20. BÖLÜM

1869 Kelimeler
Bahar ilerledikçe Frankfurt’un havası giderek ağırlaştı; nemli, yapışkan bir sıcaklık nehri ve ormanları sardı, sanki şehir nefesini tutmuş gibiydi. Bahçe evimizin küçük mutfağında üçümüz kahvaltı ederken Sary birden durdu, fincanı masaya bıraktı, gözleri pencereden dışarıya, rayların ötesine, eski su deposunun siluetine dikildi. “Yine hissediyorum,” dedi alçak sesle, sesinde yıllardır duymadığımız bir titreme vardı. “O çekimi. Sanki biri bizi çağırıyor. Ama bu sefer… farklı. Acil gibi.” Travis kaşığını bıraktı, bana baktı; gözlerinde aynı soru vardı. Ben de hissetmiştim aslında – son birkaç gecedir rüyalarımda o eski semboller dönüp duruyordu, ama bu sefer pasif değillerdi; yanıp sönüyor, nabız gibi atıyorlardı. Defterleri raftan indirdik, son sayfaları açtık. Sary’nin yazdığı son cümle hâlâ taze gibi duruyordu ama altında, geceleyin biri tarafından eklenmiş gibi görünen yeni bir satır vardı: “Geliyorlar. Rayların ucunda. Üçünüzü de istiyorlar.” O cümleyle birlikte huzurumuz paramparça oldu. Sabahın erken saatlerinde üçümüz dışarı çıktık; botlarımızı giydik, eski deri eldivenleri – yıllardır çekmecede duranları – yeniden taktık, fenerleri, su şişelerini, Travis’in küçük çakısını aldık. Arabaya bindik, rayların bittiği yere doğru sürdük. Yol boyunca sustuk; sadece motorun uğultusu ve kalp atışlarımız vardı. Su deposunun beton gövdesi uzaktan göründüğünde hava daha da ağırlaştı – sanki yerçekimi artmıştı. Arabayı kenara çektik, indik. Otlar diz boyuydu, pas kokusu genzimizi yaktı. Kapı aralıktı; menteşeler gıcırdadı ama bu gıcırtı artık tanıdık değildi, tehditkar bir uyarı gibiydi. İçeri girdik. Karanlık, toz, eski kağıt ve küf kokusu. Merdivenleri çıktık – yavaş, adım adım, fenerlerin ışığı duvarlarda titrek gölgeler çiziyordu. En üst kata vardığımızda pencerenin önünde durduk; aşağıda şehir uzanıyordu ama bu sefer farklıydı: sokak lambalarının sarı ışıkları titriyor, sanki biri onları elle oynuyormuş gibi yanıp sönüyordu. Sary öne eğildi, eliyle camı sildi. “Bakın,” dedi. Aşağıda, rayların kenarında üç siluet duruyordu – uzun paltolu, başları öne eğik. Boş yüzler değillerdi bu sefer; gözleri vardı, parlayan, soğuk gözler. Bizi izliyorlardı. Travis hemen geri çekildi. “Gitmeliyiz,” dedi. Ama Sary donmuştu. “Hayır,” diye fısıldadı. “Onlar bizi bekliyor. Defterdeki gibi.” O anda merdivenlerden ayak sesleri geldi – ağır, ritmik, birden fazla. Panikle etrafa baktık; çıkış yoktu, sadece dar bir koridor ve eski bir kapı. Travis kapıyı itti; paslı menteşeler direndi ama açıldı. İçerisi karanlıktı, ama fenerlerimizi tuttuğumuzda duvarlarda eski grafitiler gördük – bizim sembolümüz, üçgen içinde daire, dairenin içinde göz, ama bu sefer taze boyanmıştı, kırmızıya çalan bir boyayla. Koridora daldık; ayak sesleri arkamızdan yaklaşıyordu. Koşmaya başladık – dar, düşük tavanlı koridorlarda, toz boğazımızı yakarken, nefes nefese. Koridor bir anda bitti; karşımıza eski bir demir kapı çıktı. Travis çakısını çıkardı, kilidi zorladı. “Açıl lanet olası!” diye mırıldandı. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi bir tüneldi – eski, nemli, duvarları yosun kaplı. Fenerlerimizi tuttuk; tünel aşağıya, yeraltına iniyordu. Arkamızdan sesler geldi – boğuk, anlaşılmaz fısıltılar. “Marry… Sary… Travis…” Adlarımızı söylüyorlardı. Sary’nin eli elimdeydi, Travis önde koşuyordu. Tünelde su birikintileri vardı; botlarımız çamurda kayıyordu, dizlerimize kadar battık bazen. Nefeslerimiz yankılanıyordu; kalp atışlarımız kulaklarımızda zonkluyordu. Bir süre sonra tünel genişledi; karşımıza eski bir yeraltı odası çıktı – belki eski bir sığınak, belki unutulmuş bir depo. Duvarlarda raflar, raflarda tozlu kutular. Travis bir kutuyu açtı; içinde eski belgeler, fotoğraflar – bizim gençlik fotoğraflarımız, ama yüzlerimiz silinmişti, yerine boş beyaz lekeler konmuştu. Sary inledi. “Onlar bizi izliyorlardı,” dedi. “Yıllardır.” O anda odanın köşesinden bir gölge hareket etti. Uzun paltolu, başı öne eğik. Gözleri parladı. Travis çakısını kaldırdı. “Yaklaşma!” diye bağırdı. Gölge durdu, sonra yavaşça öne çıktı. Yüzü yoktu – boş, gri bir yüz. Ama sesi vardı; boğuk, metalik. “Hatırladınız,” dedi. “Ama hatırlamak yetmez. Kabul etmelisiniz. Ya da unutacaksınız. Hepiniz.” Sary öne atıldı. “Hayır!” diye haykırdı. “Biz kabul ettik! Hatırladık ve yaşadık! Senin gibi gölge olmayacağız!” Gölge titredi; sanki sözler ona zarar veriyordu. Travis elini uzattı, Sary’nin omzuna koydu. “Git buradan,” dedi. “Biz buradayız. Gerçeğiz. Sen değilsin.” Gölge bir adım geri attı, sonra birden dağıldı – toz gibi, duman gibi. Ama arkasından başkaları geldi; üç gölge daha. Koşmaya başladık yine. Tünelin sonuna doğru bir merdiven gördük – yukarıya, dışarıya çıkan. Travis önde tırmandı, ben Sary’yi çektim. Merdivenler sallanıyordu; paslı, kırılacak gibi. Yukarı çıktığımızda kendimizi rayların kenarında bulduk – su deposunun arkasında, eski bir çıkış kapağından. Dışarıda hava serindi; gece olmuştu. Üç siluet hâlâ oradaydı – ama artık yaklaşmıyorlardı. Sadece izliyorlardı. Travis elini kaldırdı, bir selam gibi. “Gidin,” dedi. “Bizimle işiniz bitti.” Siluetler yavaşça geri çekildi, rayların gölgesinde eridi. Sary yere çöktü, nefes nefese. “Bitti mi?” diye sordu. Ben başımı salladım. “Bitti. Ama hatırladık. Ve kabul ettik. Artık çağıramazlar.” Eve döndüğümüzde üçümüz de titriyorduk. Sobayı yaktık, sıcak çay koyduk, battaniyeleri çektik. Sary defteri açtı, son sayfaya yazdı: “Geldiler. Ama bizi alamadılar. Çünkü biz üçümüzdük. Ve üçümüz kaldık.” Travis gülümsedi – yorgun ama zafer dolu. “Ve hâlâ buradayız,” dedi. O geceden sonra her şey değişti. Artık korku yoktu; sadece derin bir huzur. Bahçede oturduk, nehri izledik, salıncakta sallandık. Travis yeni bir heykel yapmaya başladı – üç siluet, birbirine kenetlenmiş, ama bu sefer metal değil, ahşap ve taş karışımı, sağlam, kalıcı. Sary bahçeyi genişletti; yeni fideler ekti, “Bunlar bizim zaferimiz,” diyordu. Ben de defterlere yazmaya devam ettim – ama artık korkuyla değil, gururla. Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Frankfurt’un sokaklarında yürürken bazen o eski çekimi hissediyorduk ama artık tehdit değildi; sadece bir hatırlatmaydı. “Hatırlayın,” diyordu şehir. “Ve yaşayın.” Biz de hatırlıyorduk. Ve yaşıyorduk. Bir kış akşamı yine kar yağarken pencere kenarına oturduk. Dışarıda beyaz bir dünya. İçeride biz üçümüz. Travis elimi tuttu, Sary diğer elimi. “Ne olursa olsun,” dedi Travis, “biz birlikteyiz.” Sary başını salladı. “Ve hiçbir gölge bizi ayıramaz.” O geceden sonra bahçe evinin havası değişti; dışarıdaki kar yağışı hâlâ devam ediyordu ama içerideki sıcaklık artık sadece sobadan gelmiyordu, bizim üçümüzün birbirine daha sıkı sarılmasından, daha uzun suskunluklardan, daha derin bakışlardan doğuyordu. Sabahları uyanır uyanmaz pencereye gidiyor, rayların ucundaki su deposunun siluetini kontrol ediyorduk – hâlâ oradaydı, gri ve sessiz, ama artık tehditkar bir varlık gibi değil, eski bir yara izi gibi duruyordu. Travis her sabah kahve yaparken “Bugün sessiz mi?” diye soruyordu, sesinde hâlâ o gecenin yankısı vardı. Sary cevap veriyordu: “Sessiz. Ama dinliyoruz.” Ben de başımı sallıyordum. Dinliyorduk – rüzgârı, nehri, birbirimizin nefesini. Çünkü o gece anlamıştık ki bazı gölgeler dağılsa bile, onların bıraktığı boşlukta yeni bir dikkat doğuyordu; artık korku değil, uyanıklık. Günler geçtikçe o uyanıklık hayatımızın her köşesine sızdı. Travis atölyesine döndü ama bu sefer yaptığı objeler farklıydı: paslı metal parçalarından değil, nehir kenarından topladığımız taşlardan, bahçedeki dallardan, eski ahşap parçalarından. Bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi – üç uzun, ince dal, birbirine sarılmış, ortasında bir taş. “Bu bizim zincirimiz,” dedi Travis. “Kırılmaz, çünkü esnek.” Sary o heykeli bahçenin tam ortasına dikti; rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyordu ama devrilmiyordu. Her sabah sulama kabıyla bahçeye indiğinde önce o heykelin yanına gidiyor, parmaklarını taşa değdiriyordu. “Hâlâ buradayız,” diye fısıldıyordu. Ben de pencereden izliyordum; o fısıltı içimi ısıtıyordu, çünkü artık dua gibi değil, bir gerçeklik beyanı gibi geliyordu. Bir pazar sabahı, kar erimeye başlamıştı; yerler çamurlu, hava nemli ve ağırdı. Üçümüz mutfakta otururken Sary birden kalktı, defterini aldı, son sayfaya baktı. “Bir şey yapmamız lazım,” dedi. “O geceyi sadece atlatmadık, onu dönüştürmeliyiz.” Travis kaşlarını kaldırdı. “Nasıl?” Sary gülümsedi – o gülümseme artık eskisi gibi kırılgan değildi, kararlıydı. “Şehre gidelim. Rayların ucuna. Ama bu sefer kaçmak için değil, veda etmek için.” O an içimde bir ürperti geçti ama aynı zamanda bir rahatlama. “Gidelim,” dedim. Travis başını salladı. “Ama hazırlıklı gidelim.” Öğleden sonra hazırlandık. Eski deri eldivenleri yine taktık – bu sefer korkudan değil, bir tür törensel alışkanlıktan. Travis küçük bir çanta hazırladı: su, fener, bir şişe viski – “veda için,” dedi gülerek – ve o üç dal heykelinin minyatür bir kopyasını. Arabaya bindik, şehre doğru sürdük. Yol boyunca radyo açıktı; eski bir caz parçası çalıyordu, saksafonun uzun, hüzünlü notaları arabanın içinde dolaşıyordu. Hiç konuşmadık. Sadece el ele tuttuk – üçümüzün elleri arka koltukta birbirine kenetlenmişti. Su deposunun önüne vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambalarının sarı ışıkları ıslak asfaltta uzun gölgeler çiziyordu – tıpkı o ilk gecedeki gibi. Ama bu sefer korku yoktu içimizde; sadece bir tür saygı vardı. Arabadan indik, rayların kenarından yürüdük. Otlar hâlâ ıslaktı, botlarımız çamura battı. Su deposunun kapısına vardığımızda durduk. Kapı hâlâ aralıktı; içeriden