Nera Koral anlatıyor…
🔅
Onun arkasından bakarken kalbimde korku yoktu. Merak vardı. Ve tuhaf bir tanıdıklık…
“Benimle, benim için çalışmanı istiyorum” dedi.
Bu cümle kulağımda yankılanıp durdu.
Ne “öldür” dedi.
Ne “suç” dedi.
Ne de “katil” kelimesini kullandı.
Ama ben ne demek istediğini anladım.
Kimse anlamadan yaptığım bu iş için beni seçiyordu. Ne yaptıracağını anlamak için çok zeki olmaya gerek de yoktu. Belki de katil katili artık tanıyordu.
Ama nasıl anlamıştı? Daha önce hiç görmediğim, bu evin kapısından bile girmemiş bu adam nasıl oldu da anlamıştı? Acaba başka bir şey mi kastetmişti? Hemen balık gibi atlamıştım. Yanılıyorsunuz dedim adama. Neyi biliyorsunuz anlamadım demem gerekiyordu. Resmen kendi ağzımla yakalandım.
O gün eve döndüğümde, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Halam hâlâ ağlıyordu. Ev hâlâ yas kokuyordu. Ama benim içimde yas bitmişti. Yerini bir farkındalık almıştı. Ben sadece kurtulmamıştım. Fark edilmiştim.
Bu, sandığımdan daha ağır bir duyguydu.
O adam beni tehdit etmedi.
Şantaj yapmadı.
Beni korkutmaya çalışmadı.
Beni seçti.
Ve insan seçildiğini anladığında, kendine başka gözlerle bakıyor.
O gece aynanın karşısına geçtim. Uzun uzun baktım. Yüzümde bir değişiklik yoktu. Gözlerimde de. Ama ben artık aynı kişi değildim. Çünkü biri, benim yaptığım şeyi “yanlış” diye adlandırmamıştı. Aksine, bunu bir yetenek gibi görmüştü.
Bundan sonraki hayatımda beni ne bekliyor, bu adamla iletişimim artık nasıl olacak kesinlikle bilmiyordum. Düşüncelerim beynimi fareler gibi kemirirken uyuyakalmışım. Hem günlerdir cenaze yorgunluğu hem de üzerimdeki stres derken vücudum resmen iflas etmişti artık.
Sabaha kadar rüyamda o koyu takım elbiseli adamı ve beni tehdit etmelerini gördüm. Rüyamda o adam da kimseye söylememe karşılığında bana tecavüz ediyordu. Acım bitmemiş katlanarak artmış gibi yüreğim ağrıyordu uyandığımda.
Kendimi direkt duşa attım ve soğuk bir su ile duş aldım. Yaşadıklarım hiç kolay şeyler değildi ve kendime gelmem gerekiyordu artık. Kimseye hiçbir şey hissettirmeden yaşamaya devam etmem gerekiyordu. Senin yaptığını biliyorum diyen adamı da artık beklemekten başka hiçbir şansım yoktu. Elbet gelecekti. Elbet konuşacaktı. Amacı birine söylemek değildi öyle olsa çoktan yapardı. O konuda da içimi rahatlatıp duştan çıktım. Hazırlanıp normal bir günmüş gibi okula gittim.
On beş gün böyle geçti. Herkes yeni hayatına alışmış ve aşırı dozdan ölen kuzenim bile neredeyse unutulmuştu. Ben her gün o adamın gelmesini bekledim ama on beş gün geçince de umudu kesip herhalde vazgeçti bu işten kurtuldum diye düşünmüştüm.
Bir çarşamba günüydü…
Her zamanki gibi okuldan çıktım ve eve doğru yürümeye başladım. Kış ayları olduğu için ağzımı bile atkı ile sarmış yüzüme vuran tipiden zor yürüyordum. Yanımda siyah bir araba durdu. Camdan içeriye baktım ama görünmüyordu. Arka kapı açıldı ve o koyu takım elbiseli adam benim binmem için diğer tarafa kaydı.
Artık düşünmekten kafayı yediğim için ne oluyorsa olsun mantığı ile arabaya bindim. Neredeyse 1 saat süren yolculuk boyunca hiç konuşmadık. O bana bir şey söylemeyince ben de söylemedim. Artık çok uzun zaman olunca dayanamadım ve “Nereye gidiyoruz söylemeyecek misiniz?” dedim.
“Beş dakika daha sabret geldik neredeyse” dedi ve yine sustuk.
Geniş bir bahçe kapısı olan boğaz manzaralı bir villanın önünde durduk. Ne olacağını daha da merak etmeme rağmen sessizliğime hakim oldum. İnince hızlı hızlı yürüyen o adamı takip edip bir odaya çıktık.
“Bu odada beklemen gerekiyor. Patron birazdan gelecek” deyip çıktı.
Patron kimdi?
Benim burada ne işim vardı?
Başıma ne gelecekti?
Gibi gibi bir sürü sorunun içinde boğulurken odaya 50-55 yaşlarında, ak saçlı, iri kemikli ve yapılı bir adam girdi. Hiçbir yere oturamamıştım odanın ortasında öyle lale gibi duruyordum zaten. Birkaç adımda yanıma geldi ve elini uzattı;
“Merhaba Nazlı, ben Kürşat” dedi.
Adımı biliyordu.
Ben ne diyorum ya, adam öldürdüğümü bile biliyordu. Adımı nasıl bilmesin?
Ben de elimi uzattım ve tokalaştık. Karşılıklı koltuklara oturduk ve bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Hayır dedim. Direkt konuya girelim de karnımın ağrısı bitsin istedim çünkü.
Söze Kürşat Bey başladı;
“Gözlerindeki merakın farkındayım. Bütün merakını gidereceğim” dedi. Ben yüzünde onu sorgular bakışlarımı gezdirmeye devam ettim. Başımı evet anlamında birkaç kez aşağı yukarı salladım ve o da koltuğa biraz daha rahat oturup anlatmaya başladı.
“Harun…” dedi. Nefes alışverişim değişti ama belli etmemek için ben de koltuğumda kıpırdandım.
Kürşat Bey;
“Sana vücut dili dersi vermemiz gerekecek. Geri kalan her şey var. Zeka, cesaret, azim, plan, bekleme ve korkusuzluk… Hepsi sende fazlası ile mevcut. Ama vücut dilin her şeyi ele veriyor. Bunu çözmemiz gerekiyor. Aslında sen anne ve babası gözünün ölmüş bir çocuksun tepkilerini de kontrol edebilmen gerekiyor ama çözemeyeceğimiz bir şey değil” dedi.
Annemin konuya dahil olması ile daha fazla huzursuzlandım ve;
“Bel altı konulara girmeden konuşmayı severim. Ne diyecekseniz bir an önce deseniz mi?” dedim.
Kürşat Bey;
“Ooooo… Süpeeer… İşte aradığım cesaret” dedi. Kalktı ve yerine gelen keyfini bir sigara yakıp kutladı. Sonra benimle konuşmaya devam etti;
“Harun’u öldürenin sen olduğunu biliyorum. Aşık olmuştu mal sana. Çok yakın arkadaşına gidip gelip seni anlatıyormuş. Tamam Harun salak bir çocuktu ama asla aşırı doz alacak biri değildi. Buna polisi, savcısı, hakimi inanabilir ama ben asla inanmam. Çünkü korkak, çok korkak biriydi. İlk dozlarını damardan vereceği zaman kendine ağlayarak iğne yapıyordu. Seninle olan sevişmeleri de ailesine ya da başkasına söyleyememe sebebi de o korkaklığı zaten” dedikten sonra sigarasından derin bir nefes aldı ve aheste aheste havaya bıraktı zehrini. Devam etti;
“Şimdi cinayeti düşünelim… Bu Harun aşırı dozu ne zaman alıyor? Gece saat 3-4 gibi. O saatte nerede? Evde. Bunu ailesinden biri yapmayacağına göre her gece zorla altına aldığı kadın dışında biri kalıyor mu? Hayır!”
Derin nefesler alıp verdim. Tamam beni biliyordu. Ama benden ne istiyordu?
Kürşat Bey sustu.
Sigaranın ucundaki kül uzadı, düştü. Sanki bunu özellikle beklemişti.
“Benden ne istiyorsunuz?” dedim sonunda. Sesim sandığımdan daha sakindi.
Gülümsedi. Bu kez memnun bir gülümsemeydi.
“Bunu sorman iyi” dedi. “Demek ki hâlâ seçeneklerin olduğunu sanıyorsun.”
Ayağa kalktı. Odanın içinde ağır ağır dolaşmaya başladı. Kendinden emin adımlar… Bir odayı değil, bir sahayı gezer gibiydi.
“Bak Nazlı” dedi, adımı bilerek tekrar vurgulayarak. “Herkes öldürebilir. Sinir krizi geçiren de öldürür. Kıskanç olan da. Sarhoş olan da. Ama herkes bekleyemez.” Durdu. Tam karşımda ve devam etti.
“Sen bekledin.” Konuşmaya devam ederken sesi yükselmedi. Aksine daha da alçaldı.
“On yıl” dedi. “On yıl boyunca aynı evde yaşayıp, aynı korkuyla uyuyup, doğru anı kolladın. Bu bir refleks değil. Bu bir kapasite.”
İçimde bir şey kıpırdadı. İtiraz etmek istedim. Ama kelimelerim yoktu.
“Yaşın da tam bu yüzden önemli,” diye devam etti. “Henüz şekilleniyorsun. Korkunun seni ezmediği ama tamamen de terk etmediği bir yaştasın. Cesaret dediğimiz şey korkunun yokluğu değildir. Korkuya rağmen karar verebilmektir.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Anne ve babanı gözlerinin önünde kaybetmiş bir çocuksun sen” dedi. “Çoğu insan bu noktada dağılır. Sen dağılmamışsın. İçine toplamışsın. Bu çok nadir bir şey.”
Yutkundum.
Bu bir övgü değildi.
Bir teşhisti.
Sonra ömrüm boyunca unutmayacağım o ilk iş teklifim geldi işte;
“Ben seri katil yetiştirmiyorum” dedi.
“Ben, zaten olanı doğru yere yönlendiriyorum.”
Masaya eğildi. Avuçlarını yüzeye bastı.
“Dünya kirli bir yer” dedi. “Ve bu kir her zaman görünür olmuyor. Sen bunu çok erken yaşta öğrenmişsin. Devlet geç kalır. Adalet eksik kalır. İnsanlar susar. Ama bazıları susmaz.”
Gözlerimin içine baktı.
“Sen onlardan birisin.”
Kalbim hızlı atmaya başladı ama bu korkudan değildi. Tanınmanın verdiği o tehlikeli sıcaklıktandı.
“Ben senden itaat istemiyorum” dedi. “Ben senden düşünmeni istiyorum. Planlamanı. Seçmeni. Kontrolü elinde tutmanı.”
Sonra ilk kez açık bir cümle kurdu:
“Benimle çalışırsan, yalnız olmayacaksın. Benimle çalışırsan şimdiye kadar yalnız olduğun hayatında çok güçlü ve her imkanın sağlanmış olarak devam edeceksin. Eğer benimle çalışırsan senden alınan her şeyin hesabını sorabileceksin” dedi.
Bu bir tehdit değildi. Bir gerçekti. Koltuğuma yaslandım.
“Ya hayır dersem?” diye sordum.
Kürşat Bey gülümsedi. Bu kez gerçekten.
“Hayır diyeceğini sanmıyorum” dedi. “Çünkü sen artık eski hayatına sığmıyorsun.”
Ceketini ilikledi.
“Bugün bir karar vermeni istemiyorum” dedi. “Ama şunu bilmeni istiyorum: Sen bir istisna değilsin. Sen bir başlangıçsın.”
Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Seri katil olmak” dedi, “öldürmekle başlamaz. Kabul etmekle başlar.”
Kapı kapandı.
O an anladım…
Bu bir teklif değildi.
Bu, çoktan verilmiş bir kararın bana açıklanmasıydı.