Kalbimin Sahibi

1704 Kelimeler
Kan ter içinde yatakta doğrulduğumda elim kalbime gitti. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Derin bir nefes alıp “Çok şükür…” dedim, “Çok şükür kabusmuş.” Uzanıp ışığı açtım. Köşede duran sürahiden bir bardak doldurup tek nefeste içtim. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Birkaç dakika boyunca derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Ardından ışığı kapatıp tekrar yatağa uzandım. Ama gözlerimi kapattığım an o kabus yeniden gözümün önüne geliyordu. Belli ki bu gece bana rahat yoktu. Yataktan çıkıp üzerime bir hırka aldım ve odadan çıktım. Konak sessizdi; bu saatte zaten kimse uyanık olamazdı. Avluya çıktığımda ciğerlerime dolan temiz hava bana iyi geldi. Sedire oturup başımı geriye yasladım, gökyüzünü izlemeye başladım. Yıldızlar gecenin koynunu süslüyor, parlak dolunay geceye bambaşka bir anlam katıyordu. Sonra aklıma o geldi… Gerçi aklımdan çıktığı da yoktu ya. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Tam o sırada babamın sesini duydum. Başımı kaldırdığımda karşımdaydı. Bana bakıp, “Erva, yavrum, bu saatte ne işin var burada?” dedi. Doğrulup gülümseyerek, “Uyku tutmadı baba.” dedim. Yanıma gelip oturdu, elimi tutup avuç içimden öptü. “Ne oldu, yerini mi yadırgadın?” diye sordu. Başımı salladım. “Galiba öyle oldu.” dedim gülümseyerek. Babam beni kendisine çekip sarıldı. Başımı o koca göğsüne yasladım. “Sen niye uyanıksın bu saatte?” diye sordum. “Beni de uyku tutmadı kızım.” dedi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım, yanağından öpüp, “Seni o kadar özlemişim ki…” dedim. Babam saçlarımı okşayarak, “Ben de seni özledim, güzel kızım.” diye karşılık verdi. Buruk bir tebessümle, “Ama artık buradayım işte, kızın artık yanında.” dedim. Babamın gözleri doldu. “Geldin ya… ben daha başka bir şey istemem.” dedi. Ben Ankara’da hukuk fakültesini bitirmiş, dört yıl sonra memleketime, Mardin’e geri dönmüştüm. Babam iç çekerek, “Allah biliyor ya, oralardayken gece gündüz aklım sendeydi.” dedi. Nasır tutmuş ellerini tutup dudaklarıma bastırdım. “Bilmez miyim baba…” dedim. “Artık okul bitti. Görevini burada yapacaksın. Bir daha senden uzak kalmaya yüreğim dayanmaz benim.” dedi. Gülerek, “Merak etme Salih Ağa, kolay kolay bırakmam peşini.” dedim. Babam beni yeniden kendisine çekti, saç uçlarıma dudaklarını bastırdı. Sonra, “Hadi git odana uyu. Bakma öyle havanın sıcak olduğuna, üşütürsün burada.” dedi. Gülerek, “Merak etme, ben Ankara’nın soğuğunda yaşadım. Mardin’in meltemi bana bir şey yapmaz.” dedim. “Yine de dikkat et. Yarın Dilber annenle çıkın, alışveriş yapın. Eşyaların eksiktir şimdi senin.” dedi. Başımı sallayıp, “Tamam babam, sen merak etme.” dedim. Ayağa kalkıp saçlarımdan öptü. “Hadi, ben gidiyorum. Sen de fazla uyanık kalma.” deyip içeri geçti. Arkasından bakarken gözlerim doldu. Elimin tersiyle silip ayağa kalktım. Odama