14. BÖLÜM

2492 Kelimeler
Haritayı el fenerinin dar, titrek ışığında incelerken parmak uçlarım kâğıdın pürüzlü yüzeyinde geziniyordu. Eski mürekkep lekeleri, sararmış katmanlar arasında hâlâ hafifçe kabarıktı; bazı çizgiler o kadar inceydi ki, sanki biri nefesini tutarak çizmişti onları. Haritanın sol alt köşesinde, kırmızı kalemle daire içine alınmış bir nokta vardı – bizim şu an bulunduğumuz bina. Ondan çıkan ince, dalgalı bir çizgi kuzeye doğru uzanıyor, birkaç sokak ötede başka bir sembolle kesişiyordu. Travis yanımda, omzu omzuma değerek duruyordu; nefesi düzenli ama derin, sanki her solukta havadaki tozu ve rutubeti içine çekip tartıyordu. “Bu çizgi… doğrudan o eski tekstil fabrikasına gidiyor gibi,” dedi alçak sesle, parmağını haritada kaydırarak. “Bak, burada da aynı üçgen-daire sembolü var. Ama bu sefer içinde bir saat ibresi gibi bir şey eklenmiş.” Gözlerimi kısarak baktım. Gerçekten de öyleydi; önceki sembollerden farklı olarak bu sefer dairenin içinde iki ince çizgi, biri 3’ü, diğeri 9’u gösterir gibi çapraz duruyordu. Saat 3 mü? Yoksa bir uyarı mı? Zamanla ilgili bir şey mi? İçimde soğuk bir his yayıldı – sanki harita sadece yol göstermiyor, aynı zamanda bizi zamanın kendisiyle yüzleştiriyordu. Binadan çıktığımızda gece iyice koyulaşmıştı. Gökyüzü artık tek parça simsiyah bir örtü değil, yer yer daha koyu gri bulut kümeleriyle parçalıydı; arada bir ayın soluk, hastalıklı ışığı sızıyor, su birikintilerinde kısa süreli gümüş parıltılar yaratıyordu. Soğuk artık sadece deriye değil, kemiklere işliyordu; her nefeste ciğerlerimde buz kristalleri oluşuyormuş gibi hissediyordum. Rüzgâr sokak aralarından ıslık çalarak geçiyor, kırık camların kenarlarında tiz bir çınlama bırakıyordu. Dar sokağa adım attığımız anda sesler değişti. Artık sadece bizim ayak seslerimiz ve rüzgâr yoktu; uzaktan, belki iki üç bina öteden gelen hafif bir metal çarpması – sanki bir boru ya da zincir sallanıyordu. Ritmik değildi, ama düzensiz de değildi; arada bir duruyor, sonra yeniden başlıyordu. Travis’in eli elimde daha da sıkılaştı; parmak eklemleri beyazlaşmıştı. Kavşağa vardığımızda durduk. Sol taraftaki bina, haritadaki ikinci nokta olmalıydı. Cephesi bir zamanlar heybetliymiş gibi duruyordu; yüksek tavanlı, geniş pencereli, belki eski bir atölye ya da küçük bir fabrika. Şimdi ise üst katların yarısı çökmüş, tuğlalar aşağıya yuvarlanmış, kaldırıma dağılmıştı. Çöken kısımdan sarkan demir kirişler rüzgârda hafifçe sallanıyor, metalin metale sürtünmesinden doğan o tanıdık, tiz gıcırtıyı yayıyordu. Duvarın kalan kısmında, yaklaşık iki metre yükseklikte, defterdeki ana sembole çok benzeyen bir işaret vardı – ama bu sefer çizgilerin etrafı kurumuş kan kırmızısı bir boyayla çevrelenmişti. Ya da belki sadece pas. Karanlıkta ayırt etmek zordu. İçimdeki ürperti artık sadece sırtımda dolaşmıyordu; boğazıma kadar yükselmişti. Yine de geri dönemezdik. Travis bana baktı; gözlerinde aynı kararlılık, aynı hafif korku vardı. Başını hafifçe eğdi – “Hazır mısın?” der gibi. Cevap vermedim; sadece elimizi daha da kenetledim ve kapıya doğru yürüdük. Kapı zaten aralıktı. Rüzgâr aralıktan içeri üflüyor, içerideki tozu dışarı savuruyordu. Travis kapıyı itti; menteşeler öyle uzun süre hareketsiz kalmıştı ki, açılırken çıkardıkları ses uzun, boğuk bir iniltiye dönüştü – sanki bina uyanmak istemiyordu. İçeri adım attığımız anda hava ağırlaştı. Kokular katman katman geldi: ilk başta nemli taş ve küf, sonra eski makine yağı, yanmış kâğıt, ve en derinde çok hafif, metalik-tatlı bir koku – belki çürümeye yüz tutmuş bir şey, belki sadece hayal gücüm. Kırık pencerelerden sızan ışık demetleri zemini çapraz çapraz kesiyordu. Her ışık huzmesi toz zerreleriyle doluydu; zerreler altın rengi bir sis gibi dans ediyor, havada asılı kalıyordu. Işığın vurduğu yerlerde zemindeki kırık taşlar ve dağılmış tahta parçaları parlıyordu; diğer yerler ise koyu gölgelerle kaplıydı. Adım attığımız her seferde cam kırıkları ayaklarımızın altında ince ince çıtırdıyor, ses binanın yüksek tavanında yankılanıp geri dönüyordu – sanki içeride başka ayaklar da bizimkileri taklit ediyordu. Duvarlardaki raflar hâlâ yerindeydi ama çoğu eğrilmiş, bazıları tamamen devrilmişti. Üzerlerinde toz o kadar kalındı ki, dokunduğunuzda parmak iziniz hemen beliriyor, toz bulutu havaya kalkıyordu. Bazı rafların kenarlarında eski etiketler asılı kalmıştı; mürekkep solmuş, ama kelimeler hâlâ seçilebiliyordu: “İplik – Pamuk 40/2”, “Makara – Çelik”, “Dikkat: Yağlama Gerekli”. Bir zamanlar burada hayat varmış; makineler dönmüş, insanlar çalışmış, iplikler dokunmuş… Şimdi sadece sessizlik ve toz. Travis bir kutuya uzandı. Metal kutu pas lekeleriyle kaplıydı; kapağı açıldığında hafif bir vakum sesi çıktı – sanki yıllardır hava almamıştı. İçinden sararmış zarflar, birkaç fotoğraf ve bir çift eski deri eldiven düştü. Fotoğraflardan birini elime aldım. Siyah-beyaz, kenarları kıvrılmış. Üzerinde dört kişi duruyordu: iki kadın, iki erkek. Arka planda aynı bina, ama o zamanlar pencereleri camlı, kapısı boyalı, çatısı sağlamdı. Yüzlerindeki ifadeler donuktu; dudaklar gülümsüyormuş gibi kıvrılmış ama gözler… gözler tamamen boş. Sanki fotoğraf makinesine bakarken bile başka bir yere, belki çok daha karanlık bir yere bakıyorlardı. Travis bir zarfı açtı. İçinden katlanmış bir kâğıt çıktı. Kâğıdı açtığında mürekkep lekeleri hâlâ nemli gibi duruyordu – ama bu imkânsızdı, değil mi? Yıllar geçmişti. Okumaya başladı, sesi alçak ve titrek: “Gece indiğinde semboller uyanır. Onları takip edersen seni hatırlarlar. Ama eğer gözlerini kaparsan, onlar seni kapar. Üçüncü işaretten sonra dördüncü sesi bekle. Ses sustuğunda koş. Koşmazsan kalırsın.” Cümleler yarım kalıyordu. Son satırda sadece tek bir kelime vardı, kalın kalemle altı çizilmiş: **“Unutma.”** Boğazım düğümlendi. Mektubu Travis’e uzattım. Okurken yüzü gerildi; çenesi kasıldı. “Bu… sadece uyarı değil,” dedi. “Bir talimat gibi. Bizi yönlendiriyor.” O anda zeminde bir şey dikkatimi çekti. Toz tabakasının tam ortasında, sanki biri yeni çizmiş gibi taze duran bir ok. Ok, odanın karşı köşesine, devrilmiş bir rafın arkasına işaret ediyordu. Diz çöktüm, parmaklarımla tozu sıyırdım. Altında aynı sembol: üçgen içinde daire, çapraz çizgi, kuyruk. Ama bu sefer dairenin etrafında ince, spiral şeklinde bir çizgi eklenmişti – sanki bir girdap ya da bir döngü. “Travis… buradan.” Birlikte kalktık. Yavaş adımlarla ilerledik. Her adımda zemindeki cam ve tahta parçaları ayaklarımızın altında eziliyor, sesler binanın içinde yankılanıyordu. Rafın arkasına geçtiğimizde karşımıza dar bir koridor çıktı. Koridorun duvarları nemden şişmiş, tavandan sarkan eski elektrik kabloları ve borular karanlıkta yılan gibi kıvrılıyordu. Hava akımı buradan geliyordu; hafif, soğuk, metalik kokulu bir esinti yüzümüze çarpıyordu. Koridor boyunca duvarlarda yeni semboller belirdi. Bazıları tebeşirle çizilmiş, kenarları hâlâ tozlu; bazıları bıçakla kazınmış, çizgiler derin ve keskin; bazıları ise koyu kırmızıya çalan bir boyayla yapılmıştı – boya yer yer akmış, damlalar aşağıya süzülmüştü. Her sembol bir öncekinden biraz daha karmaşıktı; sanki bir hikâye anlatıyor, bir sırayı takip etmemizi istiyordu. Bir tanesinin yanında küçük bir not vardı, el yazısıyla: “İkinci kapı açıldığında üçüncü sesi say. Üçten sonra dur. Durmazsan kaybedersin.” Durduk. Dinledik. İlk başta sadece rüzgârın uğultusu ve uzaklardan gelen damlama sesi vardı. Sonra… koridorun derinliklerinden gelen hafif bir tıkırtı. Metal bir şeyin taşa vurması gibi. Bir… iki… üç. Sonra durdu. Tam üçte. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Travis el fenerini koridorun sonuna tuttu. Işık huzmesi eski bir demir kapıyı aydınlattı. Kapı yarı açıktı; aralığından daha yoğun bir karanlık sızıyordu. Travis kapıyı itti. Menteşeler inledi. İçerideki oda daha büyüktü – belki eski bir makine dairesi. Ortada kocaman, paslanmış bir dokuma tezgâhı duruyordu; iplik makaraları hâlâ yerindeydi ama çoğu kırık, ipler çürümüştü. Tavan yüksekti; ışığımız oraya ulaşmıyordu, sadece karanlık bir boşluk. Zeminde, tezgâhın tam önünde eski bir sandık vardı. Üzerinde defterdeki son sembole benzeyen bir işaret – ama bu sefer sembolün etrafı ince zincir gibi çizgilerle çevrelenmişti. Travis’le birlikte sandığı açtık. İçinden yıpranmış bir harita, birkaç mektup daha ve bir çift deri eldiven çıktı. Eldivenler soğuk ve sertti; iç astarı yırtılmış, deri yer yer çatlamıştı. Haritayı açtık. Şehrin kuzeyindeki terk edilmiş bölgeler detaylıca işaretlenmişti. Birkaç nokta kırmızı daire içine alınmıştı; birinin yanına yazılmıştı: “İlk kapı burada açılacak. Ama kapı seni seçerse, geri dönemezsin.” Travis bana baktı. Gözlerinde soru vardı: Devam mı? Cevabı ben verdim, sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti: “Başka çaremiz yok gibi.” Eldivenleri taktım. Deri parmaklarımı sardığında tuhaf bir his uyandı – sanki eldivenler daha önce de başkalarının ellerinde olmuş, onların korkusunu, heyecanını, son nefeslerini emmiş gibiydi. Haritayı cebime koydum, defteri sıkıca tuttum. Odanın derinliklerine doğru bir adım attık. O anda tezgâhın arkasından hafif bir hışırtı geldi. Toz bulutu havalandı. Bir gölge uzadı – insan mı, yoksa sadece ışığın oyunu mu, emin olamadım. Nefesimizi tuttuk. Gölgeler kıpırdandı. Şehir bizi yutmaya devam ediyordu; adım adım, sembol sembol, ses ses. Kapının aralığından sızan soğuk hava, yüzümüze çarpıp saç tellerimizi savurduğunda, sanki bina kendi nefesini dışarı üflüyormuş gibi hissettik. Travis el fenerini yeniden tuttu; dar ışık konisi, paslı demir kapının ötesindeki karanlığı yaladı ama tam olarak aydınlatamadı. Sadece gölgelerin kenarlarını belli belirsiz gösterdi: eğri büğrü borular, sarkmış teller, yer yer çökmüş tavandan sarkan tozlu örümcek ağları. Havada asılı kalan nem, ciğerlerimize yapışıyordu; her nefeste metal, küf ve çok eski, yanmış kumaş kokusu karışımı bir tat bırakıyordu dilimizde. “Marry,” dedi Travis, sesi neredeyse fısıltıdan biraz yüksek, “burası… farklı. Öncekilerden daha ağır.” Haklıydı. Önceki odalar terk edilmiş, unutulmuş hissi veriyordu; bu oda ise sanki terk edilmeyi reddediyordu. Sanki birileri hâlâ burada yaşıyor, nefes alıyor, bekliyordu. Ya da tam tersi: birileri burada ölmüş ve ölüm hâlâ havada asılı kalmıştı. Adım attık. Botlarımızın altı, zemindeki ince metal tozuna bastığında hafif bir hışırtı çıktı – sanki kum değil, cam tozu gibi ince bir şeydi. Işık huzmesi tezgâhın paslı gövdesine vurdu; dişliler hâlâ yerindeydi ama çoğu birbirine kenetlenmiş, donmuş gibi duruyordu. İpler – bir zamanlar beyaz olan pamuk iplikler – şimdi gri-siyah bir renge dönmüş, yer yer kopmuş, sarkıyordu. Bazıları tavana kadar uzanmış, rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyordu; o sallanış, sanki yukarıda bir şey nefes alıp veriyormuş gibi ritmikti. Sandığın kapağını tekrar kapatmadan önce eldivenli parmaklarımla haritayı bir kez daha açtım. Kırmızı daire içindeki nokta tam burasıydı. Yanındaki yazı hâlâ netti: “İlk kapı burada açılacak. Ama kapı seni seçerse, geri dönemezsin.” Travis haritayı omzumun üzerinden izliyordu. Nefesi enseme çarpıyordu – sıcak, tanıdık, ama şu an bile içimde bir ürperti uyandırıyordu. “Seçmek derken neyi kastediyor olabilir?” diye sordum, sesim boğuk çıktı. “Bilmiyorum. Ama şu an hissettiğim… sanki bizi izleyen bir şey var. Ve o şey kararını verdi.” O anda tezgâhın arkasından gelen hışırtı tekrarlandı. Bu sefer daha yakındı. Toz bulutu yükseldi; ışık konisi içinde altın zerreler dans etti. Travis feneri o yöne çevirdi. Işık, eski bir makine parçasının –belki kırık bir volan ya da büyük bir makara– kenarına çarptı ve orada bir an için bir gölge şekillendi. İnsan silueti gibiydi; uzun, ince, başı hafif öne eğik. Ama ışık kayınca gölge kayboldu. Sadece toz kaldı. “Nefesini tut,” dedi Travis. “Dinle.” Dinledik. İlk başta sadece kendi kalp atışlarımız vardı. Sonra… çok hafif, neredeyse hayal gibi bir ses: kumaşın kumaşa sürtünmesi. Yumuşak, ritmik. Bir elbise eteği mi? Bir palto mu? Yoksa sadece rüzgârın ipler arasında dolaşması mı? Ses kesildi. Sonra yeniden başladı – bu sefer biraz daha yakından. Travis elimi daha sıkı tuttu. Eldivenin derisi avucuma yapışmıştı; terden kayganlaşmıştı. “Geri mi çekilelim?” diye sordum. Başını yavaşça salladı. “Hayır. Harita burayı işaret etti. Eğer geri dönersek… belki bir daha bulamayız.” Doğru söylüyordu. İçimdeki o tuhaf his – korkuyla karışık bir çekim – beni ileriye itiyordu. Sanki bu bina, bu oda, bu gölge… hepsi beni bekliyordu. Yıllardır. Yavaşça tezgâhın etrafını dolaştık. Her adımda zemindeki metal tozu ayaklarımızın altında eziliyor, hafif bir çıtırtı çıkarıyordu. Işık, duvarlardaki yeni sembolleri aydınlattı. Bu seferki semboller daha büyüktü; bazıları neredeyse yarım metre çapındaydı. Çizgiler derin kazınmıştı; kenarlarında hâlâ taze gibi duran kırmızımsı lekeler vardı. Parmaklarımla dokunmaya cesaret edemedim. Bir tanesinin altında, küçük, el yazısıyla bir cümle: “Gözlerini kapama. Kaparsan seni hatırlar.” Cümle beni dondurdu. Hatırlamak mı? Kim bizi hatırlıyordu? Ya da ne? Travis feneri yukarı kaldırdı. Tavanın bir kısmı çökmüştü; açıklıktan gece gökyüzü görünüyordu – bulutlar arasında ayın soluk, hastalıklı diski. Işık oradan da sızıyordu; zayıf, gümüşi, soğuk. O ışıkta, tezgâhın üstünde bir şey parladı. Küçük, metal bir anahtar. Paslı değildi; parlaktı. Sanki yeni bırakılmış gibi. Travis uzandı, aldı. Anahtar avucunda soğuk ve ağırdı. Üzerinde küçük bir oyma vardı: aynı üçgen-daire sembolü, ama bu sefer dairenin içinde bir anahtar deliği şekli. “Bu… bir kapı anahtarı olmalı,” dedi. Ama hangi kapı? O anda ses geri geldi – bu sefer daha net. Kumaş sürtünmesi değil; ayak sesi. Hafif, dikkatli, ama kesinlikle ayak sesi. Yumuşak tabanlı bir ayakkabı, tozlu zeminde yürürken çıkardığı o tanıdık hışırtı. Koridorun derinliklerinden geliyordu. Travis feneri o yöne tuttu. Işık koridorun duvarlarını yaladı; orada, yaklaşık on metre ötede, bir kapı çerçevesi belirdi. Kapı yoktu – menteşeler boştu. Ama çerçeve etrafında semboller vardı; yoğun, karmaşık, birbirine geçmiş. Ayak sesi durdu. Sessizlik o kadar yoğundu ki, kulaklarımızda çınlıyordu. Sonra… tek bir adım daha. Yakınlaştı. Travis beni hafifçe arkasına çekti. Vücudu gergindi; omuzları kaskatı. “Kim var orada?” diye seslendi. Sesinde korkudan çok kararlılık vardı. Cevap gelmedi. Ama bir sonraki adım daha yakından geldi. Işık huzmesi koridorun sonuna ulaştı. Orada, kapı çerçevesinin hemen önünde, bir siluet belirdi. Uzun paltolu, başı öne eğik, elleri yanlarda sarkık. Yüzü gölgedeydi; ışık ona ulaşamıyordu. Ama paltosunun etekleri hafifçe dalgalanıyordu – sanki rüzgâr yokken bile hareket ediyordu. Travis feneri sabitledi. Siluet kıpırdamadı. “Marry… geri çekil,” dedi alçak sesle. Ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. Gözlerimi ondan alamıyordum. O siluet… tanıdık geliyordu. Sanki daha önce görmüştüm. Belki fotoğraflarda. Belki rüyalarımda. Siluet yavaşça başını kaldırdı. Işık yüzüne çarptı – ama yüz yoktu. Daha doğrusu, yüzün olması gereken yerde sadece karanlık vardı. Derin, mutlak bir karanlık. Gözler yoktu, burun yoktu, ağız yoktu. Sadece boşluk. O anda içimde bir şey koptu. Korku değil – tanıma. Sanki o boşluk bana bakıyordu. Ve beni tanıyordu. Travis beni kolumdan çekti. “Koş!” Ama çok geçti. Siluet bir adım attı. O adımda zemindeki toz havalandı; ışıkta altın bir bulut oluştu. Ve aynı anda, odanın her yerinden sesler yükseldi: kumaş sürtünmesi, metal çınlaması, iplerin gerilmesi, uzak bir kapı gıcırtısı, damlayan su, ve altında hepsinin altında bir fısıltı. Binlerce fısıltı. İsimler mi söylüyorlardı? Yoksa sadece rüzgâr mı? Fısıltılar birleşip tek bir sese dönüştü: “Marry…” Adımı söylediler. Travis beni çekerek geri döndü. Tezgâha çarptık; makara devrildi, paslı dişliler yere saçıldı. Çıtır çıtır sesler yükseldi. Koşmaya başladık – ama hangi yöne? Koridor mu? Giriş mi? Her şey birbirine karışmıştı. Işık huzmesi titriyordu; Travis’in eli titriyordu. Koridora daldık. Duvarlardaki semboller ışıkta parlıyordu; sanki canlanmış, kıpırdanıyorlardı. Bazıları büyüyor, bazıları küçülüyor, bazıları birbirine akıyordu. Ayak sesleri arkamızdan geliyordu. Tek değil – birden fazla. Hafif, dikkatli, ama kararlı. “Haritaya bak!” diye bağırdım. “Başka çıkış olmalı!” Travis koşarken haritayı cebinden çıkardı. Işıkta açtı. Parmakları titriyordu. “Şurası… sağda bir yan koridor var. Sembol işaretiyle.” Sağa döndük. Dar bir geçit. Duvarlar o kadar yakındı ki omuzlarımız sürtünüyordu; taş soğuk ve nemliydi. Tavan alçalıyordu; başımızı eğmek zorunda kaldık. Arkadan gelen ayak sesleri yaklaşıyordu. Artık ritmik değildi – aceleciydi. Geçidin sonunda bir kapı belirdi. Küçük, demir, üzerinde aynı anahtar deliği şekli. Travis anahtarı çıkardı. Deliğe soktu. Döndürdü. Tık. Kapı açıldı. İçeriye daldık. Kapıyı arkamızdan çektik. Kilitlendi. Karanlık bizi yuttu. Ama bu karanlık farklıydı. Sessizdi. Çok sessiz. Travis feneri yere tuttu. Işık, dar bir merdiveni aydınlattı – aşağıya iniyordu. Duvarlarda sembol yoktu. Sadece nem ve küf. Nefes nefese durduk. “Ne… neydi o?” diye sordum. Travis başını salladı. “Bilmiyorum. Ama… bizi tanıyordu.” Eldivenli elimi yüzüme götürdüm. Deride hâlâ o soğuk his vardı. Sanki eldivenler de bizi tanıyordu. Merdivenden aşağı inmeye başladık. Her basamak gıcırdıyordu. Aşağıda ne vardı bilmiyorduk. Ama yukarıda, kapının ötesinde, ayak sesleri durmuştu. Dinliyorlardı. Bekliyorlardı. Ve biz, adım adım, şehrin daha derin katmanlarına iniyorduk.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE