Sabah geç kalktı Elif. Günlerden cumartesiydi. İstanbul sessizdi, ya da Elif’in içi biraz daha sessizdi bugün. Uyanır uyanmaz pencereye yürüdü. Gökyüzü ne tam gri, ne de mavi… belirsiz. Aynı Elif gibi.
Kahve suyunu ocağa koyduktan sonra, ansızın bir şey oldu.
Hiç yapmadığı bir şeyi yaptı:
Cüzdanını aldı, anahtarını... sonra kitaplığa yöneldi ve gözleriyle eski bir romanı taradı.
“Yarım Kalan Hikâyeler” – yıllardır dokunmamıştı.
Arasında bir kitapçı fişi çıktı. Tarih: 5 Aralık 2018.
“Bir şeyler tamamlanmamış,” dedi içinden.
Sanki bir ses fısıldıyordu:
“Bugün bir kitaba dokun."
Nişantaşı’ndaki küçük, iki katlı bir kitabevine gitti. İçeri girer girmez içini bir dinginlik sardı.
Raflar arasında dolaşırken gözleri, yaşlı bir kadının elinde tuttuğu kitaba kaydı: "Sevmenin Zamanı."
Sonra yanındaki rafta başka bir başlık dikkatini çekti:
“Maviye Dönüş”
Elif başlığın içini sızlattığını hissetti. Kitabı uzanıp aldı.
O sırada bir el, tam aynı anda, aynı kitaba uzandı.
Parmakları onun parmaklarına değdi.
İçini kısa bir ürperti kapladı.
Hafifçe başını çevirdi.
Adam da ona bakıyordu.
Boyu uzun, saçları hafif dağınık, üzerine kahverengi bir kaban giymişti. Gözleri tam net değil, ama… sanki içinde yılların yorgunluğunu barındıran bir açıklık vardı. Derin ama bakmaktan çekinmeyen gözler.
“Buyurun siz alın,” dedi adam.
“Eliniz daha önce değdi. Sıra sizdeydi.”
Elif istemsizce gülümsedi.
“Pek sıra gözeterek yaşamadım ben. Ama teşekkür ederim.”
Adam başını hafif eğdi, sessizce selam verdi.
Sonra bir iki adım geri çekildi ve başka bir kitaba yöneldi.
Ama o an... bir şey oldu.
Adam döndü, tekrar Elif’e baktı.
“Bu kitap iyi gelir,” dedi. “Çünkü kırıklığın ne zaman başladığını hatırlatıyor insana. Bitirmese de... başını bulduruyor.”
Elif, kitabı göğsüne bastırdı.
Yutkundu.
Yine o ses tonu: ne baskın, ne çekinik.
Sadece olması gerektiği yerde duran bir tını.
“Okudunuz mu?” diye sordu.
“Evet,” dedi adam. “İki yıl önce. Tesadüfen almıştım. Şimdi sizin ellerinizde yeniden hayat bulacak gibi.”
İsmini sormadı Elif. O da söylemedi.
Ama o gün, o mağazadan çıktığında kitabın ilk sayfasına bir şey yazdı:
> Bugün bir el dokundu elime.
Ne tuttu, ne bıraktı.
Sadece… hissettirdi.
O adamı bir daha göreceğini bilmiyordu. Ama görmese bile, o temas… içindeki griye ilk kez mavi bir gölge düşürmüştü.
Ve Elif, fark etmeden bir kıyıya yaklaşmıştı.
İçinde hâlâ fırtına vardı belki…
Ama deniz artık başka bir renge çalıyordu.
---
Ertesi gün Elif, Aslı’yla kahve içmek için Moda’ya indi. Hava griydi, üşüten bir mart sabahı… ama deniz sesi sanki her zamankinden daha yumuşaktı.
Aslı geç kalmıştı. Elif de “Bir tur atayım,” diyerek sahile yürüdü.
Adımları onu, bilmeden, Moda Kitapçısı'nın önüne getirdi.
Dün yaşanan o küçük temas hâlâ ellerindeydi sanki.
Dükkanın vitrinine göz gezdirdi, içeri girmedi bu kez. Sadece durdu.
Sanki içeride hâlâ o adam varmış gibi...
Tam arkasını dönüp gitmek üzereyken, yanından iki kişi geçti. Biri elindeki kahveyi tutuyor, diğeri telefondan heyecanla bir şey anlatıyordu:
“Abi dün podcast'te bahsettiği cümleye takıldım: 'İnsan bazen susmak için yazar.' Ne demek bu?”
Elif'in adımları durdu.
O cümle...
O sesi duymamıştı, ama sanki tanıyordu.
“Kimden bahsediyorsun?” dedi diğeri.
“Arda Mavi. Yeni yeni konuşuluyor. Çok derin yazıyor. Hem blogu var hem de kitapları çıkıyor şimdi. Bayağı etkileyici biriymiş.”
Elif’in kalbi hızlandı.
Arda Mavi.
“Bu kadar mı benzetilir…” diye düşündü.
O mu gerçekten?
---
Eve döndüğünde kendine engel olamadı. Arama çubuğuna yazdı: “Arda Mavi blog”
Sayfa açıldı. Siyah zemin, sade bir yazı tipi, en üstte bir alıntı:
> “Bazı yollar yürünmek için değil, sadece beklemek için vardır.”
Ve en son yazı:
“Rastlantı Diye Bir Şey Yoktur”
Tarihi: Dün.
Elif tıkladı. Yazı başlıyordu:
> "Bazen bir kitapçıda uzanan bir el, yıllardır aradığın cümleden daha çok şey anlatır.
İnsan bazı anları yaşamaz, sadece fark eder.
Ve fark ettiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz."
Elif geri yaslandı.
O an içini bir şey kapladı.
Adını koyamadığı bir... tanıdıklık.
Sanki yıllardır o sesi içten içe duymuş, ama ne suretini görmüş ne kelimelerini.
“Bu o,” dedi sadece. “O.”
Ama hâlâ adı dışında hiçbir şey bilmiyordu.
Ne yaşı, ne geçmişi.
Sadece… o kitapçıdaki teması, o gözleri ve şimdi bu kelimeleri.
---
Aslı o akşam mesaj attı:
“Bak kim yarın Kadıköy’de imza günü yapıyormuş: Arda Mavi. Gelmezsen seni aforoz ederim!”
Elif uzun süre ekrana baktı.
Gidip gitmemek arasında kaldı.
Ama sonra, yavaşça şu cevabı yazdı:
“Belki bir tesadüfe daha izin vermeliyim.”
---
Elif, günün erken saatlerinde kendini yine bir aynaya daha bakarken buldu. Aslı’nın ısrarıyla, bugünün o “tesadüfe” izin vereceği bir gün olduğunu hatırladı. Kadıköy, sabahın hafif sisini üzerinde taşırken, sanki farklı bir dünyanın kapılarını aralıyordu.
İmza günü için düzenlenen etkinlik, eski depoda kurulmuş küçük ama samimi bir kitap standıydı. Duvarda asılı renksiz fotoğraflar, geçmiş zamanların sessiz öykülerini fısıldarken, kalabalığın içindeki konuşmalar –bazıları neşeli, bazıları hüzünlü– sanki bir senfoninin farklı notalarını andırıyordu.
Elif, standın yanında bekleyenlere bakarken, kendi iç sesinde eski acıları ve yeni umutları karışık bir şekilde yankılandı. “Kendime ne oldu? Yıllar önce o mavi dokunuşu hissettiğimde, kalbimdeki kırıkların biraz olsun iyileşeceğini düşlemiştim. Acaba bugün o renk gerçekten değişir mi?” diye mırıldandı.
Anons yapıldı:
“Arda Mavi’yi dinlemeye hazır mısınız? Lütfen sıraya geçin.”
Kalabalıktan bir ses, Elif’e doğru uzandı. Bir an, içindeki eski ritim yeniden çalmaya başladı. Sıranın ilerleyen saatlerinde, Elif kendine sürükleyici bir merakla ilerledi. Her adımda, geçmişin anılarıyla geleceğin olası umutları arasında hafif bir titreşim hissetti.
Standa bekleyenler arasında Arda Mavi nihayet beliriverdi. Farklıydı; önceki karşılaşmada Elif’in zihninde soluk ama bir o kadar da çekici kalan imajı, şimdi canlı, kendinden emin ve özgün bir duruşa bürünmüştü. Üzerinde hafif yıpranmış bir kahverengi mont, gözlerinde ise hem hüzün hem coşku vardı. Kalabalıktan sıyrılarak imza masasına yöneldiğinde, Elif’in kalbinde eski bir şarkı yeniden çalmaya başladı, ama bu sefer tınısında belirgin bir farklılık vardı.(((Hüsnü Arkan nın keder şarkısının nakarat kısmı bu hikaye maviye döner mi??))))
Arda masanın arkasında, sessizce birkaç kelime paylaşıyordu. İmza sırasında, Elif elindeki kitabını gösterirken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. O an, aslında hayatın sürprizlerle dolu olduğunu, her tesadüfin bir şifre gibi açıldığını hissetti.
Arda, Elif’in kitabına adım atıp imzayı attı ve nazik bir tavırla şöyle dedi:
“Bu defa kelimeler, öykünüzün bir parçası olsun. Her kırık, başka bir renge dönüşür; belki maviye...”
Sözcüklerin arasında, Elif’in içinde uzun zamandır bastırılmış hüzün ile umut yeniden harmanlanıyordu. O an, imza için sıraya girmiş herkesin yüzünde benzer bir bekleyiş, farklı duygular okunuyordu.
İmza sonunda kalabalığın dağıldığı anlarda, Elif ve Arda arasında bir tesadüfi iletişim anı yaşandı. Standın köşesinde kısa bir süreliğine göz göze geldiler; bu bakışta geçmişin yükü, geleceğin bilinmezliği ve o mavi dokunuşun vaadi vardı.
Elif, o an fark etti: Yılların ardından, bir dokunuş beklenmedik bir renge dönüştürebilirdi. Bugün, farklılıkların, tesadüflerin ve anların bir araya geldiği bu ortamda, kalbi yeniden çarpmaya başlamıştı.
Kalabalıktan ayrılırken, Elif’in aklında farklı bir fikir belirmişti; artık sadece acıyı değil, umutları da seçebilirdi. Belki de kırıkları tamir etmek için, farklılıkların sunduğu bu renkli dünyaya adım atmak yeterli olacaktı.
---
İmza gününden sonraki akşam, İstanbul sokakları yağmurun hafifçe dokunduğu, ışıkların puslu ve düşünceleri kararttığı bir havaydı. Elif, evine dönerken içi farklı duygularla dolup taşıyordu. Kalabalığın arasından geçip durduğu bir an, Arda’nın gözlerindeki o derin bakışı aklından çıkaramadı. Yüzündeki nazik tebessüm, sanki bir davet gibiydi; yine de aklındaki eski yaraların izleri, hâlâ hafifçe sızıyordu.
Evinde, loş ışık altında otururken, zihninde yankılanan sesler arasında eski anılar canlandı. Deniz’in soğuk veda sözcükleri, Okan’ın umut dolu ama dağılmış hayalleri… Her biri, bir zamanlar kalbinin kırık parçaları olarak yer etmişti. O eski yaraların üzerine yeniden bir şey ekleniyor mu, diye kendine soruyordu.
Bir yandan Arda’nın nazik sözleri, “Her kırık, başka bir renge dönüşür; belki maviye…” yankılanırken, diğer yandan “Ben bir daha aşık olamam” sözü aklının derinliklerinde inatla çınlıyordu. Elif; aklıyla kalbi arasında bir çekişme yaşamaktaydı:
Belki de kırıklarını onaran, eskisinden daha güçlü kılacak bir dokunuş, bir başlangıç vardı. Arda’nın, o anki saf ve içten yaklaşımı, yorgun kalbinde saklı kalan küçük bir umut ışığı gibi parlıyordu.
Ama geçmiş, acı defterini tek tek saymaktaydı. Her seferinde kalbine saplanan yaralar, “Bir daha sevmem” diyen inatçı bir fısıltı bırakıyordu.
Elif, koltuğunda oturmuş, pencerenin önüne eğildiğinde yağmur damlalarının camdaki izleriyle benzeşen düşünceleri arasında kayboldu. Pencereden dışarıya baktığında, şehrin her köşesinde kendini arayan, belki de arayan birçok insanın silüetini görüyordu. Ancak kendisi, uzun zamandır kaybolmuş bir parça gibi, hem geçmişini hem de geleceğini sorguluyordu.
Bir yandan, “Neden yeniden deneyeyim?” diye iç geçirdi. Kalbi, yaraların hala taze olduğunu, acının bıraktığı izlerin silinmediğini söylüyordu. Geçmişin gölgeleri, her adımını takip ediyordu. Öte yandan, uzun süredir bastırdığı bir ses yükseldi: “Belki de en beklenmedik anda, en küçük dokunuş en büyük iyileşmeyi getirir.”
Düşünceleriyle boğuşurken, eski bir defteri eline aldı. İçine satır satır döktüğü düşünceler, acılar ve umutlar vardı. Fırçasını aradığı bir ressam gibi, kalemi de yeniden eline almak istemişti. Ama kelimeler çıkmakta zorlanıyordu; çünkü belki de acının dili, yetmediği kadar kırgındı.
O akşam, yatmadan önce, uzun süre boyunca gözlerini kapalı tutup derin düşüncelere daldı. “Aşk,” diye mırıldandı kendi kendine, “Acıyı, umutla harmanlayan, kırık kalpleri onaran tek gerçek... Aşk maviye dönebilir mi?”
Bu soru, gecenin sessizliğinde yankılandı. Gözlerini yeniden açtığında, belki de bir cevap arıyordu; ya da belki de sorusuyla bile baş başaydı. Artık, içindeki bu kararsızlık ve çatışma bir dönüm noktasına işaret ediyordu. Kendine, “Belki yarın yeni bir gün, belki de o mavi renk… içimde ufak bir çiçek gibi filizlenir,” diyerek hafif bir umut ışığı yakmıştı.
Ve böylece Elif, geçmişin yüklerini biraz daha bırakarak, yarına dair minik bir istekle uykuya daldı. O gece, karanlıkta parlayan bir nokta gibi, içindeki maviye giden yolun başlangıcını hissediyordu. Kendiyle yüzleşmenin eşiğinde, kırık kalbinin yeniden birleşmesi, zamanla iyileşmesi için minnetle ve hafif bir umutla uykuya teslim oldu.