döndüm. Uykum yoktu ama yine de gözlerimi kapatıp uyumayı bekledim. Sabah gelen seslerle gözlerimi açtığımda küçük kardeşlerim Sıla ve Samet’in kendi aralarında konuşarak bana baktıklarını gördüm. Yatakta doğrulup, “Siz benim dedikodumu mu yapıyorsunuz yoksa?” dedim gülerek. Sıla hemen kollarıma atladı. “Abla, uyandın sonunda!” dedi. Onu kucaklayıp Samet’e baktım. “Samet, sen de gelsene.” dedim. O da geldiğinde ikisini birden sımsıkı sardım, ardından yanaklarından öpüp, “Beni uyandırmaya mı geldiniz?” dedim. Sıla, “Evet, annem kahvaltıyı hazırladı, seni bekliyor.” dedi. “Tamam, siz inin. Ben de giyinip geliyorum.” dedim. İkisi de yanağımdan öpüp odadan çıkarken arkasından gülerek baktım. Samet dokuz, Sıla sekiz yaşındaydı; aralarında sadece bir yaş vardı. Yataktan kalkıp banyoya girdim, işlerimi halledip üzerimi değiştirdim. Avluya indiğimde masa kurulmuş, tüm aile etrafına toplanmıştı. Yanlarına gidip babama arkadan sarıldım, yanağından öpüp, “Günaydın babam.” dedim. “Günaydın kızım.” dedi o da gülerek. Dilber anne yanındaki sandalyeyi işaret ederek, “Hadi kızım, gel otur. Kahvaltını et.” dedi. Yanına oturup, “Herkese günaydın.” dedim. Dilber anne çayımı doldurdu. “Haydi bakalım, yap kahvaltını. Özlemişsindir buranın yemeklerini.” dedi gülerek. Ona bakıp, “Özledim vallahi, özellikle de senin meşhur kuru sebze dolmanı.” dedim. “Onu da yaparım bugün sana.” dedi gülümseyerek. Sevinçle, “Vallahi hayır demem.” dedim. Abim lafa girdi. “Erva, valla yaşadın sen.” dedi gülerek. Ona bakıp, “Niye ki?” dedim şaşkınlıkla. Çayından bir yudum alıp, “E bak, bir dediğin iki edilmiyor.” dedi. Gülerek, “Abi ya, daha dün geldim, bugün ikinci günüm.” dedim. Dilber anne ise, “Karışmayın benim kızıma. Ne isterse yaparım ben ona.” dedi. Gülerek ona bakıp kahvaltıma döndüm. Dilber anne, babamın ikinci eşiydi. Belki öz annem değildi ama bana ve abime öz annemin yapmadığı anneliği yaptı. Öz annem, ben daha bir yaşına bile girmeden Karabey aşiretinin ağasıyla kaçmıştı. Ne tuhaf değil mi? Ama gerçek… Benden büyük olan tek bir abim vardı, İbrahim. Aslında annemle babam severek evlenmişti ama annem, babama ihanet edip şimdilerde düşman olduğumuz aşiretin ağasıyla kaçtı. Zaten düşmanlık da böyle başlamıştı. Onlar kaçınca neredeyse kan davası çıkacakmış. Karabey aşireti, olayı kapatmak için babama kız vermeyi teklif etmiş ama babam kabul etmemiş. Annemden boşanıp Karabey’lerden tek kuruş almadan kapatmış bu mevzuyu. Sonra Dilber anneyle evlenmiş. Öz annem ise benle abimi arkasına bile bakmadan bırakıp gitmiş. Dilber anne bize anne olup gözümüzün içine baka baka büyüttü. Aslında ona kadına “anne” demek, gerçek annelik yapanlara haksızlık olurdu ya… O zamanlar Karabey aşiretinin ağası, annemin kaçtığı adam, Şirvan Ağa’ymış. Bu durumdan sonra aşirette sorun çıkmış, Şirvan Ağa annemle birlikte Mardin’den sürgün edilmiş. Yaşı küçük olmasına rağmen