımı bildiğimden telefonu çantama geri koydum. Kafenin en net kurallarından biri geç kalmamak üzerine kuruluydu ve ben bu kuralı ikinci günden bozmuştum. Burada taksi bulmak kadar zor bir şey yoktu. Özellikle çağırmadığım sürece gelmesi imkansızdı. O yüzden boşuna çabalamaktansa geçen gün buraya geldiğimde oturduğum yere gidip tekrar oturdum. Sırf bir dizinin veya kitabın içine düşmemek için sürekli kendime sınırlar koyuyor, alttan alıyordum ve görmezden geliyordum. Bazen konular büyümesin diye susuyordum ama bunun tek sebebi konunun büyümesini istememem değildi, başka bir sebebi daha vardı. Ben gerçekten saçma sapan bir aşk hikayesinin ortasına düşmek istemiyordum. O yüzden gereksiz kavgalardan ve diklenmelerden mümkün olduğunca uzak duruyordum. "Şapkanız." "Efendim?" Başımı çevirip sesin geldiği yöne baktığımda bunun az önceki şöfor olduğunu gördüm. "Şapka işte. Bak şapka. Benim değil, Guzmán'ın da değil. Bizim değilse acaba kimin? Bir düşünelim bakalım... Buldum! Acaba sizin olabilir mi?" Ben bunu öldürürdüm. Biz bunun patronundan uzak duralım bu gelip bize saçma sapan diyaloglarla şapkamızı uzatsın. Ayrıca bu neden patronuna Guzmán diyordu? Arkasından konuşurken de birazcık olsa saygılı olması gerekmez mi? Elimi ona doğru uzatıp bana doğru uzattığı şapkayı alıp yere koydum. "O zaman ben gidiyorum?" "Git." "Peki." Arkasını dönüp gitmeye başladığında bende önüme dönüp denizi izlemeye devam ettim. "Şey..." Yine sesini duydum. Başımı sıkılmışlığın verdiği bunaltıyla yavaşça ona çevirip tek kaşımı kaldırdım. "Acelen yok muydu?" "Ne önemi var?" Bu sefer diğer kaşımı da kaldırıp ona merakla bakmaya başladığımda eliyle saçını karıştırıp bana doğru bir adım attı. "Brend!" Patronunun sesi yakınlardan bir yerden gelince ikimizde başımızı sesin geldiği tarafa çevirmiştik. Guzmán, Brend'in yanına gelerek kulağına doğru bir şeyler söyleyip kolundan tutup onu yanımdan uzaklaştırmaya çalıştı. Brend uzun süre bir bana bir Guzmán'a bakmıştı. En son bana mahçup bakışlar atıp elini sallamış ve Guzmán'la birlikte taksiye binip gitmişlerdi. .. .. "Ben neden kovulmadım?" "Kovulmak mı istiyorsun?" "Hayır ama... Gelmeme sebebimi bile müdüre sunmadım?" Üstüme kafede çalışırken giyinmem gereken üniformayı uzatıp sözlerime karşılık vermeden soyunma odasından çıktı. Belki de burada çalışan en içine kapanık insanla konuşmaya çalışmam hayatımda yaptığım en anlamsız şeydi. Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp siyah etek ve beyaz gömleği giyinmiş boy aynasından saçlarımı düzeltmeye başlamıştım. Bu sabah saçlarımla pek uğraşmamış sadece yarım toplu saç dedikleri modelden yapıp saçlarımın önüme gelmesini engelleyecek şekilde bağlamıştım o kadar. Yine de kıyafetleri giyip çıkarırken aradan ufak saçlar alnıma doğru düştüğü için onları geriye doğru itip biraz da olsa normal bir bireye benzemeye çalıştım. Oradan çıkan saçların insanı tatlı göstermesi kadar güzel bir şey yoktu. Eğer evde olsaydım şu an aynadan kendimi keserek yanaklarımı sıkmaya başlardım. Son kez kendime baktığımda eteğin darlığı artı kısalığı ve gömleğin birkaç düğmesini açık bırakmam sonucu görünen tenimden bu kafenin sadece hizmet amaçlı değilde güzel görünüm sonucu ilgi çekmeye de açık bir mekan olduğunu aklıma yazdım. Eğer sahibi olsaydım kesinlikle bu kıyafetleri çalışanlara giydirmezdim. Üstelik bu işe başladığım ilk gün gömleğin sadece bir düğmesini açık bıraktığım için kafenin müdüründen azar işitmiştim. Bu arada o ilk gün konuştuğum kişinin buranın sahibi değil, müdürü olduğunu öğrenmiştim. Bir patronun o derece gıcık olması zaten akla zarardı. Ne varsa bu müdürlerde vardı. İnsan kendisine bir şey emanet edilince o şeye en güzel şekilde sahip çıktığını belli etmek için oldukça pisleşebiliyordu. Aynanın önünden çıkıp soyunma odasından çıkmış kafenin mutfağının önünden geçerken istemsizce duraksamıştım. İçerisi gerçekten de harika kokuyordu. Diğer çalışanların işlerinin başına geçtiğini görünce daha fazla oyalanmadan ilerlemiştim. Henüz az sayıda müşteri var demek istesemde burası Eva'nın da dediği gibi üniversiteye yakın olduğu için ve henüz sabah olduğu için çok insan vardı. Servislere başlayıp bana verilen her görevi düzgün bir şekilde yaptım. İş tempo istediği için masalarda çok oyalanmadan siparişleri verip afiyet olsun deyip geri çekiliyordum. Yemeklerin birçoğu güzel gözüküyordu ve insanlarda sadece oturup kahve içmek için değil aynı zamanda kahvaltı yapmak için de buraya gelmişti. Dürüst olmak gerekirse bir aşçı olarak sabah yenilebilecek en güzel yemeğin sahil kenarın da simit ve çay olduğunu düşünüyordum. Bu benimle ilgili de bir sorun olabilirdi. Belki de yalnızca alışmışlıktır bilemiyorum. "Üç numara!" Emma elime bir tepsi tutuşturup herkesten nefret eden bakışlarını birkaç saniye bende tutup tepsiyi götüreceğim masanın numarasını söyleyip ortadan kaybolmuştu. Sorun yoktu, netice de her yerde böyle insanlar vardı. Kaldı ki çalışanlarla yakın olmadığım için Türk olduğumu kimseye söylememiştim yani tavrı bundan dolayı değildi. Üç numaraya yemeği götürdüğümde yan masada Edward ve David'in oturduğunu gördüm. Tepsiyi boşaltınca bir selam versem mi diye düşünsemde mesai saatleri içinde oyalanmak istemediğimden dolayı işime devam etmiştim. Öğrenciler için düşük bütçeli menüler vardı. Buraya en yakın üniversitenin de özel bir üniversite olduğunu göz önüne alırsak şu an burada olan insanların gösteriş sevmediği kanısına varabilirdim. "Şura?" İsmimi telafuz ederken zorlansada düzeltip bir kez daha sesli bir şekilde telafuz etmişti. Kafedeki insanlar yavaş yavaş boşalırken Edward'ın yanına gitmekte bir sakınca görmemiştim üstelik bu sefer beni çağıran oydu yani dışarıdan bakıldığında kendi rızamla gidiyormuş gibi gözükmezdim. Masalarına gidip başlarında dikilmeye başladığım da Edward ayağa kalkarak zorla beni boş sandalyeye oturtmuştu. Onun bu hareketine aynı benim gibi şaşkınlıkla bakan David, Edward'ın oturması sonucu dudaklarını aralayıp konuşmaya başladı. "Ne oluyor Edward?" "Şura biliyor..." Başta ne dediğini anlamamış olacak ki kaş göz yapıp 'neyi' diye sormuş ardından aklına gelen şeyle kaşlarını havaya kaldırıp hayretle bir bana bir Edward'a bakmıştı. "Sen... Sen bunu ona nasıl söylersin?" "Sevgili olduğunuzu söylemedi ki? Sadece eşcinsel olduğunu söyledi." David bana sorgular gibi bakıp gözlerini devirip arkasına yaslanmıştı. Masadaki her şey o kadar sessiz bir şekilde konuşuluyordu ki sanırsın toplum içinde devlet sırrı konuşuyoruz. "Edward söylemediyse sevgili olduğumuzu nasıl biliyorsun?" "Bunu ona gerçekten de ben söylemedim." Yan tarafıma baktığımda Edward'ın gözlerini kocaman açmış beni incelediğini gördüm. Bakışlarımı David'e kaydırıp masaya kollarımı koyarak ona doğru eğildim. "Bunu birinin söylemesine gerek yok. Edward gay olduğunu söylediği saniye hâl ve hareketlerine bakan biri sevgilisini görür." David, cümle içinde Edward'ın ona karşı olan duygularını övdüğümü fark edince utanarak gözlerini kaçırmıştı. Edward'a da baktığımda onunda David'den pek bir farkı olmadığını gördüm. "Hayat çok yorucu dostum!" Arkamdan gelen sesle irkilip yanımdan ilerleyerek karşımdaki sandalyeye oturan kişiye baktım. Brend? "Dur tahmin edeyim Guzmán'la Arden'in evini bastınız? Kardeşim sizin o siteye girmeniz yasak değil mi? Yakalansaydınız ne olurdu?" Kaşlarımı çatıp David'in söylediklerini dinlerken Brend'in bana baktığını hissetsemde duyduklarımı sindirmeye çalıştığım için ona bakmamıştım. "Bu arkadaşın burada ne işi var?" "Şura benim arkadaşım." Edward olaya el atıp konuştu. Sadece olaya değil benim önüme de el attı. Evet evet bunu yaptı. Bakış açıma elini sokup sallamaya başladı. Kısa sürede bakışlarımı David'den çekip Brend'e baktığımda bana kısa bir tebessüm bahşedip yerinde huzursuzlukla kıpırdanmıştı. "Sen de mi o apartmanda oturuyorsun?" "O dairenin gizli olduğunu sanıyordum?" Bakışlarımı Edward'a çevirip sorgular tarzda baktığımda bana kaş göz yapıp susmamı işaret etti. "O evi zaten Guzmán ve ben hariç kimse bilmiyor." Brend'in dediklerine ardımla gülüp Edward'ın yüzünde gözlerimi gezdirmiş ardından ayağa kalkmak için hamle yapmıştım. Sandalyemi geri itip doğrulduğumda Edward kolumdan tutmuştu. Arden'i sevmiyor olabilirdim ama yine de kuzenine verdiği sırrı kuzeninin tutmaması ve gizli bir şeyi arkadaş grubuna anlatması iyi bir şey değildi. "Bildiğin gibi değil." "Açıklama yapmak zorunda değilsin." "Ama yapmak istiyorum." Oturmam için yalvaran gözlerle bakmaya başladığında geriye oturup kollarımı önümde bağladım. Edward'ın konuşmak için aralanan dudakları Brend'in onu uyarmasıyla kapanmıştı. "Açıklama yapmanı gerektirecek bir konu yok ortada." Guzmán dedikleri şahıs ortama giriş yapıp masanın başındaki sandalyeyi çekerek oturduğunda bu arkadaş grubunun içine düşmek için paralel evrende nasıl bir zulüm yapmış olabileceğimi düşünmeye başladım. "Guzmán haklı, Edward. Üstelik bu kız malum şahısla aynı evde oturuyormuş. Yani onu masadan kaldırsan iyi olur." David'in bana yönelik kurduğu cümleler ve benim Brend'den de bir cümle beklediğim için bakışlarımı ona yönlendirmem ve bunu fark eden Brend'in karnını ovuştururarak benden kahve istemesi. Üstüme baktığımda burada çalışan olduğum hatırlayıp ayağa kalktım. Edward yine durdurmak istese de onu bu konuda uyarıp Brend'e kahve getirmek için aralarından ayrılmıştım. İstediği kahve hazır olduğunda arkamı dönüp masalarına baktığımda harıl harıl bir şeyler konuştuklarını gördüm. Acaba şu an rahatsız etmese miydim? Sonradan görevimin bu olduğunu yine ve yine kendime hatırlatıp onların yanına Arden'in komşusu olarak değilde buranın garsonu olarak gideceğimi kendime söyleyip masalarına doğru ilerledim. "Benim aklım bir şeyi almıyor. Yani sen bu kafede çalışıp o lüks daireyi nasıl tutabilirsin?" "Bunun seni ilgilendiren yanı?" David'in beni az önce terslemesinin ardından ona Edward'ın sevgilisi diye torpil yapmayıp yüzüne karşı aklıma ilk gelen şeyi söylemiştim. Bu gerçekten de onu ilgilendirmezdi. "Onu bunu geçte... Arden'le tam olarak ne gibi bir münasebetin var?" "Anlaşamıyorlar." Elimdeki tepsideki kahveyi Brend'in önüne koyarken Edward'ın benden önce Brend'e cevap vermesiyle gerçekten de bir erkek muhabbetinin içine düştüğüme emin olmuştum. "Nasıl anlaşamıyorlar?" "Bize ne?" Şu an paralel evrende olsaydım Guzmán'a dönerek 'büyüksün abi' deyip elini öpüp alnıma koymaya çalışırdım. Masadaki herkes fazla meraklıydı, herkes. Sadece başta oturan hariç. O masaya oturduğundan beri yalnızca iki kere konuşup, bu ikisine de benim üzerime geçen sohbetlerde dahil olmuştu. Tepsiyi elimde tutup başka bir şey isterler mi diye onlara soru yönelttiğim de hepsi başını olumsuz anlamda sallamıştı. "Aslında... Ben iki porsiyon makarna iki bardak bitki çayı ve üç çubuk kraker istiyorum." Bakışlarım Edward'ın olağanüstü isteklerine kaydığında her şeyden neden iki porsiyon isteyip çubuk krakeri üç tuttuğunu anlamamıştım. "Bana da üç sandviç!" Edward'ın sevgilisi beyin de isteklerine ilk başta şaşırıp sonra not defterine yazarken son kez Brend ve Guzmán'a baktım. "Bana ıslak kek." "Bu saatte?" Brend sanki bana 'Dünya düzdür' demişte ben bunu sorgulamışım gibi bakışlar attığında onu da anlayışla karşılayarak Guzmán'a baktım. Başını olumsuz anlamda salladığında istediği bir şey olmadığını anlayarak yanlarından uzaklaşmış tezgahın arkasındakine defterdekileri sayıp başımı ovmaya başlamıştım. Sözde hepsi ilk başta sipariş istemiyordu... Mideleri bir çöp kovasıydı ve benim az sonra onlara getireceklerimde çöplerdi. David biraz antipatik olsa ve Guzmán'ı da tam anlayamasam da grubun genel anlamda Arden'den daha tatlı olduğunu söyleyebilirdim. Ve de Arden'in evini basmalarının sebebini merak etmedim desem yalan olurdu. Ayrıca siteye girmeleri neden yasaktı ve ne ara yasaklanmıştı? Sonuçta daha dört gün önce Edward, Arden'in evini öğrenmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE