📍Bu kitapta okuduğunuz her şey hayal ürünüdür. Gerçek hayatta ki kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur...
Şifa çadırından çıkmıştı Günyeli. Her gün sabah erkenden gelir sağlıkçılara yardım eder işi bitince de evine dönerdi. Sözde bu çadır asker için kurulmuştu ama Günyeli daha bir tane bile asker görmedi orada. Oysa dağlar gümbür gümbürdü bazen. Sınırın sıfır noktasında ara sıra çatışma çıkıyordu.
"Geç oldu Hanımağam."
"Olmaz bir şey Rüstem, gidelim hadi."
Kapısını açtığında yerine oturdu kadın. Şoför Rüstem de yerini alınca usul usul çıktılar yola. Koca koca kayalık dağların arasında geçiyorlardı. Rüstem'in kanı çekiliyordu buralarda.
Kollarını bağlamış dağları izliyordu Günyeli. Kolunda ki saatine baktı sonra, o kadar da geç değildi. Bir hayli zaman sonra araba yavaşlayarak durdu. Günyeli başını çevirip baktığında jandarmaları gördü. Bir tanesi arabanın camına eğilip içeriye baktı.
"Kimsiniz?"
"Destur de asker, Mahzun Ağanın hanımı var arabada görmüyor musun?"
Adam arkaya tekrar baktığında kadın sadece başını indirip kaldırdı.
"Açın hele yolu."
"Rüstem!" dedi Günyeli. "Saygılı ol."
"Bırak Hanımağam biz bilmiyoruz sanki bunları."
"Al bu adamı, ne biliyor öğrenelim" dedi asker. İki asker arabaya gelirken Günyeli arabadan indi.
"Çavuşum!" diyerek yanına vardı. "Siz onun kusuruna bakmayın, densizdir biraz. Ben onu adına özür dilerim."
"Devam edin siz."
"Araba sürmeyi bilmiyorum."
"Tamam, oğlum hanımefendiyi götürün."
"Tamam" dedi Günyeli. "Biliyorum ama yani şoförümü bıraksanız."
"Ne ima etti merak ediyorum. Biz öğrenelim arkadaşın ne bildiğini, yollarız."
Selektörle arkaya döndüler. Gelen Mahzun Ağa'ydı. Onun için geç olmuş olmalı ki karısına bakmaya çıkmıştı.
"Hayırdır asker!"
"Mahzun" dedi Günyeli.
"Arabaya geç."
"Mah-"
"Geç arabaya!" dediğinde Günyeli çaresiz gitmek zorunda kaldı. Mahzun askerin üstüne yürüdü. "Bir sıkıntı mı var asker?"
"Adamını eğitmemişsin ağa, askerle nasıl konuşacağını bilmiyor."
"Ben ona öğretirim."
"Sen zahmet etme, biz öğretir yollarız."
"Öyle olsun asker. Hayırlı görevler."
"Sağ ol."
Mahzun burnundan soluyarak arabasına bindi. Günyeli kimseyle göz teması kurmadan yola bakarken gaza yükledi kocası.
Eve varana kadar hiçbir şey söylemedi ama konağa girip odaya çıkan karısının peşinden gitti. Odaya girer girmez kadını ense kökünden yakaladı. Kadını kendine çekip çenesini de tuttuğunda mavi gözlerinde korkuyu aradı.
"Bir daha askerle konuştuğunu duyar ya da görürsem dilini keserim Günyeli."
Hiç tepki vermeyen karısının yüzüne baktı uzunca. Çenesinde ki elini gevşetti.
"Soyun" dedi. Günyeli'nin adamı tahrik eden bir hali vardı. Hiçbir şey yapmasa da böyle bakıyor, adamı hüküm istediğiyle dolduruyordu. Çünkü Mahzun ona ne yaparsa asla erkek gibi hissetmiyordu. Sadece birlikte olurken yapıyordu bunu. Günyeli bir tek o zaman tepki veriyordu, o da başını çevirmek.