yerine oğlu Cihan’ı ağa yapmışlar. Daha çocuk denecek yaşta, tüm aşiretin yükünü onun omuzlarına bırakmışlar… Şirvan Ağan’ın karısı Kudret Hanım, yaşananları hazmedemeyip bize karşı düşmanlık başlatmıştı. O günden beri Acar Aşireti ile Karabey Aşireti, ebedi düşman ilan edilmişti. Bu düşmanlığın üzerinden yirmi yıl geçmişti ve hepimiz biliyorduk ki bu kin, bu nefret asla bitmeyecekti. Bu yirmi yıl boyunca iki aşiret arasında en ufak bir münasebet dahi olmamıştı. Ne düğünlere gidilip gelinmiş, ne taziyelere uğranmış, ne kız alınıp verilmişti. Selam vermek bile yasaklanmış gibiydi. Özellikle Cihan Karabey, başta babam olmak üzere bütün Acar Aşireti’nden nefret ediyordu. Derler ya, insanın doğduğu ev kaderidir diye… Ben de doğduğum evi seçemediğim için annemin günahının bedelini ödemek zorunda kalmıştım. Kalbim Cihan için çarparken, o benim varlığımı bile kabul etmiyordu. Birkaç kez yollarımız kesişmişti, ama o her seferinde gözlerimin içine nefretle bakmıştı. Canımı en çok acıtan da buydu. Sevdiğim adamın gözlerindeki o nefret, annemin günahının bana yüklediği ağır bir cezaydı. Oysa ben Cihan’ı çocukluğumdan beri seviyordum. Kalbim yalnızca onu gördüğünde hızlanır, yalnızca onun için atardı. Ama bunu bilen bir Allah’ın kulu yoktu. Söylemeye cesaret edememiş, hatta kendimden bile saklamıştım bu sevdayı. Yüreğimde sessizce büyütmüştüm onu. Burada olmadığım o dört yıl boyunca bile tek bir erkeğe bakmadım. Kendimi, imkânsız olduğunu bile bile Cihan’a sakladım. Ona asla kavuşamayacağımı biliyordum, ama yine de kalbime söz geçiremiyordum. Kahvaltıdan sonra bütün aile bir aradaydık. Biz altı kardeştik. Annemden yalnızca ben ve İbrahim abim vardı; Dilber annemin ise üç oğlu ve bir kızı vardı: Umut, Yusuf, Samet ve Sıla. İbrahim abim zaten benden büyüktü. Umut, on sekiz yaşındaydı, benden üç yaş küçüktü. Yusuf on beşindeydi. Sıla ile Samet ise peş peşe dünyaya gelmişti. İbrahim abim ise yirmi sekiz yaşındaydı; benden tam sekiz yaş büyüktü. Biraz yanımızda oturduktan sonra işi olduğunu söyleyip kalktı gitti. Babam beni kollarının arasına alıp özlem giderdi. Ben de çok özlemiştim ailemi, yılların hasreti bir sarılmayla bile dinmiyordu. Öğleden sonra babam, Dilber anneye dönerek, “Dilber, hele Erva’yı da al biraz dışarı çık,” dedi. Dilber anne bana bakıp, “Ne dersin kızım, çıkalım mı?” diye sordu. Normalde hiç keyfim yoktu ama belki Cihan’ı görürüm umuduyla, “Olur anne, çıkalım,” dedim. Babam gururla gülümseyerek, “Çıkın tabi… Millet ‘Salih Ağa’nın kızı gelmiş’ desin,” dedi. Gülerek, “Baba yaa…” dedim. Dilber anne, “Hadi kızım hazırlan, ben de üstüme bir çeki düzen vereyim, öyle çıkarız,” dedi. “Tamam,” deyip odama çıktım. Daha dün geldiğim için valizimi yerleştirmemiştim. İçinden kıyafet seçmeye başladım. Hava zaten sıcaktı, açık bir şeyler giymek daha iyi olacaktı. Krem rengi, geniş kumaş bir pantolon ve üzerine kahverengi bir gömlek aldım. Giyindim, saçlarımı doğal haliyle bıraktım. Çantamı ve telefonumu alıp aşağı indim. Dilber anne hazırlanmış, beni bekliyordu. Beni görünce, kendi kendine, “Maşallah, maşallah… Benim güzel kızıma,” dedi üfleyerek. Gülerek, “Ne o anne, nazar duası mı okuyorsun?” dedim alayla. “Okuyorum tabii! Allah nazarlardan saklasın, gül gibi kızsın,” dedi. Gülümseyerek koluna girdim ve birlikte konaktan çıktık. Babam arabayla gitmemizi istedi ama ben istemedim. Arabayla gitseydik, belki küçücük de olsa Cihan’ı görme ihtimalim bile kalmazdı. Merkeze inene kadar her köşe başında gözlerim onu aradı; imkânsızı arar gibi bakındım. Ama yoktu… Hiçbir yerde yoktu. Dilber anneyle mağazalara girdik, kıyafetlere baktık. Ama benim gözüm kıyafetlerde değil, Cihan’daydı. Onu arıyordum. Dilber anne sabırsızca, “Kızım, kime diyorum ben?” deyince irkilip, “Efendim? Bir şey mi dedin?” dedim. “İki saattir elbise gösteriyorum sana, aklın nerede senin?” dedi. Gösterdiği elbiseye bakarak, “Şey… ya, dalmışım. Güzelmiş bu,” dedim. Dilber anne mağaza sahibiyle konuşurken ben canhıraş etrafa bakıyordum. Bu mağazadan çıkıp yürümeye devam ettik. Bir süre sonra bana dönüp, “Senin pek keyfin yok gibi, neden?” dedi. Ben de, “Yok ya… Havalardandır herhalde, başım da biraz ağrıyor,” dedim. “Eve gidelim mi?” diye sordu. Aslında istemiyordum, belki biraz daha oyalanırsak Cihan’ı görürdüm. Ama belliydi ki göremeyecektim. İçimden sıkıntılı bir nefes bırakıp, “Olur, gidelim,” dedim. Yönümüzü eve çevirdik. İçimi büyük bir huzursuzluk kaplamıştı. Halbuki konaktan çıkarken ne kadar heyecanlıydım… Belki görürüm diye. Başımı kaldırdığımda ise olduğum yerde kaldım. İşte oydu, karşımdaydı. Cihan’dı bu! Arabadan indi. Gözlüğünü taktı, gömleğinin yakasını düzeltti. Ardından etrafına bakınmaya başladı. Allah’ım, bir insan bu kadar mı yakışıklı olur? Endamı, duruşu, bakışı, yürüyüşü, boyu, posu… Resmen eriyordum. Siyahlar içinde, kalbimi bir kez daha yerinden söküp almıştı Cihan Karabey. Koşup boynuna sarılmayı, kokusunu içime çekmeyi öyle çok istedim ki… Ama yapamadım. Dilber anne önden giderken ben öylece kalakaldım, Cihan’a bakıyordum. Birden göz göze geldik. O da bakışlarını çekmedi. Kalbim daha da hızlandı, her an yere yığılabilirdim. Baştan aşağı süzdü beni… Acaba tanımış mıydı? Bir iki saniye öylece baktı. Sonra bana doğru yürümeye başladı. Elim ayağım titredi, nefesim kesildi, ne yapacağımı bilemedim. Yanımdan geçti gitti. İçim bir an boşaldı. Ama hemen ardından burnuma kokusu geldi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefesle içime çektim. İlk defa kokusunu duymuştum. Allah’ım, çok güzeldi! İnsan hiç dokunmadığı, kokusunu bilmediği birini sevebilir mi? Ben sevmiştim… Yıllardır dokunmamış, kokusunu duymamıştım. Bugünse ilk defa kokusunu içime çekmiştim. Dokunmamıştım ama artık kokusunu biliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE