19. BÖLÜM

2037 Kelimeler
Sary bahçe evine yerleştiğinden beri günler, sanki uzun zamandır bekleyen bir nehir yatağına suyun yavaş yavaş dolması gibi, yeni bir ritme kavuştu. Sabahları üçümüz mutfakta toplanıyorduk; Travis sobayı yakıyor, ben kahve makinesini çalıştırıyor, Sary ise pencere kenarındaki küçük masaya oturup dışarıyı izliyordu. Onun yüzünde hâlâ o kaybolmuşluk izi vardı – göz altlarındaki morluklar, dudaklarının kenarındaki ince çizgiler – ama artık korku yoktu orada; sadece derin bir yorgunluk ve yavaş yavaş filizlenen bir güven. Kahve fincanlarını dağıtırken elleri titriyordu bazen, ama fincanı tutuşu kararlıydı. “Bugün ne yapalım?” diye soruyordu sessizce, sanki yıllarca kendi kendine sorduğu soruyu ilk kez yüksek sesle duyuruyormuş gibi. İlk haftalar zor geçti. Sary geceleri uyanıyordu; bahçe evinin ahşap zemini gıcırdadığında ya da rüzgâr camlara vurduğunda sıçrayarak kalkıyordu. Travis’le nöbetleşe yanına gidiyorduk. Bazen sadece elini tutuyorduk, bazen eski çocukluk şarkılarından birini mırıldanıyorduk – annemizin bize uyutmak için söylediği o eski ninniyi. “Unutma ki yıldızlar hep aynı yerde,” derdi ninni. Sary dinlerken gözlerini kapatıyor, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu ama ağlamıyordu; sadece bırakıyordu akmasını. Sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi kalkıyor, “İyi uyudum,” diyordu. Yalan olduğunu biliyorduk ama o yalanı kabul ediyorduk, çünkü o yalanın altında yavaş yavaş gerçek bir uykuya dönüşüyordu. Baharın ilk işaretleri görünmeye başladığında – nehir kenarındaki söğütlerin dallarında tomurcuklar patlamaya, kuşların ötüşü biraz daha yüksek perdeden gelmeye başladığında – Sary bahçeye inmeye başladı. Travis ona küçük bir çalışma masası yaptı; eski bir kapıdan, paslı menteşelerden, kırık bir sandalye ayağından. Masanın üstüne birkaç defter koyduk, mürekkep kalemleri, eski fotoğraflar. “Yazmak istersen,” dedim, “burada yaz. Zorlamadan. Sadece aklına geleni.” İlk günler hiçbir şey yazmadı. Sadece oturdu, nehre baktı, ellerini ovuşturdu. Bir öğleden sonra Travis atölyesinden bir parça metal getirdi – küçük, yuvarlak bir plaka. “Bunu sana bırakıyorum,” dedi. “İstersen üzerine bir şey kazı. İstersen olduğu gibi bırak.” Sary plağı aldı, parmaklarıyla dokundu. O gün akşam yemeğinden sonra masaya oturdu ve plağın üstüne tek bir kelime kazıdı: “Buradayım.” O kelimeyi kazıdıktan sonra bir şey değişti. Sanki o tek kelime, yıllardır içinde tuttuğu bütün cümlelerin kilidini açmıştı. Ertesi sabah defterlerden birini açtı ve yazmaya başladı. Önce kısa cümleler: “Bugün nehir gri değil, mavi.” Sonra biraz daha uzun: “Çocukken Marry’yle rayların kenarında otururduk. Tren geçerken ellerimizi kaldırır, rüzgârı hissederdik. O rüzgâr hâlâ yüzümde.” Yazarken sesi çıkmıyordu ama kalemi kâğıtta dans ediyordu. Travis’le ben mutfaktan