18 Bölüm

2083 Kelimeler
Çamurlu yolda giderken yüzümdeki ifade gerçekten korkunçtu. Korktuğumuz şey başımıza gelmiş, yağmur yağmıştı ve dağ yolunu tamamen çamur kapladığı için tır yolda kalmıştı. Ayaklarım çamur olduğu için yürümekte zorlanıyordum; üstelik hava buz gibiydi, donmak üzereydik. Yusuf Ali’ye baktığımda sinirli bir yüz ifadesiyle yürüyordu. Sabahtan beri küfürlerine maruz kalmıştım. Sinirlendiği zaman ağzı bir açılıyordu ve kapanana kadar her türlü küfürü sayıyordu. "Amına koyayım," dediğinde karısına dönmüştü. Ayaklarını sinirle yere vurduğunda Gülay’ın sert sesini duydu: "Of, sus artık ya! Yemin ederim hayatımda işitmediğim küfürleri senden öğreniyorum," dedi ve dizlerinin üzerine çöktü. Yorgunluktan ölmüştü; burada kurda kuşa yem olacaktı. "Yoruldun mu?" "Ne kadar kaldı ya?" "Bak, şuradaki ev." "Bula bula orada mı ev buldun Yusuf Ali ya!" "Kusura bakma karıcığım; bilseydim dağın ortasına bir saray yapardım," dediğinde karısına göz devirdi. Derdi başından aşkındı; tırı yolun ortasında kalmıştı, karısı çamur içindeydi, kendisinin de başı çatlıyordu. Bir an önce eve varıp uyumak istiyordu, tam iki gündür uyuyamamıştı. "Uykun geliyor, değil mi?" dediğinde adamın elini tutmuştu. Her şeyin üstüne bir de kocasını suçluyordu, resmen kendine inanamıyordu. "Başım çatlıyor," dediğinde tekrar yürümeye koyulmuşlardı. Çamurlu yoldan ilerlerken ormandan değişik hayvan sesleri geliyordu. Gülay korkuyla kocasının koluna yapışınca, Yusuf Ali başının ağrısına rağmen güldü. "Çabuk yürüyelim, zaten senin de başın ağrıyormuş," dediğinde ikisi de hızlı hızlı yürümeye başlamışlardı. Gece iyice çökmüş dumanlı dağları bürümüştü. Dağ evine geldiklerinde ve ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiklerinde, evin içerisinin dışarıdan daha soğuk olduğunu fark etmişlerdi. Havanın soğuk etkisiyle yüzünü buruşturmuştu. Gülay hemen koltuğa geçtiğinde Yusuf Ali şömineyi yakmak için kenarda duran kovadaki odunları şömineye dizmişti. Çakmak ile yaktığında odunların çatırtı sesi loş salonda yankılanmıştı. "Burası ısınana kadar üzerimizi değiştirelim, yoksa grip olacağız," demişti. Kapıyı açtığında arkasından karısı gelmişti. Hemen dolabı açtığında birkaç parça kıyafet çıkarmıştı. Uzun gömleğini karısına uzatırken kendisi de pantolon ve gömlek çıkarmıştı. "Yavrum sen bunu giy, başka bir şey yok," dedi Yusuf Ali. Onun için en uygun şey buydu, yeterince uzundu. Eğer altına bir şey giymek isterse diye bir eşofman çıkarıp karısına uzatmıştı. "Gömlek uzun görünüyor, eşofmana gerek yok," dediğinde adam "tamam" anlamında başını sallamıştı. Üzerindeki kazağı çıkarmaya başladı; artık utanmasına gerek yoktu. Kocasına "çişim geliyor" dediği anlarda utanma falan kalmamıştı zaten. Üstünü çıkardığında kocası da kıyafetini değiştirmeye başlamıştı. Üzerindeki her şeyden kurtulduğunda sadece iç çamaşırı ile kalmıştı. Gömleği üzerine geçirdiğinde kocası ona dönmüştü; gömlek dizlerinin altına gelmişti. Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdığında adam aniden belinden yakalamıştı. Islak saçlarını burnuna götürdüğünde kadının gözleri kapandı. "Çok özledim kızım seni," dedi Yusuf Ali, kadının boynuna öpücükler kondururken. Odadaki yatağa doğru yürümeye başladıklarında adamın dokunuşları giderek derinleşiyordu. Dudakları boynundan onun dudaklarına kaydığında, kadının yüzünde bir gülümseme belirdi. Kadının dudaklarına kapanıp dilini hafifçe ısırdığında Gülay'ın kısık çığlığı odada yankılanmıştı. ^^^ Küçük, tatlı mutfakta kahvaltı hazırlarken Gülay oldukça mutlu görünüyordu. Dün gece kocasının koynunda huzurlu bir uyku çekmişti. Sabah ise oldukça enerjik bir şekilde uyanmış, duş aldıktan sonra mutfağa inmişti. Kocasına güzel bir kahvaltı hazırlamak istiyordu. Evde pek bir şey yoktu; dolaptan domates, peynir ve ekmek çıkardıktan sonra masaya koymuş, çayı demlemişti. Bardakları, çatal ve bıçakları dizerken kapının sesiyle başını çevirdi. Kocasının ona doğru geldiğini gördüğünde gülümsedi. "Günaydın kocacığım," dediğinde adam belinden tutup yanağına bir öpücük kondurmuştu. Gülümsedi; Yalova'dan uzaklaşmak onlara iyi gelmişti. "Günaydın yavrum," deyip kadının alnına bir öpücük daha kondurdu. Kadını masanın üzerine oturttuktan sonra boynuna bir buse daha bıraktı. Gözlerinin içine bakarken kadın kollarını onun boynuna dolamıştı. "Bugün niye bu kadar güzelsin?" dediğinde, akşamı ona hatırlatmayı unutmamıştı. Onu utandırmak en sevdiği şey olabilirdi; bu kadının en sevdiği yönü utangaç olmasıydı. "Daha önce değil miydim?" dediğinde masanın üzerinden kalkmıştı. Üzerinde biraz daha otursa ya masa kırılırdı ya da bardaklar düşerdi; en iyisi ayaklarının üzerinde durmasıydı. Ayrıca kocasıyla aklına takılan şeyi konuşma vaktiydi; ondan istediği bir şey vardı. "Sen hep güzeldin. Seni ilk gördüğümde var ya, 'bu kız çok can yakar' dedim," dediğinde kendi etraflarında dönüyorlardı. Adam kadının yeşil gözlerine hayranlıkla bakarken; kadının gözleri ise adamın kahvesinin en güzel tonuna kenetlenmişti. "Sen öyle şeyler söylemezsin; kesin 'bu kız niye bu kadar güzel' demişsindir," dediğinde dudaklarındaki gülümseme hâlâ duruyordu. Adam baktıkça büyüleniyordu. "Sen benim güzelimsin," dedi adam ve dudaklarına fısıldadı. Elleri kazağının altından süt gibi beyaz tenine değiyordu. Elleri yukarı çıktıkça, Gülay elini onun elinin üzerine koyup durdurdu. "Acıkmadın mı?" dedi kadın, gözlerine uyarıcı bir bakış atarak. Eğer biraz daha ileri giderlerse kendilerini tutamazlardı. Kendisini yine yatakta inlerken duymak istemiyordu; o anlarda en utandığı şey kocasının adını inlemekti, bu onun için felaketin ta kendisiydi. "Ben sana açım gülüm," dediğinde kadının çenesinden tuttuğu gibi hafifçe ısırdı. Kadının çığlığı odada yankılanmıştı. Ellerini adamın göğsüne koydu ve ona "beni rahat bırak" bakışı attı. "Beni birazcık rahat bırak, yoksa bütün gün yataktan çıkamayacağız," deyip arkasını döndüğünde adamın kahkahası odayı doldurmuştu. Gülay utanarak dudaklarındaki gülüşü eliyle kapattı ve kendisini topladı. "Bir çocuğumuz olmasın mı?" dediğinde adam sandalyeye oturmuştu. Elini çenesinin altına koyup çay dolduran kadına bakarken, kadın bir saniyeliğine ona inanılmaz bir bakış attı. Adam hemen bu kadından bir çocuğu olsun istiyordu; kız ya da erkek hiç fark etmezdi. Kendilerine ait tatlı, annesi gibi güzel bir kız çocuğu onun hayaliydi. "Erken değil mi?" dedi kadın, kocasının yanındaki sandalyeye oturup yüzüne baktı. Kendisi daha on sekiz yaşındaydı ve üniversite okumak istiyordu. Okurken hamile kalmak istemiyordu, hem daha evleneli bir buçuk ay olmuştu. "Yirmi yedi yaşındayım; baba olmak için ideal bir yaş bence. Zaten sen hamile kalana kadar on dokuz olursun," dediğinde istekle kadına bakıyordu. "Ama ben üniversite okumak istiyorum," dedi Gülay. Kocasının istek dolu bakışlarına aşıktı ama şu anlık çocuk istemiyordu, hayalleri vardı. Mesleğini eline almak istiyordu. "Ne yani, bir bebeğinin olmasını istemiyor musun?" dediğinde adam, kadının üniversite okumasına anlam veremedi. Neden okuyacaktı ki? O evde otursa kendisi para getirecekti zaten. "Tabii ki istiyorum ama şu an çok erken Ali. Üniversiteyi okuduktan sonra düşünebiliriz." "Gerçekten okumayı çok mu istiyorsun?" "Her şeyden çok istiyorum Ali," dedi istekle. Eğer kocası karşı çıkmazsa okumak en büyük hayaliydi. "Üniversite biter bitmez çalışmalara başlayacağız," dediğinde kadının gözlerindeki ışığı görüp gülümsedi. Madem okumak istiyordu, tamam okusundu. Yirmi yedi yıl beklemişti, birkaç yıl daha beklerdi. Karısı mutlu olacaksa o da mutlu olurdu. "Ali sen ciddi misin?" deyip ayağa kalktığında, elleri ağzında adama şokla bakıyordu. Eğer ciddiyse gerçekten delirirdi; bu adam inanılmazdı. "Tabii ki ciddiyim," dediğinde kadın daha ne olduğunu anlamadan kucağına oturmuştu. Boynuna dolanan kollarla gülümsedi. Onu böyle şeyler mutlu ediyorsa her gün yapardı. Elini beline sarıp kendine sıkı sıkı bastırdı. Ona her şeyden çok önem veriyordu. Bu kadına abayı çoktan yakmıştı; iradesini kaybetmiş, küçük karısına aşık olmuştu. Onu her şeyden korumak, sadece kendisine ait olmasını istiyordu. Beş altı ay önce birisi çıkıp "bu kızla evleneceksin ve böyle olacaksın" dese hayatta inanmazdı ama hayat böyleydi işte; kaderi ne zaman karşına çıkaracağı bilinmiyordu. Gülay’ı en doğru zamanda ona nasip etmişti Rabbi. "İyi ki," diyordu içinden. "iyi ki böyle bir karım var." Daha önce pek çok kişiyle sevgili olmuştu ama hiçbirini bir saatten fazla düşünmemişti. Şimdi ise karısı bütün gün aklındaydı. Ne zaman bu kadına böyle aşık olmuştu, o tatlı hareketlerine ne zaman düşmüştü, hiçbir fikri yoktu. "Ali, çok teşekkür ederim sevgilim," deyip yanağına kocaman bir öpücük kondurduğunda, avuç içlerini adamın yanağına götürüp sakallarını okşadı. Ona bir söz verdi: Onu hayatı boyunca hiçbir zaman bırakmayacaktı. "Seni seviyorum gülüm," dediğinde kadının ona bakışları derinleşti. Akşam söylerken bunun bir hayal olduğunu düşünmüştü ama gerçekti; karısı da onu seviyordu. Kendisi çoktan aşık olmuştu ama itiraf edemiyordu. "Ali..." dediğinde sağ gözünden akan yaşla kocasına sımsıkı sarıldı. Onu bırakmak istemiyordu. Hayatı boyunca hiç böyle sevilmemişti; ailesini hariç tutuyordu tabii ama Ali ile tanıştıktan sonra gerçek aşkı öğrenmişti. Hiçbir zaman Sinan ona böyle davranmamıştı. "Ne olursa olsun ayrılmayacağız." "Ölüm bizi ayırana kadar," dediğinde bir gün bu sözlerinden pişman olmayacağını biliyordu. Bu adam onu hiçbir zaman üzmeyecekti. Onlar bir elmanın iki yarısı gibiydi; ayrılmaz iki parça... "Söz mü?" dedi adam. "Söz," dedi kadın. "Kahvaltı yaptıktan sonra biraz yürüyelim mi?" dedi Gülay. Evde sıkılmıştı, biraz nefes almak ve buranın keyfini çıkarmak istiyordu. Ali kabul edince güzel bir kahvaltı yaptılar. Ali’nin en sevdiği yemekleri öğrenmişti. Gülay’ın merak ettiği pek çok şeyi kocası ona anlatmıştı; mesela iki isminin olma sebebi... Yusuf, babasının babasının ismiydi; Ali ise annesinin babasının ismiydi. Yani iki dedesinin ismini taşıyordu. Öğrenince bunu çok tatlı bulmuştu Gülay. İki isim de güzeldi ama "Ali" ona daha güzel geliyordu; yine de bazen Yusuf'u da kullanıyordu. Kocası da onun isminin hikayesini merak etmişti. İsmi, babasının eski eşinin ismiydi; biraz trajik bir hikayeydi ama ismini seviyordu. Babası iki evlilik yapmıştı ve bu konudan bahsetmekten pek hoşlanmıyordu. Babası sadece bir kere anlatmıştı; ismini taşıdığı kadın, yani babasının eski eşi biri tarafından öldürülmüştü. Bu yüzden annesinin olduğu evde bu konudan bahsetmek yasaktı ama babası annesini de çok seviyordu. Annesi de daha önce bir evlilik yapmıştı; eski kocası içkici olduğu için boşanmıştı. Aslında annesi ve babasının birleşmesi tamamen tesadüftü ve sonuçta bir kızları olmuştu. Gülay, doğup büyüdüğü ailede çok mutluydu. Annesinden ya da babasından tek bir küfür duymamıştı. İkisi de birer evlilik geçirdiği için birbirlerini hiç üzmemişlerdi; aslında ikisi de geçmişte çok acı çekmişti, şimdi ise çok mutlulardı. Bir kardeşinin olmasını çok isterdi; küçük bir erkek ya da kız kardeşi olsaydı ne mutlu olurdu ama annesi hastalığı sebebiyle bir daha çocuk sahibi olamamıştı. Bulaşıkları yıkarken kocası da ona yardım etmişti. Mutfağı el birliğiyle temizledikten sonra yatak odasını düzenlemişti. Buraya gelmeden önce Yusuf Ali muhtemelen her yeri temizletmişti çünkü ev tertemizdi, pırıl pırıl görünüyordu. Ama Gülay yine de kendisi temizlik yapmak istiyordu; kendisi yapmadan içi rahat etmiyordu, böyle de bir huyu vardı. Evi toparladıktan sonra Yusuf Ali’nin ceketlerinden birini almıştı; hava çok soğuktu. Üşümek hayatta istediği en son şeydi; hasta olup Yusuf'un başına iş açmak istemiyordu. Gevşeyen saçını tekrar bağladıktan sonra aynada kendine baktı. Üzerinde kısa bir tişört ve büyük bir ceket vardı; boyu dizlerinin üstüne kadar kapalıydı, gayet iyi görünüyordu. Ama Yusuf'un bir an önce gidip kıyafetlerini getirmesi gerekiyordu. Bir de tırı çamurlu yolda kalmıştı; onu da oradan çıkarması gerekiyordu. Odadan çıktığında kocasının bahçede olduğunu gördü. Ayakkabılarını giyip kapıyı kapattı. Kocası ona döndüğünde gülümsedi. Koşarak yanına gittiğinde adam kolunu kadının omuzuna atıp kendine çekti. Gülay, içinde uzun zamandır söylemek istediği şeyi sonunda söyledi: "i********: hesabındaki kızları çıkarır mısın Yusuf Ali?" dedi Gülay. Uzun zamandır söylemek istiyordu ama utanıyordu. Sonunda söylediği için mutluydu. Kocasının bakışları ona döndüğünde, hafif bir şaşkınlıktan sonra cebinden telefonunu çıkarıp karısına verdi. "İstediğin her şeyi yapabilirsin." "Kocam da kocam!" dedikten sonra yanağına bir öpücük kondurdu. Gülay, bu adam böyle hareketler yaptığında onu daha çok seviyordu. Beş dakikada bütün i********: hesabını temizlemişti. Kocasına telefonu geri iade ederken mutluydu. Sonunda istediği şeyi yapması onu çok rahatlatmıştı. İçinden zafer çığlıkları atarken etrafa bakmayı ihmal etmiyordu. Rize gerçekten de çok güzel bir yerdi; her yer yemyeşil bir cennet gibiydi. Ağaçlar, çay bahçeleri ve evler çok tatlı, samimi görünüyordu. "Çok güzelmiş burası," dediğinde gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi genç kadın. Kocası ona döndüğünde, Gülay’ın bakışları da ona kaydı. "Gözlerin gibi yemyeşil," dedi adam. Karısının gözlerinin içine baktı; gözleri Rize gibiydi; derin, yeşil ve bir uçurum gibi... "Hmm, sever misin yeşili?" "Gözlerinin yeşilini severim." "Bu kadar romantik olmayı nasıl beceriyorsun acaba?" "Sana özel... Gözlerine bakmam yeterli, her şey bir anda ortaya çıkıyor." "Sana gözlerim lens desem ne dersin?" dediğinde ciddi görünmeyi başardı. Ona şaka yapmak, daha doğrusu onu kandırmak çok eğlenceliydi. "Bu kadar güzel bir lens olamaz derim." "Of ya Yusuf Ali!" deyip göğsüne eliyle vurdu. Onu utandırmak konusunda çok başarılıydı bu adam. Resmen şair gibiydi; dilinden dökülen her cümle bir şarkı gibi geliyordu kulağına. Sesinin tonuna ve kurduğu her cümleye aşıktı. "Yusuf Ali seni yer bak!" "Şu anlık beni yeme çünkü çok işin var. Tırın hâlâ çamurun altında, kıyafetlerimiz de onun içinde." "Bir de o vardı, değil mi?" "Evet sevgilim, o vardı," dediğinde el ele tırın olduğu yöne doğru yürümeye başladılar. Eğer çamur kuruduysa çıkarması kolay olurdu. "İnşallah çamur kurumuştur," dedi adam. "Çıkarmanın başka yolu yok mu?" "İmkansız gibi." "İnşallah kurmuştur," dedi kadın. Kocasının kollarının altında huzurla yürürken tam karşıdan bir transitin geldiğini gördüler. Tır da tam karşısındaydı; acaba onlar yardım eder miydi? Gülay elini kaldırıp "yardım!" diye bağırınca kocası ona şoke olmuş bir bakış attı ama Gülay umursamadı. Eğer tırları buradan çıkmazsa çok uzun süre burada kalacaklardı ve telefonların şarjı bitince mahsur kalacaklardı. Gelenler iyi insanlara benziyordu. Tam karşılarındaki doluştaki insanlar onlara tuhaf tuhaf bakarken Gülay öne atıldı: "Merhaba!" "Saa meraba uşağım, ne yapisun burda?" dedi aralarından orta yaşlı, yanakları tombul ve hafif kilolu olan bir teyze. "Şey, bizim tırımız yolda kaldı. Rica etsek bize yardım eder misiniz?" dedi Gülay tatlı sesiyle. Dolmuştaki yaklaşık on kişi onlara bakıyordu. İki yaşlı kadın, iki yaşlı adam, üç genç kız ve iki genç erkek vardı; bir de tabii aracı süren yaşlı adam. "Abin midur?" dedi diğer teyze, Gülay ve Yusuf'a baktıktan sonra. "Kocasıyım!" dedi Yusuf Ali, sinirli bir şekilde kadına bakarak. Ne demek abisi? Abisi gibi mi duruyordu yani? "Uhey, kocan midur?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE