Camdan Kalpler
Bazı sabahlar, uyanmakla uyanmamak arasında ince bir çizgide asılı kalırsın. Gözlerini açarsın ama ruhun hala uyuyordur. Elif, o sabahlardan birindeydi. Saat 07.12… Her zamanki gibi alarm çalmadan önce uyanmıştı. Yorganın altındaki sıcaklığı terk etmek istemiyordu. Belki de sıcaklıktan değil, boşlukla yüzleşmekten kaçıyordu.
Yatak odasındaki duvar saatinin tik takları, evdeki tek ses gibiydi. Sessizliğe alışkındı artık. Eskiden sabahları birinin sesiyle uyanmak ne güzeldi. Kahve kokusuyla karışan bir “günaydın”, öpücükle başlanan günler… Elif, o günleri artık eski bir roman gibi hatırlıyordu. Sararmış sayfalarda kalmış karakterler gibiydiler.
Kalktı. Kahvesini hazırlarken bile robot gibiydi. Aynı bardak, aynı köşeye oturmak, aynı pencereden sokağı izlemek. Aşağıda bir adam elinde çiçekle bir apartmanın zilini çalıyordu. Kadın kapıyı açtı. Sarıldılar. Gülümsediler.
Elif gözlerini kaçırdı.
İnsan, başkasının mutluluğunu bile kaldıramaz hale gelince, içinin ne kadar karardığını fark ediyordu. Kendi kendine söylendi:
"Ben sevemedim. Ya da yanlış sevdim. Ne fark eder ki?"
Gençliğinde ne kadar çok sevmişti. Okan'ı hatırladı… Üniversitenin ilk yılı. Onun gülüşüyle titreyen kalbi... Dört yıl boyunca o gülüşün peşinden koşmuştu. Sonra bir gün, Okan’ın başka biriyle evleneceğini öğrenmişti. Öğrendiği gün değil, inanmak zorunda kaldığı gün yıkılmıştı.
Sonra Deniz… Yirmili yaşlarının sonunda, tam “bu sefer oldu” dediği adam. Romantik, duygusal, nazik. Ta ki Elif bir gün onun iki farklı hayatı olduğunu öğrenene dek. Evet, Elif onun ‘ikinci hayatı’ydı. Gerçek olan başka bir kadına aitti.
Elif aşkı her defasında bir başka mezara gömdü. Her seferinde biraz daha derine... En son gömdüğünde, üstüne kendi yüreğini de örttü.
O sabah bilgisayarını açarken, editörlüğünü yaptığı yeni kitap dosyasına göz attı. Bir aşk romanıydı. Genç bir kadının hayatı boyunca beklediği o “doğru” erkeği anlatıyordu. Elif kahvesinden bir yudum aldı ve hafifçe gülümsedi. “Kurgu işte,” dedi sessizce. “Gerçekte kimse seni sen olduğun için sevmez. Seni, ihtiyaçları olduğu sürece severler.”
Ama o daha bilmiyordu. O sabah, hayatını değiştirecek adamın, kitapçının en arka rafında, çoktan kendi hikayesini beklemeye başladığını.
Ve mavi, uzaklardan yavaş yavaş yaklaşmaktaydı...
Elif bilgisayar ekranına boş boş bakarken, parmakları istemsizce Word belgesini değil, tarayıcıyı açtı. Sanki zihni, içinde bulunduğu günü taşımakta zorlanıyordu da, geçmişin güvenli topraklarına kaçmak istiyordu. Arama çubuğuna yıllar önce adını hafızasına kazıyan o kişiyi yazdı: Deniz Aksoy.
Sayfalar açıldı. Bir tanesinde onun bir röportajı vardı. Gülümsüyordu, elinde mikrofon, arkasında başarılı iş adamı sıfatıyla sponsor olduğu bir etkinlik.
"Yüzüne hâlâ aynı rahat gülümseme yapışık," dedi Elif kendi kendine.
Senin dağılmana sebep olan kişi, hâlâ düzenli bir hayatın içinde olabilir mi gerçekten?
Elif, onunla geçirdiği günleri düşündü. Uzun yürüyüşleri, sabaha karşı edilen konuşmaları… ve sonra, o telefon mesajını. “Seni çok sevdim ama bir hayatım daha var. Lütfen beni anla.”
Ne kadar kibardı, değil mi? Ne kadar yıkıcı bir kibarlık…
İnsanı en çok, "incitmeden incitenler" acıtıyordu.
Elif fareyi yavaşça ekranın sağ üst köşesine götürdü. Sekmeyi kapattı.
Evdeki kitaplığına yöneldi. Kalın bir romanı çekip aldı: "Aşkın Kırık Yüzleri." Bu kitabı Deniz almıştı ona. Her sayfasında onun sesi vardı. Kitabın arasından bir not düştü yere. Elif eğildi. El yazısı…
> "Bir gün tüm kırıkların seni birleştirecek. Ve o zaman ben artık orada olmayacağım.
– D."
Elif'in gözleri doldu. Yıllar sonra gelen bir mektup gibi çarpmıştı içini o satırlar. Deniz’in tahmin ettiği olmuştu: O artık burada değildi. Ama Elif hâlâ, o cümlede asılı kalmış gibiydi.
Belki de “birleştiren” kırıklar hâlâ tamamlanmamıştı.
Kendini kanepeye bıraktı. Sessizlik biraz daha yoğunlaştı.
O sırada telefon çaldı.
Arayan kişi Aslı’ydı.
Onun tek, belki de son gerçek arkadaşı.
“Canım n’asılsın? Bir haftadır haber vermedin, göç mü ettin?”
Elif hafif gülümsedi. “Göçmedim, sadece biraz sessizliğe taşındım.”
“Aslıyım ben, yerin kulağıyım. Sessizlik demek, eski dosyalar açılmış demek. Hangisini kurcaladın yine? Deniz mi, Okan mı?”
“Deniz…” dedi Elif fısıltıyla.
Aslı, bir süre sessiz kaldı. Sonra yumuşak bir sesle, “O zaman bu gece bana geliyorsun. Şarap var, peynir var, sen yoksun.”
Elif önce itiraz edecek oldu ama sonra sustu. Kendini fazla yalnız bırakmak, kendi içine düşmenin en kısa yoluydu. “Tamam,” dedi. “Bir saat sonra oradayım.”
Kapıya yönelirken aynaya baktı. Saçlarını elleriyle biraz düzeltti. Göz altları yorgundu ama fena görünmüyordu.
Kendine, yıllar sonra ilk kez başka bir gözle baktı.
“Sen hâlâ güzel bir kadınsın Elif,” dedi içinden.
“Sadece, artık kimse güzel yanlarını görmeye zahmet etmiyor.”
Anahtarını alıp kapıyı kapatırken, içini bir his sardı. Belki bu gece sıradan bir gece olurdu. Belki sadece şarap ve birkaç eski anı… Ama bir ihtimal, o kırık camların arasından sızan ilk ışık da olabilir miydi?
Daha bilmiyordu ama hayat, bazen en büyük değişiklikleri küçük anların içine saklardı.
Ve Elif’in maviyle karşılaşmasına sadece üç gün kalmıştı.
Aslı’nın apartmanı eski ama sıcaktı. Elif o kapıdan içeri her girdiğinde, çocukluğundan kalma bir mahalleye dönmüş gibi hissederdi. Kapı açılır açılmaz, tarçın ve kırmızı şarap kokusu karşılayınca içi ısındı.
“Hoş geldin kalp yorgunu,” dedi Aslı, sarılırken. “Kurtarma operasyonu başlasın.”
Elif güldü ama gözleri hâlâ uzaklardaydı. Aslı, onun ne zaman gülümsemeyi sadece dudaklarında bıraktığını hemen anlardı.
Salona geçtiler. Masa sade ama özenliydi: birkaç çeşit peynir, kurutulmuş domates, biraz ceviz, bir de Elif’in en sevdiği koyu kırmızı şaraptan bir şişe. Fon müziği olarak bir Joan Baez şarkısı çalıyordu. Aslı her şeyi biliyordu. Ne yenir, ne konuşulur, ne zaman susulur...
Bir süre sessizce oturdular. Sonra Aslı, elindeki kadehi çevirerek sordu:
“Deniz’i niye aradın?”
“Aramadım,” dedi Elif. “Sadece baktım. Merak… belki biraz da içimi acıtmak istedim. Alışmışım.”
“İnsan bazen kendi acısını kaşıyarak yaşadığını hissediyor,” dedi Aslı. “Ama fazla kaşınan yara iltihaplanır, biliyorsun.”
Elif kadehinden bir yudum aldı. Sonra gözlerini kaçırmadan ekledi:
“Ben sanırım artık bir daha âşık olamam.”
Aslı'nın yüzü ciddileşti. “Bunu daha önce de söyledin.”
“Elif o zaman 33 yaşındaydı. Şimdi 41. O cümle artık yalnızca bir isyan değil… kabullenme.”
Aslı bir şey demedi. Sessizlik bazen daha güçlüydü. Sonra, koltuğun kenarına yaslanarak şöyle dedi:
“Ben senin kadar sevmedim kimseyi. O yüzden kaybetmeyi de senin kadar bilmiyorum. Ama bir şey öğrendim: Bazı kadınlar hayatı boyunca sadece ‘öğreten’ erkeklerle karşılaşır. Sonra bir gün biri gelir ve ‘öğretmek’ yerine sadece ‘dinler.’”
Elif gözlerini Aslı’ya çevirdi. “Biri gelecek mi sence gerçekten?”
Aslı gülümsedi. “Senin gibi kalbi kırık bir kadının, hâlâ o soruyu sorabiliyor olması bile yeterince umut verici.”
Elif başını omzuna yasladı. O an, yıllar sonra ilk kez... içi biraz hafifledi.
Gece ilerledi. Şarap bitti. Müzik sustu. Saat neredeyse ikiye geliyordu. Elif montunu giyerken Aslı kapıya kadar geldi.
“Elif…”
“Hı?”
“Aslında geçen hafta senin çok seveceğin bir adamla tanıştım. Kitapçıda. Sohbetimiz çok kısa sürdü ama... senin gibi derin birini andırıyordu. Hem uzak hem yakın.”
Elif hafifçe gülümsedi. “Bana biriyle tanışmamı mı öneriyorsun?”
“Hayır,” dedi Aslı. “Sadece... bu şehir büyük değil. Belki bir gün aynı rafta aynı kitabı tutarsınız.”
Elif çıkarken merdivenleri yavaş yavaş indi. “Aynı rafta, aynı kitap,” diye mırıldandı.
İçinde bir şey çok usulca kıpırdadı. Henüz adı yoktu, ama varlığı artık inkâr edilemeyecek kadar belirgindi.
Ve Elif, o gece ilk defa camdan kalbinin içindeki ince çatlağın... iyileşmekten korkmadığını fark etti.