izliyorduk; birbirimize bakmıyorduk bile, sadece gülümsüyorduk. O yazdıkça evin havası değişiyordu – daha hafif, daha aydınlık. Günler uzadıkça Sary’nin sesi de geri gelmeye başladı. Önce fısıltıyla, sonra normal konuşmayla. Bir akşam yemeğinde birden “Hatırlıyor musun Marry?” dedi, “Annemin yaptığı o elmalı kek var ya… Tarçınını fazla kaçırırdı hep. Ama biz bayılırdık.” Güldüm, gözlerim doldu. “Evet,” dedim, “ve sen her seferinde ‘bir dilim daha’ derdin. Annem de ‘kızım şişeceksin’ diye kızardı ama yine de keserdi.” Travis dinlerken başını sallıyordu. “Ben de o keki denemek isterdim,” dedi. Sary ona baktı, ilk kez gerçekten baktı – göz göze, uzun uzun. “Bir gün yaparız,” dedi. “Üçümüz.” O bahar, üçümüz bahçede çok vakit geçirdik. Travis eski bir salıncak yaptı – iki kalın ip, eski bir tahta oturak. Sary’yi ilk salladığımızda çocuk gibi güldü; sesi önce yabancı geldi, sonra tanıdık. “Daha hızlı!” diye bağırdı. Travis ipi çekti, ben arkadan ittim. Salıncak havalandıkça saçları uçuştu, gözleri kapandı, yüzünde yılların yükü eriyordu sanki. O gün öğleden sonra salıncağın altına oturduk, üçümüz yan yana. Sary başını omzuma yasladı. “Teşekkür ederim,” dedi sessizce. “Beni bırakmadığınız için.” Travis elini tuttu. “Biz de seni bırakmadık çünkü sen bizi bırakmadın. O defter… o cümle… Sen bizi çağırdın.” Yaz geldiğinde bahçe evi iyice canlandı. Nehir kenarında piknikler yaptık; eski battaniyeyi serdik, peynir, ekmek, zeytin, şarap. Sary bazen eski hikâyeler anlatıyordu – Berlin’de geçirdiği yılları, Münih’teki küçük dairesini, geceleri pencereden yıldızlara bakarken hissettiği yalnızlığı. “Hep bir şey eksik gibiydi,” diyordu. “Sanki bir parçam başka bir şehirde, başka bir hayatta kalmıştı.” Ben dinlerken içim burkuluyordu ama aynı zamanda iyileşiyordu. Çünkü o parçalar şimdi buradaydı; üçümüzün arasında, nehir kenarında, yaz güneşinin altında. Bir temmuz akşamı, hava o kadar sıcaktı ki pencereyi sonuna kadar açtık, cibinlikleri taktık. Travis eski pikabı çıkardı yine; bu sefer Sary’nin sevdiği bir plak – eski bir Alman folk şarkıları derlemesi. Müzik başladığında Sary kalktı, elimi tuttu. “Dans edelim mi?” dedi. Üçümüz mutfağın ortasında döndük; Travis bir elimden, Sary diğer elimden tutuyordu. Ayaklarımız parkede kayıyor, kahkahalarımız odayı dolduruyordu. Dans ederken Sary birden durdu, gözleri doldu. “Biliyor musunuz,” dedi, “yıllarca rüyamda sizi görüyordum. Ama siz hep uzaktaydınız. Şimdi ise… buradasınız. Gerçeksiniz.” Travis ona sarıldı. “Gerçeğiz,” dedi. “Ve buradayız. Hep buradayız.” Sonbahar geldiğinde Sary’nin defteri dolmaya başlamıştı. Sayfalar sararmış kâğıtlarla değil, yeni beyaz sayfalarla devam ediyordu artık. Bir gün bana uzattı. “Oku,” dedi. Okudum. Çocukluğumuzdan başlayarak, ayrılışımıza, kayboluşuna, bulunuşumuza kadar her şeyi yazmıştı. Son sayfada ise şunu yazmıştı: “Marry ve Travis, siz olmasaydınız ben hâlâ o rayların ucunda, su deposunun gölgesinde bekliyor olurdum. Ama siz geldiniz. Ve ben artık beklemiyorum. Ben buradayım. Ve siz de buradasınız. Bu, en güzel hikâye.” O cümleyi okuduğumda ağladım – sessizce, uzun uzun. Travis de okudu, gözleri nemlendi. Sary’yi aramıza aldık, üçümüz sarıldık. Dışarıda yapraklar dökülüyordu; rüzgâr onları nehre taşıyordu. Ama içeride biz vardık – üçümüz, el ele, nefes nefese. Kış yeniden geldiğinde bu sefer korku yoktu. Kar yağdığında pencere kenarına oturduk, battaniyeyi üstümüze çektik. Sary sobanın başına geçti, çay koydu. “Bu kış,” dedi, “bir şey yapalım mı? Üçümüz bir yolculuk.” Travis güldü. “Nereye?” Sary düşündü. “Heidelberg’e. Çocukken gitmiştik ya… Kale, nehir, eski sokaklar. Gidelim mi?” Başımı salladım. “Gidelim.” O kış sonu, kar hâlâ yerdeyken trene bindik. Üçümüz yan yana oturduk, pencereden manzarayı izledik. Heidelberg’e vardığımızda hava soğuktu ama güneş vardı. Kaleye çıktık – yavaş yavaş, adım adım. Travis bastonuna yaslanıyordu, Sary koluma girmişti, ben de onları taşıyormuş gibi hissediyordum. Kalenin tepesinde durduk, aşağıya baktık. Nehir parlıyordu, eski evler kar altında masalsı görünüyordu. Sary elimi sıktı. “Burada bir zamanlar ‘sonsuza kadar kardeş kalacağız’ demiştik,” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Hatırlıyorum,” dedim. “Ve hâlâ öyleyiz.” Dönüş yolunda tren sallanırken üçümüz suskunduk. Ama o suskunluk korku dolu değildi; sevgi doluydu. Bahçe evine vardığımızda kapıyı açtık, içerisi sıcaktı. Sobayı yaktık, çay koyduk, kanepeye uzandık. Sary başını omzuma yasladı, Travis kolunu ikimizin de omzuna attı. Dışarıda kar yağıyordu yine. Ama bu sefer üçümüz vardık. Ve bu, yetiyordu. Çünkü bazı kayıplar bulunur. Bazı yaralar iyileşir. • Yaz, Frankfurt’un etrafındaki ormanları ve nehir kıyılarını yeşilin en koyu tonlarıyla boyamıştı; bahçe evimizin küçük bahçesi artık sadece bir avuç çiçekten ibaret değildi, Sary’nin elleriyle yeniden doğmuştu. Sabahları erkenden kalkıyor, eski bir sulama kabıyla domates fidelerini, nane dallarını, fesleğenleri suluyordu. Toprağın kokusu ellerine sinmişti; tırnaklarının altında her zaman biraz kara toprak kalıyordu ve o kirli tırnaklar ona garip bir gurur veriyordu. “Toprak unutmuyor,” diyordu bazen, gülümseyerek. “Ne ekersen onu hatırlıyor.” Travis’le ben mutfaktan izlerken birbirimize bakıyorduk; o eski, derin bakışlarımızla. Sary’nin bahçeye eğilişi, diz çöküp otları yolarken çıkardığı hafif inlemeler, toprağa fısıldadığı kelimeler… Hepsi bizim için bir mucizeydi. Yıllarca kayıp olan bir parçanın, şimdi burada, kendi elleriyle bir şey yaratması. Öğleden sonraları üçümüz bahçede oturuyorduk. Travis’in yaptığı salıncak hâlâ duruyordu; rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyordu, ipindeki düğümler yılların ağırlığıyla eskimişti ama kopmamıştı. Sary bazen salıncağa oturuyor, ayaklarını yere değdirmeden yavaş yavaş sallanıyordu. Gözlerini kapatıyor, yüzüne vuran güneşi hissediyordu. “Çocukken böyle yapardık ya,” diyordu. “Sen Marry, beni iterdin. ‘Daha yükseğe!’ diye bağırırdım. Korkardım ama bağırmaya devam ederdim çünkü senin elin arkamdaydı.” Başımı sallıyordum, boğazım düğümleniyordu bazen. “Hâlâ arkandayım,” diyordum. “Ve hâlâ itiyorum.” Travis de gülümsüyordu; o gülümseme artık eskisi gibi utangaç değildi, daha olgun, daha sakin. “Ben de itiyorum,” diyordu. “Ama bu sefer üçümüz birlikte sallanıyoruz.” Bir temmuz günü, hava o kadar sıcaktı ki nehir kenarına indik. Eski battaniyeyi serdik, yanımıza bir sepet koyduk: peynir, zeytin, taze ekmek, Sary’nin bahçeden topladığı kirazlar. Kirazların sapları hâlâ yapraklıydı; kırmızı, parlak, neredeyse kan rengi. Üçümüz yere uzandık, başlarımızı birbirine yaklaştırdık, gökyüzüne baktık. Bulutlar ağır ağır geçiyordu; biri tavşana, biri eski bir gemiye benziyordu. Sary elini uzattı, Travis’in elini tuttu, Travis de benimkini. “Biliyor musunuz,” dedi sessizce, “Berlin’deyken geceleri uyanırdım. Kalbim çarpıyordu. Sanki biri beni çağırıyordu ama sesini duyamıyordum. Şimdi anlıyorum: o bendim. Kendimi çağırıyordum. Ama duymuyordum çünkü kulaklarımı kapatmıştım.” Travis başını çevirdi, ona baktı. “Şimdi duyuyorsun,” dedi. Sary gülümsedi. “Evet. Ve sesiniz çok güzel.” O yaz boyunca küçük ritüeller oluştu. Her pazar sabahı üçümüz birlikte kahvaltı hazırlıyorduk: Travis yumurta kırıyor, Sary ekmek dilimliyor, ben kahve koyuyordum. Masaya oturduğumuzda kimse acele etmiyordu. Saatlerce konuşuyorduk – bazen geçmişten, bazen bugünden, bazen hiçbir şeyden. Sary’nin anlattıkları artık sadece acı değil, komik anılar da içeriyordu. “Münih’te bir dairede kalıyordum,” diyordu, “komşum yaşlı bir teyzeydi. Her sabah kapıma bir tabak kek bırakırdı. Bir gün teşekkür etmek için gittim. ‘Neden yapıyorsun?’ dedim. ‘Çünkü yalnızlığını duyuyorum,’ dedi. O gün anladım ki yalnızlık kokuyormuş. Kek kokusunun altında.” Güldük. Ama o gülüşün altında bir hüzün vardı; yumuşak, kabul edilmiş bir hüzün. Sonbahar yaklaştığında yapraklar sararmaya başladı. Bahçedeki ağaçlar yavaş yavaş soyunuyordu; yerler altın rengi bir halıyla kaplandı. Travis atölyesinde yeni bir şey yapmaya başladı: üç kişinin siluetinden oluşan bir heykel. Paslı metalden, eski anahtarlardan, kırık saat dişlilerinden. “Bu biziz,” diyordu. “Üçümüz, birbirimize yaslanmış.” Sary her gün atölyeye uğruyor, izliyordu. Bazen elini uzatıyor, metal parçalarına dokunuyordu. “Soğuk,” diyordu. “Ama senin ellerinle ısınacak.” Travis gülümsüyordu. “Isınacak,” diyordu. “Çünkü sen de dokunuyorsun.” Bir ekim akşamı, hava serinlemişti. Sobayı yaktık, battaniyeleri çektik. Sary defterini açtı, son sayfaya bir şey yazdı. Bize göstermedi hemen. Yemekten sonra sobanın başına oturduk. “Okumak ister misiniz?” dedi. Başımızı salladık. Yüksek sesle okudu: “Marry ve Travis, siz beni bulduğunuzda ben hâlâ o eski su deposunun gölgesinde oturuyordum. Ama gölge artık benim değildi. O gölge, yıllarca taşıdığım korkuydu. Siz geldiğinizde gölge dağıldı. Çünkü gölgeler yalnızken güçlüdür. Üç kişi olunca erir. Şimdi ben buradayım. Bahçedeyim. Nehir kenarındayım. Ve siz de buradasınız. Bu, benim için sonsuzluğun tanımı: üç kişinin aynı anda aynı yerde olması. Ve hiçbirimizin gitmek zorunda olmaması.” Okurken sesi titremiyordu. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Travis elini uzattı, Sary’nin elini tuttu. Ben de diğer elini tuttum. Üçümüz sobanın önünde, ateşin ışığında, sessizce oturduk. Dışarıda rüzgâr yaprakları savuruyordu; içeride sadece çıtırtılar, nefeslerimiz ve birbirimizin varlığı vardı. Kış geldiğinde kar yeniden yağdı. Bu sefer daha yumuşak, daha yavaş. Bahçe evinin çatısına birikiyor, sabahları beyaz bir örtü gibi duruyordu. Üçümüz pencere kenarına oturduk, battaniyeyi paylaştık. Sary çay koydu – tarçınlı, ballı, sıcak. “Bu kış,” dedi, “bir şey yapalım mı? Birlikte bir şey yaratalım.” Travis düşündü. “Ne?” Sary gülümsedi. “Bir hikâye kitabı. Üçümüzün hikâyesi. Ama sadece bizim bildiğimiz kısımlar. Çocukluktan bugüne. Ve belki biraz da yarın.” Başımı salladım. “Yapalım.” O kış boyunca her akşam masaya oturduk. Defterler açıldı, kalemler alındı. Travis çizimler yapıyordu – küçük eskizler, semboller, nehir kenarındaki banklar, salıncak, üç el. Sary yazıyordu; ben de düzeltiyordum, ekliyordum, hatırlatıyordum. Bazen saatlerce konuşuyorduk, bazen sadece susuyorduk. Hikâye büyüdü; sayfalar doldu. Başlık koyduk: “Üç Hatırlayan”. Kapak için Travis metal bir plaka yaptı; üstüne üç kelime kazıdı: “Buradayız. Hâlâ.” Bahar geldiğinde kitap bitti. Üç kopya yaptık – eski bir fotokopi makinesinde, bahçe evinin küçük odasında. Bir kopyayı raftaki diğer defterlerin yanına koyduk. Diğer ikisini yanımıza aldık. “Bir gün torunlarımıza okuruz,” dedi Sary gülerek. Travis güldü. “Torun mu? Bizim mi?” Sary omuz silkti. “Belki değil. Ama birinin çocuklarına. Ya da sadece kendimize. Hatırlamak için.” Yaz yeniden geldi. Bahçe çiçek açtı. Üçümüz salıncakta oturduk yine. Sary ortada, ben sağında, Travis solunda. Salıncak sallandıkça gülüyorduk. Rüzgâr saçlarımızı uçuruyordu. Nehir akıyordu. Kuşlar ötüyordu. Güneş batıyordu. Ve o an anladım ki mutluluk, büyük bir olay değildi artık. Mutluluk, üç kişinin aynı anda aynı salıncakta oturmasıydı. Aynı nefesi paylaşmasıydı. Aynı hikâyeyi yazmasıydı. Ve hiçbirinin yalnız olmamasıydı. Kar yağışı bir sonraki kışta da geldi. Ama bu sefer korku yoktu. Sadece tanıdık bir beyazlık. Sobayı yaktık. Çay koyduk. Hikâye kitabını açtık. Yüksek sesle okuduk – sırayla, cümle cümle.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE