Mart’ın ilk günleri Frankfurt’u beklenmedik bir ılıklıkla sarmıştı; kışın son kalıntıları eriyip gitmiş, Main Nehri’nin kıyısındaki söğütler tomurcuklarını patlatmaya başlamış, gökdelenlerin cam cepheleri güneş altında altın bir parlaklıkla yanıyordu. Çatı katındaki grup, aylardır süren o huzurlu nöbetin içinde yavaş yavaş gevşemişti – savaşın izleri bedenlerinden silinmiş, ametist ve kehribar gözler artık sadece şehri değil, kendi içlerindeki sessizliği de izliyordu. Sabahları kahve fincanları masada soğuyor, akşamları şömine közleri erken sönüyordu; konuşmalar daha az derin, daha çok sıradanlaşmıştı. Marco bir ara “Belki de gerçekten bitti,” demişti bir gece, sesinde hem rahatlama hem de hafif bir boşluk. Lucius başını sallamış, “Boşluk da iyidir,” diye mırıldanmıştı, matarayı bir kenara