"Aybaşı oldum" dediğinde kadını iterek bıraktı. Günyeli sendeleyerek dengesini bulduğunda yatağın diğer tarafına geçip oturdu. Çoraplarını çıkarıyordu. İlaç kokuyor olabilirdi.
"Anam evlenmemi istiyor. Torun istiyorlar."
Yatağa oturdu, karısıyla sırt sırta duruyordu.
"Gitmek istersen git, yoksa üstüne kuma alacağım."
"Evleneceksin yani?"
"Bir duvarla evliymiş gibiyim Günyeli. Sen ne koca bilirsin, ne sevmeyi bilirsin, ne ağlamayı bilirsin, ne korkuyu bilirsin. İnsan değilsin, kocana nasıl davranacağını bir türlü öğrenemedin. Çocuk da doğuramadın. Tek bildiğin ot, çiçek, böcek. Erkek gibi hissetmiyorum yanında. O yüzden evet evleneceğim. Sende git, çok uzağa ama. "
Derin bir nefes aldı Günyeli.
" Benim gidecek yerim yok biliyorsun. "
" Bulursun. "
" Bulamam Mahzun, kimseyle konuşamam, para tutamam, yol bilmem iz bilmem. "
" Üstüne kuma alacağım diyorum. "
" Al. Ben aşağıya inerim, hiç gözüne batmam, işine karışmam, huzursuzluk çıkarmam. Yeter ki düzenimi bozma, beni evden gönderme."
" Hanımağa da olmayacaksın. "
" Kabul. "
" Canım isteyince odana girerim. "
" Bunu kabul etmem. Odama gireceksen Hanımağalığıma dokunmayacaksın. "
" Yeni gelin Hanımağa olacak diyor anam, hele de çocuk verirse kesin olacak diyor. "
" Tamam işte, karın o olacak. Onu canın istesin."
" İyi ya madem. Dediğin gibi olsun. On para vermem, çalışır kazanırsın. "
" Tamam. "
" Saygısızlık istemem, nerde duracağını bil. "
" Tamam. "
" Taşın bu akşam, biz istemeye gideceğiz. "
Günyeli bu konuşmadan sonra dolaptan eşyalarını çıkarmaya başladı. Bir daha kocasının sunduğun saltanatı yaşamayacağını biliyordu. Saygı ve hürmet de bitecekti. Şoförü olmayacaktı, araba onu istediği yere götürmeyecekti. Şifacılıktan başka bir iş bilmezdi, onu yaparak kendine bakardı ama bir hizmetçiden farkı olmayacaktı.
Giriş hatta boş odaya taşındı. Küçücük bir oda. Ev ahalisi kız istemeye giderken o eşyalarınının tamamını indirip odasına yerleşti.
Saatler sonra döndüler. Kızı vermişlerdi. Bir hafta içinde de gelini almaya gideceklerdi. Büyük Hanım zaten Günyeli'nin çocuğu olmuyor diye sinir olurken, üstüne yeni gelini gelecek diğer gelinin odasını Günyeli'ye hazırlattı.
Aynı gün taktı kadını peşine alışverişe götürdü yeni gelin için. Zamanında ona yapmadığı ne varsa hepsini yeni geline yapıyordu. Gelecek olan kızı daha eve gelmeden arşa çıkarıyordu.
"Boy boy torun verecek bana" diyor, kasım kasım kasılıyordu. Havasından nefes alınmıyordu. Günyeli sabırlı bir kadındı. Hani peygamber sabrı derler ya, öyle işte.
Konakta padişahın kızını gelin almışlar gibi bir heyecan vardı. Hummalı bir hazırlık. Günyeli'nin elini çekmesine izin vermemekle birlikte kocasının gelin yatağını bile yaptırdılar.
Günler geçti gitti. Nihayetin her şey durdu, yarın olunca da gelini alacaklardı. Gece saat on iki. Günyeli uyuyamıyordu, hiç uyuyamazdı düşünmekten. Gözünü kapatınca bombalar patlar ailesini yeniden yeniden koparırdı ondan. Yürek sızı uyutmazdı.
Kapısı açılmak için kolu bastırılınca doğruldu.
"Günyeli!" Kocasının sesiyle ayağa kalkıp kapıya gitti. Kilidi çekip kapıyı açtı. Onun kara gölgesi üstüne serilince neden geldiğini biliyordu. Kapıyı bırakıp geri döndü. Yatağına uzandı boylu boyunca. Kapıyı kapatan adam üstünü çıkararak kadının üstüne serildi.
Günyeli öpüşmekten hoşlanmazdı, bu midesini bulandırır, günlerce kustururdu. O yüzden kocası onu evlilik hayatları boyunca sadece bir kere öptü, o da ilk gece. Adamın hayvanvari nefesleri boynundaydı. Eli göğsünü sıkıyordu. Kadının yıllar geçse de güzelliğini koruyan bedeniyle birleşmenin hissi bile adamı deliye döndürüyordu.
Sakalları tenini yırtarcasına geçerken gözleri yumarak başını öteye döndü. Kadının geceliğinin içinde ki çamaşırı yırtıp atarken bir an önce içinde kaybolmaktı niyeti. Ona hiç karşı koymadı Günyeli, çünkü bunu bir kere yapacak olduğunda karşılığında yediği dayaktan günlerce yatmıştı. Bakan olmadı.
Ölmeyi bekledi ama almayan Allah almıyordu canı. O iyileşip ayağa kalktı ve kaderine razı oldu. Her gün. Şimdi olduğu gibi.
İçine gömülen adamın sertliği yine can yakıcıydı. Sadece kendi alacağı zevki düşünen hayvanın tekiydi Mahzun. Gelene olan geline de bu olacaktı işte. Günyeli bu yüzden razı oldu. Bir daha olmayacaktı, sondu bu. Bitecekti ve bir daha bunu yaşamak zorunda kalmayacaktı. Bunun için bile bu evde hizmetçi olmaya razıydı.
Kısa sürede gönlünü doyuran adam üstünden kalkınca rahat bir nefes aldı.
"Allah belanı versin" dedi yine. Her ilişki sonrası kadının bir yastıktan farkı olmadığını fark ederek. Odadan çıkıp giderken Günyeli kalkıp odasının küçücük banyosunda, buz gibi suyla yıkandı. Arındı bu eziyetten son defa. Bir daha bu kadar acımayacaktı.
Ertesi gün evden ayrıldı. Gelin gelecekti. Kendini dağların derinliklerine götürüp yabani otların arasında kaybolup gitti. Sepetine bir sürü yeni bitki ekledi.
Saatlerce orada her şeyden bir haberdi ama akşam olurken geri dönme yolunu tuttu. Konağa yaklaşırken her şeyin bittiğini gördü. Konağa girdiğinde herkes odasına çekilmişti. Gözleri Mahzun'un odasının kapısına gitti. Kapı kapalı, perdeleri çekiliydi. Başını önüne döndürüp yürüdü. Odasına girdi. Üstünü değiştirdi. Mavi bir elbise giyip saçlarını taradı. Konağın kapısı sesini duydu, bugün gelen giden olmazdı oysa.
"Hanımağam" dedi yardımcı kız kapının dışından. Gidip kapıyı açtı. "Hekimin kahyası geldi."
Kızın yanında geçip kapıya gitti.
"Hayırdır kahya?"
"Bir yaralı getirdiler Hanımağam, hekim şehre gitti. Adam öldü ölecek."
"Tamam."
Odasından bir siyah örtüyle sepetini aldı. Konaktan çıkıp kahyanın arabasına bindi. Örtüyü başından aşağı kapayıp kendini gizledi. Böylece dağın yamacında ki şifa çadırına giden yolda sessizdi her zaman ki gibi.
Askerler durdurdu yine. Kısa bir kontrolden geçip yollarına devam ettiler. Çadıra ulaşınca içeriye girdi Günyeli. Bir adam yüzü koyun yatıyor, her yerinden kanlar akıyordu. Yüksek ihtimalle kan kaybından ölecekti.
"Bomba patlamış Hanımağam."
Adamın arka yüzü yanmıştı.
"Bana sıcak su gerek kahya."
"Getiriyorum."
Adamın yanına vardığında bir makas aldı eline. Kıyafetini keserek iki yana ayırdı. Başında topuklarına kadar dayanılmaz yaraları vardı. Ona bir morfin yaptı, sonra yaraları temiz bezlerle temizlemeye başladı. Bazı yaralar neredeyse kemiğini gösteriyordu. Şarapnel parçalarını alıyordu bir bir. Öyle dikkatli yapıyordu ki işini her biri bir diğerini takip ediyordu.
Sıcak suyla koydu iğneyi, makası ve cımbızı. Kan akmasın diye bastırdığı bezleri sırayla alarak dikim işlemini gerçekleştirip kapattı. Neredeyse mumyaya dönen adamın nefeslerini dinledi. Nabzı yok denecek kadar azdı. Gereğini yapmıştı, bundan sonrası takdiri ilahiydi.
Serum takmıştı içi ağır ilaç dolu. Bu hissetmesine engel olurdu.
"Kimmiş bu adam?" diye sordu kahyaya.
"Ben bilmem ki. Köylü getirdi."
Başını salladı. Yapacak bir şey yoktu evine döndü. Sabah onun için gelecekti.
Kahvaltı hazırlığına yardım ediyordu. Kendi burada oturmayacaktı artık. Ev haklı yavaş yavaş bir araya toplanırken büyük hanımın keyfine diyecek yoktu. Mahzun ve yeni karısı girdi salona. Günyeli kızla göz göze gelince yine tepkisizdi ama gelin aşağılık bakışlar atarak sırıttı. Günyeli anladı ki kız çoktan havaya girmişti.
"Afiyet olsun."
"Otursana Günyeli" dedi Mahzun.
"Ne münasebet" diye çıkıştı büyük hanım. "O kim oluyor da gelinimle aynı masaya oturacak."
"Ana! Bir hafta önce bu kız vardı masada."
"Bir hafta önceydi o."
"Şifaya gideceğim ağam."
"Kolay gelsin."
Ve o günden sonra her gün gitti şifa çadırına. Orayı seviyordu, orada olmaktan mutluydu. Başka gidecek bir yeri yoktu ki. Sabah ölür diye tahmin edilen adam günlerce yaşadı. Dikişler tuttu, yaralar kurudu, dikişler alındı, merhem şifası başladı ama adam yaşamasına rağmen uyanmadı. Artık sırtının üstüne dönebilirdi.
"Döndürelim kahya."
Adamın sırtının üstüne döndürürken başını tutuyordu. Adam gözleri açtı. İki pamuk gibi el yüzünü tutuyordu. Saçları çenesine değiyor, buram buram çiçek kokuyordu. Tekrar yumdu gözlerini.
Günyeli bir şey fark etti ve kahyaya baktı. O görmeden adamın künyesini örtünün altına sakladı. Adamı döndürdükten sonra serumu bağladı koluna.
"Çıkabilirsin kahya."
Kahya ikiletmeden çıktı. Günyeli örtüyü indirip adamın künyesini tuttu. Tam o anda bileğini tuttu adam. Anında kara gözleri gördü mavi gözleri. Öylece kalakaldılar.
"Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Şşş" dedi arkasını kontrol ederek. "Bunu görmeleri iyi olmaz yüzbaşı!"
Adam elini gevşetti.
"Dokunma" dediğinde ise Günyeli elini usulca çekti.
"Sen sakla o zaman."
Adam bir şey fark etti.
"Ben çıplağım" dedi.
"Hı hı" dedi Günyeli. Su dolu tası ve temiz bezi alarak altına tabure çekti.
"Götümü gördün?!"
"Hı hı" diyerek yüzünü temizlemeye başladı.
"Bu ayıp değil mi?"
"Kime göre? Ben şifacıyım, bana serbest." Adam gözleri büyüttü. "Korkma yüzbaşı, görmediğim şey değil."
"Sağ ol ya."
"Ağrın var mı?"
"Biraz."
"Aç mısın?"
"Normal olarak."
"Sana çorba yapacağım. Kendini nasıl hissediyorsun? Hareket edebilir misin?"
Yüzbaşı ellerini ve ayaklarını oynattı.
"Uyuşuk gibiyim."
"Çok normal. Üç haftadır uyuyorsun."
"Ne?"
"Bomba sırt yüzeyine zarar vermiş. Seni buraya getirdiklerinde ölmek üzereydin."
"Ama yaşıyorum. Sen mi yaptın?"
"Hanımağam" dedi kahya. Yüzbaşının yüzü değişti. Günyeli örtüyü biraz daha çekti adamın göğsüne.
"Sessiz ol... Gel kahya." Adam içeriye girdi.
"Zaman geçiyor."
"Bir çorba kaynatayım da gidelim."
"Ben ateşi harlayım." Adam geri çıktığında yüzbaşına baktı.
"Ne?"
"Hanımağa! Kimsin sen?"
"Mahzun ağanın eşiyim."
"Onun düğünündeydim?!"
"Evet, kuma geldi üstüme."
"Ne kadar kolay söylüyorsun."
"Çünkü bunu anlaması kolay. Dinlen sen." Ayağa kalkıp malzemeleri kenara koydu.
"Adın ne senin?" diye sordu. Adama baktı.
"Günyeli..."
Yüzbaşı ilk defa böyle bir isim duydu ve bilmiyordu ki bu isim dilinden düşmeyecekti. Günyeli... Adı gibiydi. Gün gibi, yel gibi...
Bir gelişi bir de gidişi vardı. Her zaman gözleri yolda onu bekleyecekti. İyileşip bu çadırdan gittiğinde bile. Günyeli'nin kötü bir insan olmadığını künyesini saklamasını istediğinde anlamıştı. Çünkü burada ondan başka herkes bunu yapmayacaktı. Eğer Günyeli uyarmasaydı asker olduğu bilinecek, belki de burada acizken öldürülecekti.
Günyeli çorba yaptı, içirdi ve gitti. Yarın yine gelecekti ama burası askerin himayesi altında olacaktı...
Konağa geldiğinde artık tek bir konu konuşuluyordu. Bebek! Üç hafta oldu geleli, zaman geçtikçe merakla bekleniyordu. Günyeli masa hazırlığına yardım ediyordu yine.
Gelin Reyhan, Günyeli'nin etrafında dolanıp duruyordu. Saçlarına, elbisesine, neden takısı olmadığına bakıp duruyordu. Günyeli ne yapmaya çalıştığına baktı.
"Bir şey mi var?" diye sorduğunda Reyhan ellerini beline koydu.
"Sen bir daha sofra hazırlama, hizmetçiler yapsın."
"Reyhan!" dedi Mahzun.
"Ben onun için diyorum ağam yorulmasın diye. Zaten bütün gün çalışıyor" diyerek sıcak çorbayı kadının elini üstüne devirdi. Günyeli irkilerek elini çekti. "Ah bak yorgunluktan ne yaptığını bilmiyor, yaktı elini."
"Beceriksiz işte" dedi büyük hanım. "Gel güzel gelinim sen otur." Reyhan nispet yapan bakışlarla gidip kocasının yanına oturdu.
"Hanımağam" diyen yardımcı kızı büyük hanım duydu. Bastı fırçayı kıza. Bir dövmediği kalmıştı.
"Senin dilini koparırım hadsiz. Hanımağan burda senin, bir daha böyle dediğini duymayacağım."
"Afedersin büyük hanımım."
"Hazır et sofrayı. Sende git zıbar" dedi Günyeli'ye. Günyeli sessizce durdu ve aynı sessizlikle indi aşağıya. Odasına girip doğruca banyoya koştu. Elini su dolu kovanın içine soktu. Canı çok yanıyordu, bu yüzden dişlerini sıkıyor, asla sesini çıkarmıyordu. Zaten artık sesini çıkaracak olursa kapı dışarı edilirdi. Eşkıyaların fink attığı bu yerde evsiz kalmayı gözü kesmiyordu.
Eline kendi yaptığı yanık kremini sürüp sardı. Su toplamayacaktı ama acısını sabaha kadar hissedecekti.
O gece sürekli yüzbaşını düşündü. Sırt yüzeyinde ki yarayı nasıl iyi edebilirdi? Hangi otlar işine yarardı. Deriyi hangi krem toparlar ve dikiş yerlerinde patlama olmazdı.
Bunun üzerine çok düşündü ve lazım olacak otları kafasında hazırladı. Yarın kremi çadırda yapacaktı. Son ana kadar yumamadığı gözleri uykuya yenik düştü ve gün ışığıyla açtı gözlerini.
Üstünü giyindi. Bir elbise giyip, saçlarını taradı. Küçük bir tokayla iki tutam yanlarından alıp arkada tutturdu. Bir şal aldı omuzlarına, sonra kurumuş otlarından bir poşet.
Odasından çıktığında kızlar avluya kahvaltı hazırlığı yapıyordu. Artık bunu yapmasına gerek olmadığı için mutfağa gidip bir parça börek aldı eline. Mutfaktan çıktığında avludan bakıyordu Reyhan. O fesat gözleri sürekli kadının üstündeydi.
Kapıya giderken Mahzun bağırdı.
"Günyeli!" Sese döndü kadın. Merdivenlerin başındaydı, odasından çıkmıştı. "Nereye?"
"Şifaya." Bir şeye kızgın olduğu belli olan adam seri bir şekilde merdivenleri indi. Kadının yanına geldiğinde kolundan tutarak çıkardı dışarıya.
"Ben bırakacağım seni, bin."
Onun yaptıklarına anlam vermeyi de bıraktı Günyeli. Zira dengesiz herifin tekiydi. Arabaya bindiler, Mahzun sinirliydi. Hiçbir şey yokmuş gibi böreğini yiyordu Günyeli, yola bakıyordu bir yandan.
"Asker gelmiş çadıra. El koymuşlar benim yerime. Köylüyü tedavi ettirecekler."
O çadır zaten şifa için kurulmuştu ama şifa olduğu gizliydi. Hiç sorgulamıyordu bu yüzden. Çünkü içten içe biliyordu Günyeli.
"Birini bekliyorlar."
Hiç konuşmadan daha neler söyleyeceğini bekliyordu.
"Bizden birini. Onun terörist olduğunu söyleyecekler Günyeli. Bu mümkün değil, biz teröre destek olmuyoruz ama asker buna bakmaz. Onlar için haklı olup olmadığı önemli değil. Bir zaman rüşvet istediler de ağa vermemişti."
"Hı hı."
"Orada neler olduğunu bana anlatacaksın. Ne konuştuklarını, ne planladıklarını öğren."
Günyeli çiğnemesini kısa bir an yavaşlattı, sonra devam etti yemeğe.
"Askerle konuşmamı yasakladın."
"Bu durum farklı. Bu bizim yararımız için."
"Anladım."
"Her şeyden haberim olacak Günyeli. Eğer dediğimi yapmazsan kendini uçurumun dibinde bulursun."
Her zaman ölümle tehdit ederdi. Günyeli bundan korkmuyordu, o da isterdi ölmeyi ama olmadı işte. Çadıra yaklaşırken durdu.
"Ne planladıklarını öğren."
"Denerim."
"Deneme, yap."
Araban ini kapıyı kapattı. Mahzun geri geri giderek uzaklaşırken önünde ki hafif bayırı çıktı ve çadırın etrafında bir sürü asker gördü.
Ne yapacaktı? Eğer dediği yapılmazsa Mahzun çok kızardı. Eziyet eder, işkence çektirirdi. Ölüme milim kala bırakırdı ama Günyeli ölemez acılar içinde kıvranırdı. Acı çekmekten nefret ediyordu.
Dediğini yaparsa da bu vatana ömrünü vermiş, vatan uğruna şehit olmuş babasına ihanet etmiş olurdu. Babasının öğrettiği her şeyi unutmak, şerefini satmak istediğine emin miydi?
İnsanın gidecek yerinin olmaması felaket bir şeydi...
📍