soğuk bir hava esiyordu. Travis elini uzattı, kapıyı itti. Gıcırdama yine geldi ama bu sefer korkutucu değil, davetkâr gibiydi. İçeri girdik. Merdivenleri çıktık – yavaş, adım adım. En üst kata vardığımızda pencerenin önüne geldik. Aşağıda şehir uzanıyordu; ışıklar yanıyordu, arabalar geçiyordu, hayat devam ediyordu. Sary pencereyi açtı; soğuk hava yüzümüze çarptı. Travis çantasından minyatür heykeli çıkardı, üçümüzün elleriyle birlikte tuttu. “Buraya geldik,” dedi Travis, sesi odada yankılandı. “Hatırladık. Kabul ettik. Ve artık gitmenizi istemiyoruz.” Sary devam etti: “Siz gölgelerdiniz. Ama biz ışık olduk. Üçümüz birlikte.” Ben de ekledim: “Teşekkür ederiz. Çünkü siz olmasaydınız, biz birbirimizi bu kadar sıkı tutmazdık.” Helekiyi pencereden aşağıya bıraktık. Hafifçe döndü havada, sonra rayların kenarındaki çamura düştü. Bir an sustuk. Dışarıdan bir rüzgâr esti; içerideki toz havalandı, sonra yavaşça yere çöktü. O an bir şey oldu – sanki oda nefes aldı, sonra bıraktı. Gölgeler yoktu. Sadece üçümüz vardık. Travis viski şişesini çıkardı, üç yudum aldı, bize uzattı. İçtik. Acıydı ama temizdi. Sonra indik. Kapıyı arkamızdan kapattık – bu sefer kilitlemeden değil, nazikçe çekerek. Dışarı çıktığımızda hava daha hafifti. Kar erimişti, yerler ıslaktı ama gökyüzü yıldızlıydı. Eve döndüğümüzde sobayı yaktık, çay koyduk, kanepeye uzandık. Sary başını omzuma yasladı, Travis kolunu ikimizin de omzuna attı. “Bitti mi gerçekten?” diye sordu Sary. Travis güldü. “Bitti. Ama başladı da diyebiliriz.” Ben de güldüm. “Yeni bir başlangıç. Ama bu sefer gölgesiz.” O geceden sonra hayatımız daha da sadeleşti. Sabahları bahçede çalışıyorduk; Sary yeni fideler ekti, Travis taşlardan yol yaptı, ben çiçekleri suluyordum. Öğleden sonraları salıncakta oturuyorduk; üçümüz yan yana, ayaklarımız yere değmeden sallanıyorduk. Akşamları hikâye kitabımızı açıyorduk; yeni sayfalar ekliyorduk – o geceyi, vedayı, minyatür heykelin düşüşünü. Her cümle bir tür şifa gibiydi; yazdıkça içimizdeki son yaralar da kapanıyordu. Bir yaz akşamı, hava o kadar sıcaktı ki nehir kenarına indik yine. Battaniyeyi serdik, kiraz yedik, şarap içtik. Sary birden kalktı, nehre doğru yürüdü, ayaklarını suya soktu. “Hadi,” dedi. “Üçümüz de.” Travis güldü, botlarını çıkardı. Ben de. Üçümüz el ele nehre girdik; su soğuktu ama hoş. Dizlerimize kadar battık, sonra daha derine. Suyun akışı bacaklarımızı yaladı; hafif bir çekim vardı ama korkutucu değildi, sadece davetkârdı. Sary güldü – çocuk gibi, özgür. “Bakın,” dedi, “nehir bizi kabul etti.” Travis başını salladı. “Çünkü biz onu kabul ettik.” O geceden sonra nehir bizim için başka bir şey oldu. Artık sadece bir manzara değil, bir tanık, bir kardeş gibiydi. Her sabah pencereden baktığımızda selam veriyorduk ona. Her akşam teşekkür ediyorduk. Yıllar geçti. Saçlarımızdaki beyazlar çoğaldı, adımlarımız yavaşladı ama ellerimiz hâlâ birbirine kenetliydi. Bir kış günü, kar yeniden yağarken sobanın başında oturduk. Sary defteri açtı, son sayfaya baktı. “Bir şey ekleyelim mi?” dedi. Travis kalemi aldı, yavaşça yazdı: “Ve nehir akmaya devam etti. Biz de onunla birlikte aktık. Üçümüz. El ele. Gölgesiz. Sonsuza kadar.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE