Merdivenin her basamağı, altında gizli bir boşluk varmış gibi inliyordu. Ahşap değil, metal ve taş karışımı bir şeydi; paslı demir korkuluklar elimize değdiğinde eldivenlerin derisi yapışıyordu – sanki merdiven bizi tutmak, bırakmamak istiyordu. Travis önde, fenerin ışığını aşağıya doğru tutuyordu; ışık huzmesi daraldıkça daralıyor, basamakların kenarlarında titrek gölgeler oluşturuyordu. Her adımda ayaklarımızın altında hafif bir çıtırtı: kırık cam mı, kurumuş sıva parçaları mı, yoksa başka bir şey mi, ayırt edemiyorduk.
Hava giderek ağırlaşıyordu. Yukarıdaki odanın nemi bile buraya göre hafif kalırdı; burası farklı bir nemdi – boğazda yapışkan, ciğerlerde ağır, deride soğuk bir ter tabakası bırakan cinsten. Kokular katman katman geliyordu: en üstte küf ve pas, altında eski yağ, daha derinde ise çok hafif, tatlımsı bir çürüme – sanki bir yerlerde unutulmuş meyve ya da et vardı, ama yıllardır kimse dokunmamıştı. Rüzgâr yoktu artık; hava hareketsizdi, sadece bizim nefeslerimiz hareket ettiriyordu onu.
Merdiven yaklaşık otuz basamak indi – tam saymadım, ama her biri aynı uzunlukta, aynı yükseklikteydi; sanki biri ölçüp biçerek inşa etmişti. Son basamağa vardığımızda ayaklarımız beton zemine bastı. Soğuktu, ama taş kadar sert değildi; hafifçe yumuşak, neredeyse süngerimsi bir his vardı. Travis feneri etrafa çevirdi.
Karşımızda uzun, dar bir koridor uzanıyordu. Duvarlar tuğlaydı, ama tuğlalar arasında geniş harç boşlukları vardı; bazı yerlerde harç tamamen dökülmüş, aralıklar karanlık çatlaklara dönüşmüştü. Tavan alçaktı – Travis başını hafifçe eğmek zorunda kaldı. Işık, duvarlardaki ıslak lekeleri parlattı; su damlaları aşağı süzülüyor, zeminde küçük birikintiler oluşturuyordu. Her damla düştüğünde hafif bir plic sesi çıkıyordu – ritmik, hipnotik.
“Marry,” dedi Travis, sesi boğuk, “burası… fabrikanın bodrum katı olmalı. Ama neden bu kadar derinde?”
Sormasına gerek yoktu aslında. İçimdeki his çok netti: burası fabrikanın bodrumu değildi. Fabrika bir kapaktı. Gerçek şey buradaydı.
Koridor boyunca yürümeye başladık. Her adımda zemindeki su birikintileri botlarımızın altında şapırdıyordu; ses yankılanmıyordu bile – duvarlar sesi emiyordu sanki. Duvarlarda sembol yoktu artık; sadece tek tük kazınmış çizgiler, bazıları çocuk eliyle yapılmış gibi düzensiz, bazıları ise çok keskin, çok kararlı. Bir tanesinin yanında, harç aralığına sıkıştırılmış küçük bir kâğıt parçası gördüm. Eğildim, çektim. Kâğıt ıslaktı, ama yazı hâlâ okunuyordu:
“Buraya gelen herkes bir şey bırakır.
Sen ne bırakacaksın?”
Kâğıdı Travis’e gösterdim. Okurken yüzü gerildi.
“Bir tuzak gibi,” dedi. “Ya da bir sözleşme.”
Devam ettik. Koridorun sonunda bir kapı belirdi – bu sefer tahtadan, ama tahta değil gibiydi; yüzeyi metal gibi sert, ama dokununca hafifçe esniyordu. Üzerinde bir anahtar deliği vardı; aynı anahtar deliği şekli. Travis cebinden anahtarı çıkardı – hâlâ soğuktu, parmaklarında titreşiyordu sanki. Deliğe soktu. Döndürdü.
Tıkırtı. Ama kapı açılmadı. Bunun yerine zeminde bir şey hareket etti. Hafif bir mekanik vızıltı, sonra bir tık sesi. Duvarın bir kısmı – yaklaşık bir metre genişliğinde bir bölüm – yana kaydı. Gizli bir geçit.
Işık huzmesi içeri daldı.
Oda… oda değildi. Daha çok bir mezar gibiydi. Ama mezar değil – çünkü mezarlar boş olurdu. Burası doluydu.
Ortada uzun, dikdörtgen bir masa duruyordu; masa üstü koyu renkli, cilalı bir taştan yapılmıştı – obsidyen gibi parlıyordu. Masanın etrafında sandalyeler yoktu; yerine duvarlara yaslanmış eski sandıklar, raflar, ve yerde dağılmış eşyalar vardı: yıpranmış defterler, kırık saatler, paslı bıçaklar, solmuş kurdeleler, çocuk ayakkabıları… Her şey tozla kaplıydı, ama toz eşit değildi; bazı eşyaların üstünde hiç toz yoktu – sanki dün bırakılmış gibi.
Masanın tam ortasında, tek bir mum duruyordu. Sönmüştü, ama fitili hâlâ siyah ve kıvrıktı; balmumu aşağı süzülmüş, masaya damlamıştı. Mumun yanında açık bir defter vardı – bizim defterimize çok benzeyen, ama daha kalın, daha eski. Sayfaları sararmış, kenarları yanmıştı.
Travis yaklaştı. Feneri deftere tuttu. İlk sayfada el yazısıyla tek bir cümle:
“Buraya gelen herkes bir hikâye getirir.
Hikâyeni anlatmadan çıkamazsın.”
Sayfayı çevirdik. İçinde isimler vardı. Yüzlerce isim. Bazıları solmuş, bazıları hâlâ siyah mürekkeple yazılmış. Her ismin yanında bir tarih, ve kısa bir not:
“Anna – 14 Kasım 1973 – unuttu”
“Karl – 3 Şubat 1989 – kaçamadı”
“Elena – 19 Ekim 2001 – hatırladı”
Son isim… dün tarihliydi.
“Marry Fax” yazmıyordu henüz. Ama boş bir satır vardı. Altında kalem bırakılmıştı – ucu hâlâ sivri.
Travis elini uzattı, ama dokunmadı. “Bu… bir kayıt defteri gibi. Ya da bir liste.”
O anda mumun fitilinden hafif bir duman yükseldi. Sönmüştü ama şimdi yeniden yanıyordu – alev yoktu, sadece ince, gri bir duman. Duman yavaşça yükseldi, havada kıvrıldı, sonra masanın üstünde bir şekil aldı: bizim siluetlerimiz. İki insan figürü, el ele.
Duman dağıldı.
Ama dağılmadan önce fısıltı geldi – aynı fısıltı, yukarıdaki odadan bildiğimiz:
“Marry… Travis…”
İsimlerimizi söylediler. Ama bu sefer sesler çoğalmıştı. Duvarlardan, sandıklardan, yerden, tavandan… her yerden.
Travis beni kolumdan tuttu. “Burada kalamayız.”
Ama çıkmak için kapı yoktu artık. Gizli geçit kapanmıştı. Duvar pürüzsüzdü; sanki hiç açılmamış gibi.
Panik içime doldu. Nefesim hızlandı. Eldivenli ellerim terden kayganlaşmıştı.
“Haritaya bak,” dedim titreyerek. “Başka bir çıkış olmalı.”
Travis haritayı çıkardı. Işıkta açtı. Parmakları titriyordu. Haritada burası işaretlenmemişti. Ama masanın altında küçük bir sembol vardı – üçgen içinde daire, ama bu sefer dairenin içinde bir merdiven şekli.
Masanın altına eğildik. Zeminde bir kapak vardı – metal, paslı, üzerinde aynı anahtar deliği.
Anahtarı soktuk. Döndürdük.
Bu sefer kapak açıldı. Aşağıya, daha derin bir merdiven.
Ama aşağıdan gelen hava… farklıydı. Soğuk değil. Sıcak. Ve içinde bir koku vardı – yanık kâğıt, erimiş balmumu, ve çok hafif, tanıdık bir parfüm kokusu. Annemin parfümü gibi.
Travis bana baktı. “İniyoruz mu?”
Başımı salladım. Başka çaremiz yoktu.
Merdiven bu sefer daha dardı. Basamaklar demirdendi, her biri paslı ve kaygandı. Işık aşağıya ulaştıkça duvarlarda yeni şeyler belirdi: el izleri. Gerçek el izleri – bazıları kurumuş kana benzeyen kırmızı lekelerle çevrili. Parmak izleri derin, sanki biri duvara yapışıp kalmak için tırnaklarını geçirmişti.
En alta vardığımızda karşımızda bir oda daha vardı – ama bu sefer oda değil, bir salon gibiydi. Tavan yüksek, duvarlar siyah taşla kaplı. Ortada büyük bir ayna duruyordu – tam boy, çerçevesi oymalı, ama oymalar sembollerle doluydu. Aynanın karşısında iki sandalye. Birinde oturan biri vardı.
Hayır. Oturan değil – duran.
Siluet. Aynı yukarıdaki gibi. Uzun paltolu, başı öne eğik. Ama bu sefer yüzü vardı.
Yüz… benim yüzümdü.
Aynada değil – aynanın önünde duran şey, benim yüzüme sahipti. Ama gözleri boştu. Dudakları kıvrılmış, ama gülümseme değildi. Sadece bir taklit.
“Marry,” dedi. Ses benim sesimdi. Ama yankısız, düz.
Travis öne geçti. “Sen kimsin?”
Şey başını yavaşça kaldırdı. “Ben… unutanım. Siz hatırlıyorsunuz. O yüzden buradasınız.”
Ayna parladı. Işıkta yansıma değişti. Aynada artık biz vardık – ama farklı. Travis’in gözleri kapalıydı. Benim ellerim kanlıydı.
“Seçin,” dedi şey. “Ya hatırlarsınız, ya unutursunuz. Ama unutursanız… burada kalırsınız.”
Travis elimi sıktı. “Ne hatırlayacağız?”
Şey gülümsedi – bu sefer gerçek bir gülümseme. “Her şeyi. Ve hiçbir şeyi.”
O anda ayna çatladı. Çatlaklar hızla yayıldı. Cam parçaları yere dökülmedi – havada asılı kaldı. Her parçada farklı bir görüntü: çocukluğum, Travis’le ilk tanıştığımız gün, defteri bulduğumuz an, yukarıdaki gölge, kanlı el izleri…
Ve en ortada, en büyük parçada: boş bir oda. İkimiz yoktuk.
“Seçin,” dedi ses tekrar. Bu sefer Travis’in sesiydi.
Kalbim duracak gibiydi. Eldivenli elim Travis’in elini daha sıkı tuttu.
“Hatırlayacağız,” dedim.
Sesler yükseldi. Binlerce ses. Hepsi aynı anda:
“Hatırlayın.”
Ayna parçaları dönmeye başladı. Görüntüler birbirine karıştı. Başım döndü. Gözlerimi kapattım.
Ama kapattığım anda her şey sustu.
Gözlerimi açtığımda… oda boştu.
Mum yoktu. Defter yoktu. Sandalyeler yoktu. Sadece ayna – kırık, ama hâlâ duruyordu.
Ve aynada… sadece biz vardık. Normal. El ele.
Ama elimizde bir şey vardı: küçük, siyah bir anahtar. Üzerinde tek bir sembol: üçgen içinde daire, dairenin içinde bir göz.
Travis anahtarı avucunda sıktı.
“Çıkış bu mu?” diye sordum.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama başka bir şey yok.”
Duvarın bir köşesinde, zeminde bir çizgi belirdi – ince, ışıkta parlayan bir çizgi. Çizgi bir kapıya doğru gidiyordu. Kapı yoktu – ama çizgi bitince duvar kaydı.
Dışarı çıktık.
Gece hâlâ oradaydı. Sokak lambaları soluktu. Yağmur başlamıştı – ince, soğuk.
Ama artık izlenmiyorduk.
Ya da… belki hâlâ izleniyorduk.
Cebimde defter hâlâ duruyordu. Açtım. Son sayfaya yeni bir satır eklenmişti – benim el yazımla:
“Hatırladık.”
Travis bana baktı. Gözlerinde aynı soru vardı.
Devam mı edecektik?
Evet.
Çünkü şehir hâlâ sırlarını saklıyordu.
Ve biz, Marry Fax ve Travis Walker, hâlâ el eleydik.
Yağmur artık ince bir sis haline gelmişti; sokak lambalarının soluk ışığında havada asılı duran milyonlarca minik su zerresi, her nefeste yüzümüze yapışıyordu. Frankfurt’un bu terk edilmiş kuzey mahallesinde –ki burası artık şehrin resmi haritalarında bile gri bir leke olarak geçiyordu– sokaklar daha da daralmış, binalar birbirine yaslanmış gibiydi. Adımlarımız ıslak kaldırımda hafifçe şapırdıyor, her şapırtı yankılanmıyor, aksine hemen emiliyordu; sanki şehir sesleri yutmayı öğrenmişti.
Travis’in eli hâlâ elimdeydi. Eldivenin derisi ıslanmış, avuç içlerimiz birbirine yapışmıştı. Anahtar cebimizdeydi – o küçük, siyah, soğuk metal parçası. Üzerindeki göz sembolü parmak uçlarıma değdiğinde içimde bir titreşim oluyordu; sanki anahtar canlıydı, nabız atıyordu. Defterin son sayfasına yazdığım o iki kelime hâlâ aklımdaydı: “Hatırladık.” Ama neyi hatırlamıştık? Görüntüler aynanın kırık parçalarında dönüp duruyordu hâlâ: çocukluğumun bahçesi, Travis’le ilk karşılaştığımız yağmurlu akşam, defteri bulduğumuz tozlu çatı katı, kanlı el izleri, boş yüzlü siluet… Hepsi birbirine karışmıştı. Gerçek olan hangisiydi?
“Marry,” dedi Travis, sesi yağmurun içinde boğuk, “dur. Haritaya bir daha bakalım.”
Durduk. Bir sokak lambasının tam altına çekildik. Işık huzmesi ıslak kaldırıma vuruyor, su birikintisinde titrek bir daire çiziyordu. Travis cebinden haritayı çıkardı – kâğıt ıslanmıştı, kenarları kıvrılmış, mürekkep yer yer dağılmıştı. Ama semboller hâlâ netti. Parmaklarıyla son işaretlediğimiz noktayı gösterdi: kuzeydoğuda, eski tren raylarının bittiği yerdeki terk edilmiş su deposu. Haritanın kenarına, çok küçük harflerle eklenmiş bir not vardı – daha önce fark etmemiştik:
“Son kapı suyun altında.
Ama su seni seçerse, yukarı çıkamazsın.”
Su. Tabii ya. Şehrin bu kısmında eskiden kanallar ve yeraltı suları vardı; savaş sonrası doldurulmuş, üstüne yol yapılmıştı ama bazı yerlerde hâlâ sızıyordu. Yağmur şiddetlendiğinde sokaklar birden göle dönüyordu.
“Depoya mı gidiyoruz?” diye sordum. Sesim titremiyordu artık – korku yerini tuhaf bir kabullenişe bırakmıştı.
Travis başını salladı. “Başka işaret yok. Ve anahtar… sanki oraya aitmiş gibi duruyor.”
Yürümeye devam ettik. Sokak lambaları seyrekleşti; bazıları tamamen sönmüştü, camları kırık, teller sarkıyordu. Karanlık koyulaştıkça diğer duyularımız keskinleşti: yağmurun ritmi, botlarımızın şapırtısı, uzaktan gelen bir köpek havlaması – ama köpek sesi birden kesildi, sanki biri boğazını tutmuş gibi. Rüzgâr estiğinde ıslık yerine bir uğultu duyuyorduk; derin, boğuk, yer altından gelen bir uğultu.
Tren raylarına vardığımızda raylar pas tutmuş, aralarına yabani otlar ve küçük ağaç fidanları sıkışmıştı. Rayların iki yanında terk edilmiş vagonlar duruyordu – bazılarının kapıları açıktı, içleri karanlık boşluklar gibiydi. Bir tanesinin yanından geçerken içeriden hafif bir tıkırtı geldi; metal bir şeyin yere düşmesi gibi. Durduk. Travis feneri tuttu. Işık vagonun içine daldı: eski sandalyeler, yırtık koltuklar, ve yerde bir şey parlıyordu. Küçük, yuvarlak bir ayna parçası. Üzerinde aynı göz sembolü kazınmıştı.
“Onlar bizi takip ediyor,” dedim fısıltıyla.
“Ya da yol gösteriyor.”
Vagonu geçtik. İleride, rayların bittiği yerde, devasa bir silindir yükseliyordu: eski su deposu. Betonarme, üst kısmı çökmüş, yan duvarlarında kocaman çatlaklar vardı. Çatlaklardan sızan su, zeminde küçük bir dere oluşturmuştu; su siyah ve yağlı görünüyordu, yüzeyinde gökkuşağı renkleri oynuyordu. Deponun kapısı –eski, demir, perçinli– yarı açıktı. Rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyordu; menteşeler gıcırdıyordu.
Travis kapıyı itti. Paslı demir inledi. İçerisi nemli ve soğuktu; hava dışarıdakinden bile ağırdı. Fener ışığı beton zemini aydınlattı: ortada büyük bir çukur vardı – deponun tabanı çökmüş, altında yeraltı suyu birikmişti. Su seviyesi yaklaşık bir metre aşağıdaydı; yüzeyi hareketsizdi, ama arada bir kabarcık yükseliyor, patlıyordu.
Duvarlarda semboller vardı – bu sefer çok daha büyük, neredeyse tavana kadar uzanan. Üçgen içinde daire, dairenin içinde göz, gözün içinde başka bir üçgen… Sonsuz bir döngü gibi. Ortadaki en büyük sembolün tam altında, duvara gömülü küçük bir metal plaka duruyordu. Üzerinde bir anahtar deliği.
Travis anahtarı çıkardı. Deliğe soktu. Döndürdü.
Bu sefer mekanizma sesi çok daha gürültülüydü: dişliler döndü, zincirler gerildi, beton zeminde bir çatlak belirdi. Çatlak genişledi, bir platform aşağı inmeye başladı – eski bir asansör gibi, ama rayları yoktu; sadece zincirlerle sarkıyordu. Platform suyun üstünde durdu. Üzerinde tek bir şey vardı: eski, paslı bir sandalye. Sandalyenin arkasına yaslanmış, ıslanmış bir defter.
Defteri aldım. Sayfaları açtım. İlk sayfada benim el yazımla yazılmış bir cümle:
“Buraya ikinci kez geliyorsun.
İlkinde unuttun.
Bu sefer unutma.”
Sayfalar çevrildikçe görüntüler belirdi – fotoğraflar değil, sanki mürekkeple çizilmiş anılar: ben küçükken, annemin elini tutarken, sonra Travis’le tanıştığımız gün, defteri bulduğumuz gece… Ve en sonda, bir sayfa tamamen siyah mürekkeple kaplıydı. Ama mürekkebin altında bir şey vardı; ışığı tuttuğumuzda hafifçe seçiliyordu: bir siluet. Boş yüzlü siluet.
Travis platforma adım attı. Ben de takip ettim. Sandalyeye oturdum – deri koltuk ıslak ve soğuktu. Travis yanıma çöktü. Zincirler gerildi; platform yavaşça inmeye başladı.
Su seviyesi yükseldi. Dizlerimize, belimize, göğsümüze… Soğuktu ama yakmıyordu. Aksine, tuhaf bir rahatlama hissi veriyordu. Sanki su bizi temizliyordu.
Platform suyun altına daldığında her şey karardı. Fener sönmüştü. Ama karanlık mutlak değildi; suyun içinde hafif bir parlaklık vardı – biyolüminesan bir şey mi, yoksa gözlerimizin oyunu mu?
Sonra sesler geldi. Binlerce ses. Ama bu sefer fısıltı değil – net, anlaşılır:
“Marry Fax… Travis Walker… hatırlayın.”
Görüntüler suyun içinde belirdi – sanki su bir ekran haline gelmişti. Çocukluğumun evi, annemin gülüşü, babamın sigara kokusu, ilk aşk acım, Travis’le geçirdiğimiz geceler, defterin ilk sayfasına dokunduğum an… Her şey oradaydı. Ama hepsinin ortasında bir boşluk vardı: siluet. Boş yüzlü olan.
Ses devam etti:
“Sen onu yarattın.
Unutmak için.
Ama unutmak onu besledi.”
Anladım.
Siluet bendim. Unuttuğum her parçam, her korkum, her pişmanlığım… Onu beslemiştim. Şehir onun eviydi. Semboller onun diliydi. Defter onun çağrısıydı.
Travis elimi sıktı. Sesi suda boğuk çıktı:
“Ne yapacağız?”
“Hatırlayacağız,” dedim. “Ama bu sefer tamamen.”
Su etrafımızı sardı. Nefes alamıyorduk ama boğulmuyorduk. Sanki su bizi içine almıştı – ama bizi korumak için.
Görüntüler hızlandı. Her hatırladığım an, siluetin yüzünde bir parça belirdi: bir göz, bir burun, bir dudak… Yüz tamamlanıyordu.
Son görüntüde kendimi gördüm: aynanın önünde duruyordum, elimde defter, Travis yanımda. Ama bu sefer gözlerimde korku yoktu. Kararlılık vardı.
Su birden çekildi. Platform yükseldi. Tekrar beton zemindeydik.
Siluet karşımızdaydı. Ama artık boş değildi. Yüzü… benim yüzümdü. Ama yaşlanmış, yorgun, ama huzurlu.
“Teşekkür ederim,” dedi. Ses artık benim sesimdi. “Beni geri getirdin.”
Sonra dağıldı – toz gibi, su gibi, gölge gibi.
Defter elimdeydi. Son sayfaya yeni bir yazı eklenmişti – bu sefer Travis’in el yazısıyla:
“Unutmadık.”
Depodan çıktık. Yağmur durmuştu. Gökyüzü açılmış, ay görünüyordu – soluk ama gerçek.
Şehir hâlâ oradaydı. Ama artık bizi izlemiyordu.
Ya da belki izliyordu – ama bu sefer korkuyla değil, sessiz bir kabullenişle.
Ellerimiz hâlâ kenetliydi.
Marry Fax ve Travis Walker olarak, şehrin sırlarını çözmüştük.
Ama biliyorduk: sırlar bitmez.
Sadece bazen, onları hatırlamak yeter.
Yürüdük.
Adımlarımız artık yankılanmıyordu.
Çünkü artık biz de şehrin bir parçasıydık.