17. BÖLÜM

2354 Kelimeler
Yaz bahar ilerledikçe Frankfurt’un havası değişti; nemli, ağır kış kokusu yerini taze çimen, açan ıhlamur ağaçları ve nehirden gelen hafif balık-çamur karışımı bir kokuya bıraktı. Sabahları pencereyi açtığımda kuşların sesi artık sadece arka planda bir uğultu değil, sanki bireysel bir selamlaşma gibi geliyordu kulağıma – her ötüşün kendine ait bir ritmi, bir niyeti vardı. Travis’le birlikte geçirdiğimiz ilk bahar bu kadar dingin olmamıştı belki de; önceki yıllarda ya aceleyle işe koşardık ya da o görünmez ağırlığın altında ezilmiş gibi susardık. Şimdi ise kahvaltı masasında oturup birbirimize bakıyorduk – gerçekten bakıyorduk. Gözlerimizde hâlâ o eski gölgeler vardı ama onlar artık karanlık değildi; sadece derinlik katıyordu bakışlarımıza. Bir cumartesi sabahı Travis mutfakta yumurta kırarken ben kahve fincanımı tutuyordum ve birden aklıma geldi: “Bugün Sachsenhausen tarafına gidelim mi?” dedim. “Ama turistik yerlere değil. Sadece dolaşalım. Eski sokaklara, nehir kenarındaki o küçük bahçelere.” Travis kaşığını bıraktı, bana döndü. “Orada hâlâ o eski bira bahçelerinden biri açık mıdır sence?” diye sordu gülümseyerek. “Açık olmasa da buluruz bir yer,” dedim. “Şarap da olur.” O gün çantaya sadece cüzdan, anahtar ve küçük bir şişe su koyduk – defter yoktu, kamera yoktu, telefonları bile evde bırakmayı tercih ettik. Sanki bir tür sessiz anlaşmayla, o gün sadece gözlerimizle, kulaklarımızla, tenimizle var olmak istemiştik. Sachsenhausen’in dar, taş döşeli sokaklarında yürürken ayaklarımızın altındaki taşlar sıcak basmıştı; bahar güneşi duvarlara vuruyor, sarımtırak bir ışık yaratıyordu. Bir ara eski bir duvarın dibinde, sarmaşıkların arasında küçük bir metal plaka gördük – üzerinde sadece “1938” yazıyordu, başka hiçbir şey. Travis durdu, parmağıyla dokundu. “Biliyor musun,” dedi sessizce, “eskiden böyle şeylere baktığımda içimde bir ürperti olurdu. Sanki o tarih benimle konuşuyordu, beni suçluyordu.” Başımı salladım. “Şimdi?” diye sordum. “Şimdi sadece… var olduğunu biliyorum. Ve ben de varım. Bu kadar.” Bir an sustuk. Sonra el ele tutuşup yürümeye devam ettik. Öğleden sonra bir nehir kenarı birahanede oturduk. Ahşap masalar, gölgeli ıhlamurlar, nehirden esen hafif rüzgâr. Bira bardaklarımız terliyordu; köpük yavaş yavaş iniyordu. Yan masada yaşlı bir çift oturuyordu – kadın örgü örüyor, adam gazete okuyordu. Arada birbirlerine bakıyorlar, gülümsüyorlardı. Travis onların tarafına hafifçe başıyla işaret etti. “Biz de öyle olacağız bir gün,” dedi. “Belki daha erken.” Güldüm. “Sen örgü mü öreceksin yani?” “Hayır,” dedi ciddi ciddi, “ama gazete okuyup arada sana bakacağım. Ve sen de bana gülümseyeceksin. Tıpkı onlar gibi.” O an içimde bir şey kıpırdandı – sıcak, yumuşak, neredeyse ağlatacak kadar güzel bir şey. Bira bardağımı kaldırdım. “O güne,” dedim. O da bardağını kaldırdı. “O güne.” Yaz geldiğinde şehir iyice canlandı. Festival sezonu başlamıştı; her hafta sonu başka bir meydanda müzik, başka bir sokakta açık hava sineması, başka bir köprüde sokak dansçıları. Bir akşam Zeil’de yürürken bir sokak müzisyeni akordeon çalıyordu – eski bir Fransız şarkısı, hafif hüzünlü ama umutlu. Travis durdu, beni belimden tutup yavaşça dans ettirmeye başladı. İnsanlar etrafımızdan akıp gidiyordu ama biz orada, o küçük daire içinde dönüyorduk. Kimse bize bakmıyordu bile – ya da baksa da umurumuzda değildi. O an sadece müzik vardı, Travis’in elleri vardı, benim kalbimin atışı vardı. Şarkı bittiğinde alkışlayanlar oldu; birileri “Bravo!” diye bağırdı. Travis kulağıma eğildi: “Sanırım ünlü olduk.” Güldüm. “Sadece bir akşamlığına.” O yaz birçok küçük şey değişti aslında. Travis atölyede daha az mesai yapmaya başladı; patronuyla konuşup cumartesileri serbest kalmayı ayarladı. Ben kütüphanede çocuk bölümüne geçtim – artık raflara kitap dizerken aynı zamanda küçücük ellere hikâye okuyordum. Çocukların gözlerinde o saf merakı görmek bana garip bir huzur veriyordu; sanki benim unuttuğum bir şeyi onlar hâlâ taşıyordu ve bana geri veriyordu. Bazen öğle aralarında defteri yanıma alıyor, sessiz bir köşede oturup eski sayfaları karıştırıyordum. Artık korkuyla değil, şefkatle bakıyordum o satırlara. Her yamuk yumuk harf, her aceleyle çizilmiş sembol bir çocuğun korkusunu, bir gencin çaresizliğini, bir yetişkinin direncini anlatıyordu. Ve hepsi bendim. Hepsi bizdik. Bir temmuz akşamı eve döndüğümüzde Travis mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. “Gözlerini kapa,” dedi kapıdan girerken. Güldüm ama söylediklerini yaptım. Elimi tuttu, yavaşça içeri götürdü. “Aç,” dedi. Mutfağın ortasında küçük bir masa hazırlanmıştı – mumlar, iki tabak, bir şişe şarap, ortada da benim çocukluğumdan kalma o eski sardunya saksısı. Saksıdaki çiçek yeniden canlanmıştı; kırmızı tomurcuklar patlamıştı. “Nasıl yaptın bunu?” diye sordum şaşkınlıkla. “Üç aydır gizli gizli suluyordum,” dedi gülerek. “Sen fark etmeyesin diye gece yatmadan önce kalkıyordum.” Gözlerim doldu. O an anladım ki aşk bazen büyük jestlerde değil, böyle sessiz, inatçı bakımda gizliydi. O gece uzun uzun konuştuk. Mumlar erirken, şarap azalırken, geçmişten bugüne, bugünden geleceğe uzanan bir sohbet yaptık. Travis bir ara durdu, elimi tuttu. “Marry,” dedi, “biliyor musun, bazen hâlâ rüyamda o su deposunu görüyorum. Ama artık korkutmuyor. Sadece… bir yer olarak duruyor orada. Sanki eski bir ev gibi. Gidip bakabileceğim ama dönmek zorunda olmadığım bir yer.” Başımı salladım. “Ben de görüyorum bazen,” dedim. “Ama rüyada bile elini tutuyorum. Ve sen oradaysan, o depo sadece bir bina oluyor.” Sonbahar geldiğinde yapraklar sararmaya, Main’in suyu soğumaya başladı. Bir pazar günü tekrar Palmengarten’e gittik – ama bu sefer sonbahar renkleri içindeydi bahçe. Kızıl, turuncu, altın sarısı. Bir bankta otururken Travis cebinden küçük bir kutu çıkardı. “Bunu sana yazın vermek istiyordum ama yanlış zaman gibi geldi,” dedi. Kutuyu açtım. İçinde ince bir gümüş yüzük vardı – üzerinde minik bir daire, dairenin içinde küçük bir nokta. Göz değil, sadece bir nokta. “Sembol değil,” dedi hemen. “Sadece… bir başlangıç noktası. Bir merkez. Senin merkezim olduğunu hatırlatmak için.” Parmaklarıma taktı yüzüğü. Hiçbir şey söylemedim. Sadece sarıldım ona. Yapraklar başımıza dökülüyordu. Kış yeniden geldiğinde bu sefer daha hazırlıklıydık. Evde kalın battaniyeler, sıcak çorba tarifleri, uzun akşamlar. Bir akşam Travis eski bir kutu çıkardı atölyeden – içinde eski fotoğraflar, biletler, küçük notlar. “Bunlar seninle tanışmadan önceki yıllarımdan,” dedi. Birlikte baktık. Genç Travis’in gülüşü, saçları daha uzun, gözleri daha yorgun. “O zamanlar neyi aradığımı bilmiyordum,” dedi. “Ama arıyordum. Sonra seni buldum. Ve aramayı bıraktım. Çünkü bulmuştum.” Ben de kendi kutumu çıkardım – çocukluk fotoğrafları, annemin yazdığı kartlar, babamın eski saatini. Birbirimizin geçmişine girdik o gece. Acı olanlar da vardı, güzel olanlar da. Ama hepsini paylaştık. Hiçbirini saklamadık. Yıllar geçti. Bir gün, belki beş yıl, belki yedi yıl sonra, bir sonbahar akşamı yine nehir kenarında yürüdük. Artık saçlarımızda beyaz teller vardı; Travis’in göz kenarındaki kırışıklıklar derinleşmişti, benim ellerim biraz daha damarlıydı. Ama hâlâ el eleydik. Hâlâ aynı tempoda yürüyorduk. Bir köprüde durduk. Aşağıda su akıyordu – her zamanki gibi, aynı ama her an farklı. Travis cebinden eski defteri çıkardı. “Bunu getirdim,” dedi. “Son bir kez bakalım mı?” Defteri açtık. Sayfalar sararmış, mürekkep yer yer solmuştu. Ama her satır hâlâ okunuyordu. En sona geldik. Orada benim yazdığım son cümle duruyordu: “Ve yaşamaya devam ediyoruz.” Travis kalemi aldı, yavaşça bir satır ekledi: “Ve hâlâ el eleyiz.” Defteri kapattık. Nehre doğru uzattık – ama atmadık. Sadece gösterdik suya. Sanki şehre, nehre, geçmişe, geleceğe bir selam gibi. Sonra cebime geri koydum. Artık ağır değildi. Hafifti. Bir anı kadar hafif. Eve dönerken kar başladı. İlk kar taneleri. Yine beyaz, yine sessiz. Ama bu sefer korku yoktu içimizde. Sadece tanıdık bir huzur. Kapıyı açtık. İçerisi sıcaktı. Mum yaktık. Çay koyduk. Kanepeye oturduk. Travis kolunu omzuma attı. Ben başımı göğsüne yasladım. Dışarıda kar yağıyordu. İçeride biz vardık. Ve bu, yetiyordu. Çünkü bazı hikâyeler bitmez. Sadece şekil değiştirir. Ve bizimki, el ele, nefes nefese, sessizce devam ediyordu. Şehir de bizimle birlikte nefes alıyordu. Hatırlayarak. Sevgiyle. Ve sonsuz bir sabırla. Zaman akıp giderken Frankfurt’un ritmi bizim iç ritmimizle uyumlanmaya başladı; sanki şehir de bizimle birlikte nefes alıp veriyor, nabzını bizim nabzımıza göre ayarlıyordu. O ilk yılların sonundaki huzur, yavaş yavaş bir alışkanlığa, sonra da bir doğallığa dönüştü. Artık sabahları uyanır uyanmaz Travis’in yüzüne bakmak, onun gözlerindeki o hafif uykulu ifadeyi görmek, kahve kokusunun mutfağa yayılırken çıkardığı o tanıdık tıslama sesini duymak, sıradanlığın en güzel hali olmuştu. Sıradanlık korkutucu değildi artık; tam tersine, bizi saran en güvenli battaniyeydi. Bir bahar sabahı, belki de tanışmamızın onuncu yılında, pencereyi açtığımda Main Nehri’nin üzerindeki sis henüz dağılmamıştı. Köprüler siluet gibi duruyordu, uzaktan gelen vapur düdükleri boğuk ve yumuşaktı. Travis yataktan kalkmadı hemen; battaniyenin altında kıvrılıp bana baktı. “Bugün hiçbir yere gitmeyelim,” dedi. “Şehri evden izleyelim.” Güldüm. “Evden izlemek mi? Frankfurt’u pencereden mi seyredeceğiz yani?” “Evet,” dedi ciddi ciddi. “Bazen en yakın mesafe, dışarı çıkmadan bakmaktır.” O gün gerçekten dışarı çıkmadık. Kanepeye uzandık, battaniyeyi üstümüze çektik, kahve fincanlarımızı ellerimizde tuttuk. Saatlerce konuştuk – ama büyük laflar değil. Küçük, önemsiz gibi görünen şeyler: çocukken en sevdiğimiz dondurma tadı, annemin yaptığı elmalı kekin tarifi, Travis’in çocukken bisikletle düşüp dizini yardığı o sokak, benim ilkokulda öğretmenimin bana verdiği altın yıldızlı defter… Her anı paylaştıkça sanki o anılar yeniden canlanıyor, renkleniyor, kokularını geri kazanıyordu. Öğleden sonra yağmur başladı. İnce, sakin bir yağmur; camda uzun izler bırakarak akıyordu. Travis kalktı, eski pikabı çıkardı – yıllardır dokunmadığımız o eski pikap. Tozunu aldı, iğneyi yerleştirdi. Biraz hışırtıdan sonra eski bir caz plağı çalmaya başladı; Miles Davis’in saksafonu odayı doldurdu, yağmurun ritmiyle karıştı. Travis elini uzattı. “Dans edelim mi?” dedi. Kanepeyi biraz yana itip ortada küçük bir alan açtık. Yavaşça döndük, ayaklarımız parkede hafifçe kayıyordu. Yağmur hızlandı, camlar buğulandı. Dışarıdaki dünya silindi; sadece biz vardık, müzik vardı, birbirimizin kokusu vardı. O an anladım ki mutluluk bazen devasa olaylarda değil, tam da böyle anlarda gizliydi: yağmur yağıyorken, eski bir plak çalarken, sevgilinin omzuna başını yaslarken. Yaz geldiğinde bu kez bir değişiklik yaptık. Travis atölyede artık sadece kendi projelerini yapıyordu; eski makineleri onarmak yerine, küçük sanat objeleri tasarlamaya başlamıştı. Atölyenin bir köşesini kendine ayırdı: orada eski metal parçalarından, paslı vidalardan, kırık saat mekanizmalarından tuhaf ama zarif heykelcikler yapıyordu. Bir tanesini bana hediye etti: küçük bir kuş, kanatları eski saat zembereğinden yapılmış, gövdesi paslı bir anahtardan. “Bu senin,” dedi. “Hatırlamayı hiç bırakmayan kuş.” O kuşu çalışma masamın üstüne koydum; kütüphanede çocuklar gördükçe soruyorlardı. Onlara anlatıyordum: “Bu kuş hiçbir zaman yönünü kaybetmez, çünkü kalbi her zaman evine döner.” Çocuklar gözleri parlayarak bakıyorlardı; ben de içten içe gülümsüyordum. Benim hayatımda da bir yenilik vardı. Kütüphanede artık sadece çocuk kitapları değil, yetişkinlere yönelik atölyeler düzenliyordum. “Hatırlama ve Anlatma” diye bir seri başlattım. İnsanlar gelip eski anılarını, unutmak istedikleri ya da unutamadıkları şeyleri paylaşıyorlardı. Kimisi gözyaşlarıyla, kimisi gülerek anlatıyordu. Ben dinliyordum – sadece dinliyordum. Bazen bir cümle, bazen bir kelime, bazen sadece sessizlik. O atölyelerden sonra eve döndüğümde Travis’e anlatıyordum. “Bugün biri anlattı,” diyordum, “çocukken annesinin ona söylediği bir şarkıyı unutmuş, ama yıllar sonra bir sokakta duyunca hatırlamış. Gözleri doldu.” Travis dinlerken başını sallıyordu. “Hatırlamak acıtır mı?” diye soruyordu bazen. “Acıtmaz,” diyordum. “Acıtan unutmaktır. Hatırlamak sadece… yerini buldurur.” Bir sonbahar günü, belki de en unutulmaz günlerimizden biriydi, eski su deposunun olduğu bölgeye gittik. Yıllar sonra ilk kez. Raylar hâlâ oradaydı ama pas daha da artmıştı; otlar rayların arasından fışkırmış, beton çatlamıştı. Su deposu aynı duruyordu – gri, sessiz, heybetli. Ama artık korkutucu gelmiyordu. Travis elimi sıktı. “İçeri girelim mi?” diye sordu. Başımı salladım. Kapı açıktı; menteşeler gıcırdadı ama bu gıcırtı artık tanıdıktı, neredeyse sevimliydi. İçerisi karanlıktı, ama güneş deliklerden sızıyordu. Toz zerreleri havada dans ediyordu. Merdivenleri çıktık – yavaş, adım adım. En üst kata vardığımızda, o eski pencerenin önüne geldik. Aşağıda şehir uzanıyordu: Römerberg’in kuleleri, Main’in kıvrımı, gökdelenlerin camları gün ışığında parlıyordu. Travis cebinden küçük bir şey çıkardı: o eski deri eldivenlerden biri. “Bunu atmamıştım,” dedi. “Ama artık giymeyeceğim.” Elini tutup pencereden aşağıya, nehre doğru bıraktık eldiveni. Hafifçe döndü havada, sonra suya değdi ve kayboldu. Bir an sustuk. Sonra Travis güldü – çocuk gibi, özgür bir kahkaha. “Hafifledim,” dedi. Ben de güldüm. O an gerçekten anladım: bazı şeyleri bırakmak, onları kaybetmek değildi; onları serbest bırakmaktı. Kışın ortasında bir haber geldi: Travis’in atölyesindeki bir proje, küçük bir yerel sergiye kabul edilmişti. Heyecanlandık. Sergi açılışına gittik – küçük bir galeri, Sachsenhausen’in arka sokaklarında. Duvarlarda Travis’in yaptığı objeler asılıydı: paslı metalden yapılmış kuşlar, kırık saatlerden doğan çiçekler, eski anahtarlardan örülmüş kalpler. İnsanlar bakıyor, fısıldaşıyor, bazıları satın almak istiyordu. Travis utangaç utangaç gülümsüyordu. Bir kadın yaklaştı, elinde bir kuş heykelciği. “Bunu alıyorum,” dedi. “Çünkü bana umut veriyor.” Travis gözleri doldu. Eve dönerken yolda durduk, birbirimize sarıldık. “Senin sayende,” dedi. “Sen olmasan bu kadar cesaretim olmazdı.” “Hayır,” dedim. “Senin sayende. Ben sadece yanındaydım.” Yıllar birbirini kovaladı. Saçlarımızdaki beyazlar çoğaldı, ellerimizdeki çizgiler derinleşti, ama sevgimiz aynı kaldı – hatta belki daha da yoğunlaştı. Bir gün, belki yirminci yılımızda, evde küçük bir kutlama yaptık. Sadece ikimiz. Mumlar yaktık, Travis’in yaptığı son heykeli masaya koyduk: iki el, birbirine kenetlenmiş, metalden ama yumuşak görünümlü. “Bu biziz,” dedi. “Ne kadar zaman geçerse geçsin, kenetlenmiş kalacağız.” Şarap kadehlerini tokuşturduk. “Hatırlayanlara,” dedim. “Ve birbirini hiç bırakmayanlara,” diye ekledi. Bir sabah uyandığımda Travis hâlâ uyuyordu. Yüzü huzurluydu, nefesi düzenliydi. Kalktım, mutfağa gittim, kahve yaptım. İki fincan. Birini onun yanına koydum. Pencereye gittim. Dışarıda bahar yeniden başlamıştı; ağaçlar tomurcuklanmış, nehir parlıyordu. Defteri raftan aldım – artık tozlanmıştı, ama hâlâ oradaydı. Açtım. Son sayfaya baktım. Travis’in eklediği cümle hâlâ duruyordu: “Ve hâlâ el eleyiz.” Altına ben de bir şey ekledim, yavaşça, titreyen ellerle değil, sakin: “Ve sonsuza kadar el ele olacağız.” Defteri kapattım. Travis uyandı, bana baktı, gülümsedi. “Günaydın,” dedi. “Günaydın,” dedim. Kahveleri içtik. Konuştuk. Sustuk. Sarıldık. Şehir dışarıda akıyordu. İnsanlar acele ediyordu, tramvaylar geçiyordu, kuşlar ötüyordu. Ama bizim için zaman başka türlü akıyordu artık. Yavaş, yumuşak, sevgi dolu. Bazen geceleri uyanıyordum. Travis’in kolları hâlâ etrafımdaydı. Dışarıya bakıyordum. Sokak lambalarının altında bir gölge görüyordum bazen – uzun paltolu, başı öne eğik. Ama korkmuyordum. Çünkü o gölge artık boş değildi. O da hatırlıyordu. Belki de o da sevmişti bir zamanlar. Belki de hâlâ seviyordu. Ve biz, el ele, uyuyorduk. Şehir uyuyordu. Ve sırlar, sessizce, yerinde duruyordu. Çünkü bazı sırlar çözülmez. Bazı sırlar sadece yaşanır. Ve bizim sırrımız, en güzeliydi belki de: Sevmek. Hatırlamak. Ve her şeye rağmen, her kıştan sonra baharı karşılamak. El ele. Nefes nefese.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE