Nera Koral anlatıyor…
🔅
Sonra bir gece kötülük değil ben kazandım.
Sonra bir gece ben, en büyük sorunumu ortadan kaldırdım.
O gecenin detaylarını hatırlamıyorum. Ya da belki hatırlamak istemiyorum. Belki de hatırlıyorum ama asla tekrar düşünüp tekrar dillendirmiyorum. Bazı anlar vardır; insan onları zihninin en karanlık yerine kilitler. Ben de öyle yaptım. Çünkü önemli olan nasıl olduğu değildi. Önemli olan, artık bitmiş olmasıydı.
Sabah olduğunda ev yine sessizdi. Ama bu kez farklıydı. Tehdit barındırmayan, üzerime çöküp nefesimi kesmeyen bir sessizlikti. İlk kez korkmadan uyandım. İlk kez kapı gıcırdadığında irkilmedim. Ben gece birini öldürmüştüm ve bu öldürdüğüm kişi altına yattığım, pis nefesini hep üzerimde hissettiğim tanıdığım biriydi. Ama ben mutlu uyandım. Ben, annem bu hayattan gittiğinden beri ilk defa kalbimde bir ağırlık olmadan uyandım.
Evet bu hayat bana bunu yaptı…
Ben bir gece bir insan evladını öldürdüm ve sabahına mutlu uyandım.
Ben…
Balkondaki böceği aşağı iteklemeyen, peçete ile alıp dışarı indiren ben…
Ben evlattım, öksüz bırakıldım.
Ben çocuktum, kadın yapıldım.
Ben bir gecede insandım, katil oldum.
Ben her gece bir yatakta ölüyordum. Bir gece öldüren oldum. Bir daha kendim ölmeyeyim diye. Benimkisi şimdi nefsi müdafaa mı? Katillik mi? Ben şimdi iyi tarafta mıyım kötü tarafta mı?
Ben duygularım içerisinde can çekişiyorken halamın feryat figanları evin bütün duvarlarında yankılandı. Bir tek o acı çekti, bir tek o üzüldü sanki gerçekten. Geri kalan herkes; “zaten kayıp biriydi”, “talihsiz bir son” dedi. Arkasından sık sık zaten “sorunlu” biri olduğu söylendi.
Kimse bana bir şey sormadı.
Kimse şüphelenmedi.
Kimse bakmadı.
Çünkü ben o şerefsiz ile muhatap bile olmayan, henüz on yedi yaşında, liseye giden ve herkesin gözünde çok sessiz, boynu bükük hem yetim hem öksüz bir kızdım.
Her şey benim istediğim daha doğrusu planladığım gibi ilerledi. Deliler gibi mutlu olmam gerekirken evin taziye havasına uygun olarak üzülüyor gibi yaptım.
Ev günlerce kalabalıktı. Ama o kalabalık, bir evi dolduran türden değildi; duvarlara çarpıp geri dönen, soğuk bir kalabalıktı. Sandalyeler çekildi, çaylar dağıtıldı, başlar sallandı. Herkes konuştu ama kimse gerçekten bir şey söylemedi.
Halam ağladı.
Yüksek sesle, kesik kesik.
Acısı gerçekti ama yalnızdı.
Kardeşleri suskundu. Arkadaşları neredeyse yoktu. Gelen gidenler, daha çok halam içindi. “Anne yüreği,” dediler. “Evlat acısı.” Kimse kaybedilenin kim olduğunu sormadı. Zaten bilenler de sormaya gerek duymadı.
Ben köşede durdum. Siyah elbisemin içinde daha da küçülmüş gibiydim. Gözlerim yerdeydi. Kimseye bakmadım. Bakmam gerekmedi. Çünkü herkes beni görmek istediği gibi görüyordu:
Sessiz.
Kırılgan.
Masum.
Taziyeye gelenlerden bazıları benim de başımı okşuyordu. “Yazık,” dediler. “Çok şey gördü bu çocuk da.” Kimse “nasıl başardın?” demedi. Kimse “nasıl dayandın?” da demedi. İnsanlar acıyı anlamak değil, paketlemek ister.
Bir haftanın sonuna doğru artık kalabalık biraz azalmıştı. Evdeki sesler kısıldı. İşte o zaman fark ettim onu.
Takım elbiseli bir adamdı. Siyah değil; koyu gri. Yas tutan biri gibi durmuyordu. Eli cebindeydi. Etrafı süzmüyordu. Odaya bakmıyordu. Sanki buraya ait değilmiş gibiydi. Ya da fazlasıyla ait.
Bakışlarımız bir anlığına kesişti.
Gözlerini kaçırmadı.
Uzun sayılabilecek bir süre dik dik baktıktan sonra ben kaçırdım bakışlarımı. Asla korktuğum için değil ama biri görür de yanlış anlar diye…
Ertesi gün aynı adamı tekrar gördüm. Acaba her gün gelmişti de ben mi fark etmemiştim?
Acaba fark edilecek miyim, ben olduğum anlaşılacak mı diye düşünmekten kimseyi fark etmiyordum ki…
Sorguya gelen polislere ve savcıya da hep aynı şeyi söylemiştim.
“Ben zaten çok görmüyordum rahmetliyi. Gece eve geç gelir, gündüz hemen hemen hiç evde olmazdı. Kullandığı maddeleri bile bilmiyorum öldükten sonra öğrendim öyle bir insan olduğunu. Benim babam annemi öldürdü. O yüzden halamlarla yaşıyorum ve benim derdim bana yetiyor. Onların aile meselesine hiç karıştığım olmamıştır. 10 yıldır o evde kurduğum cümle sayısı bile 100’ü geçmez. O yüzden kimse de benimle konuşmadı hiçbir şey bilmiyordum” dedim ifadelerimde.
“Bana tecavüz etti. Benim annem ölmüştü. Ben acıdan kıvrılıyordum ama beni taciz etmelerine katlandım. Bana dokunmasından tiksinsem de asla üzerine kusmadım mesela” demek istedim ama diyemedim. Desem ne olacaktı? O insan ziyanı mezar ile ödüllendirilirken, ben tüm çektiklerime ödül olarak hapse girecektim. İnsandan sayılacaktı. Cinayet denilecekti.
Kesinlikle cinayet değildi. Dünyanın kurtuluşuydu. Ama bunu devlete anlatabilecek gibi değildim.
Ben yine beynimde o şerefsizi infaz ediyordum ki koyu takım elbiseli adamın kaş göz ile beni dışarıya çağırdığını fark ettim. Şaşırdım. Ama merakıma engel olamadığım için peşinden gittim.
Bahçenin bir köşesine geçmiş ellerini pantolonun cebine atmış minik voltalar atarak beni bekliyordu. İyice yaklaştıktan sonra anlamaz bir ifade ile yüzüne baktım.
İki adımda bana iyice yaklaştı. Eğilmedi. Fısıldamadı. Sesi sakindi. Fazla sakindi.
“Senin yaptığını biliyorum,” dedi.
Kalbim hızlanmadı. Ellerim titremedi. Çünkü bazı cümleler insanı korkutmaz. Sadece doğrular.
Başımı kaldırıp ona baktım. İlk kez bir yetişkin bana yukarıdan bakmıyordu. Ne acıyarak ne yargılayarak. İnceler gibi… ama suçlar gibi değil.
“Yanılıyorsunuz,” dedim. Sesim, olması gerektiği gibiydi. Düz. Çocuksu. Savunmasız.
Adam gülümsedi. Ama bu bir zafer gülümsemesi değildi. Daha çok, beklediği cevabı almış birinin ifadesiydi.
“Yanılmıyorum,” dedi. “Ama korkma. Burada kimseye bir şey söylemeye gelmedim.”
Bir adım geri çekildi. Ceketinin düğmesini ilikledi. Gitmeden önce, son bir kez bana baktı.
“Bazı insanlar,” dedi, “yaşadıklarından sonra susarak yok olur. Bazılarıysa sessizce dönüşür. Sen ikinci gruptansın.”
Sonra yürümeye başladı. Ya burada kalıp içim içimi yiyerek korku ile bekleyecektim ya da şimdi hemen peşinden gidip ne demek istediğini soracaktım.
İkincisini yaptım. Koşar adım ilerleyip kolundan tuttum ve önüne geçtim.
“Neden?” dedim. Nefesimi toparlayıp devam ettim.
“Neden kimseye söylemeyeceksin? Ne istiyorsun benden?”
Kolunu çekti önce. Sonra ceketini düzeltti ve yine aynı sakinlikte konuştu.
“Benimle, benim için çalışmanı istiyorum” dedi. Benim şaşırıp donup kalmamı fırsat bilerek sağ tarafıma geçip hızlı hızlı adımlayarak uzaklaştı.