Gece ilerledikçe şehir daha sessiz, daha yalnız ama bir o kadar da canlı hissettirmeye başladı. Sokaklar, yağmurun ardından bıraktığı ıslak parlaklıkla adeta bir ayna gibiydi; her su birikintisi, lambaların soluk sarı ışığını kırarak etrafa saçıyor, kaldırımın kenarlarında minik bir ışık oyunu yaratıyordu. O ışıklar, sanki şehrin gizli bir nabzını yansıtıyordu; solgun, ama inatçı, geceyi tamamen karanlığa teslim etmemeye kararlı. Adımlarımız, ıslak asfaltın üzerinde ritmik bir şapırtı çıkarıyordu; her adım, suyun yüzeyini dalgalandırıyor, o dalgalar bir an için gölgelerimizi bozup yeniden şekillendiriyordu. Sokak lambalarının soluk ışıkları kaldırımlarda uzun gölgeler bırakıyor, adımlarımız bu gölgelerle dans ediyordu. O gölgeler, duvarlara yapışmış gibi uzanıyor, her rüzgâr esintisinde hafifçe titreyerek şekil değiştiriyordu; sanki şehir, bizim yürüyüşümüze eşlik eden hayaletler yaratmıştı. Yağmur durmuştu, ama gökyüzünden damlayan birkaç su tanesi hâlâ palto ve saçlarımıza değiyor, hafifçe titrek bir ritim oluşturuyordu. O damlalar, soğuk ve beklenmedik; paltonun yakasından içeri sızıyor, tenimizi ürpertiyordu, ama o ürperti artık korkutucu değil, uyandırıcıydı. Havada, nemli bir koku asılıydı; ıslak beton, paslı demir karışımı, uzak bir egzoz dumanı ile yoğrulmuş. O koku, şehrin imzası gibiydi; yalnızlığı, sessizliği, ama aynı zamanda gizli bir canlılığı taşıyordu. Uzakta, bir apartmanın penceresinden sızan sarı ışık, bir an için yolu aydınlattı; içeride bir siluet, belki bir gece kuşu, dışarı bakıyordu. Şehir, uyumuyordu; sadece susmuştu, kendi sırlarını saklıyordu.
Yürürken, etrafımızdaki binalar daha da eski ve yorgun görünüyordu; sıvaları dökülmüş duvarlar, çatlamış pencereler, yağmurla yıkanmış cepheler. Bir bina önünden geçtik; girişinde eski bir tabela sallanıyordu, rüzgârla hafifçe gıcırdayarak. O ses, gecenin sessizliğinde bir fısıltı gibiydi; sanki bina, kendi hatıralarını anlatıyordu. Hatırlıyordum; bu sokaklarda, kardeşimle çocukken dolaşırdık. O, her zaman daha cesur olurdu; "Hadi, şu karanlık ara sokağa girelim!" derdi, elimi tutar, beni sürüklerdi. Şimdi, o el, yanımda; gerçek, sıcak. Ama o çocukluk cesareti, şimdi yorgun bir kararlılığa dönüşmüştü. Rüzgâr, hafifçe esti; paltonun eteklerini savurdu, bacaklarımı üşüttü. Ama o soğuk, artık düşman değildi; bir dost gibi, bizi uyandırıyordu. Şehir, yalnızdı; sokak köşelerinde birkaç gölge insan, aceleci adımlarla geçiyordu. Bir adam, bir duvarın kenarına yaslanmış, sigara içiyordu; dumanı, rüzgârla savruluyor, yağmur kokusuna karışıyordu. O duman, gri bir bulut gibi yükseldi, sonra dağıldı; tıpkı anılar gibi. Başka bir köşede, bir kadın şemsiyesini kapatarak yürüyordu; topuklarının sesi, kaldırımda tıkırtılı bir ritim yaratıyordu. O ritim, bizim adımlarımıza eşlik ediyordu; sanki şehir, bizim yürüyüşümüzü bir senfoni haline getiriyordu.
“Biliyor musun,” dedi, arkamdan bana bakarak, “bazen kaybolmak insanın kendisine dönmesi demek.” Sesi, hafif bir fısıltı gibiydi; rüzgârla karışıyor, ama netti. Başımı çevirdim, yavaşça; o an, zaman yavaşladı gibi geldi. Gözleri hâlâ o eski tanıdık bakışı taşıyordu; yorgun ama aynı zamanda bir kararlılık vardı içinde. O bakış, lambanın ışığında parladı; göz altları hafif morarmış, kirpikleri ıslak, ama o kararlılık, bir ateş gibi yanıyordu. Saçları, alnına yapışmıştı; bir damla, yanağından süzüldü, çenesine kadar indi. O damla, sanki bir gözyaşı gibiydi; ama gülümsüyordu hafifçe. “Bazen de başkasını bulmak,” dedim, sesim yumuşak ama emin, “kendi kaybolduğun yerden çıkmanın tek yolu.” Kelimeler, ağzımdan dökülmüştü; bir itiraf gibi. O anda, içimde bir düğüm çözüldü; yılların birikmiş soruları, o cümleyle hafifledi. Gözlerimiz, birbirine kilitlendi; o bakışta, geçmişin tüm anıları vardı: Çocukluk oyunları, tartışmalar, ayrılıklar. Ama şimdi, o bakış, bir köprü gibiydi; bizi birbirimize bağlıyordu.
Devam ettik, adımlarımız şimdi daha uyumlu. Rayların üzerinden geçip eski bir meydanın kenarına geldik. Raylar, paslı demir yığınları gibi uzanıyordu; aralarından yabani otlar fışkırmış, yağmurla parlıyordu. O raylar, terk edilmiş bir hikaye gibiydi; eskiden trenlerin geçtiği, şimdi sadece rüzgârın uğuldadığı bir yol. Ayaklarımız, rayların üzerinde hafif bir titreşim yaratıyordu; her adım, bir çatırtı sesi çıkarıyordu. Meydan bomboştu; birkaç kırık banka, yağmurdan çamurlaşmış taşlar ve uzaklarda tek bir sokak lambası. O lambanın ışığı, meydanı zayıf bir daireyle aydınlatıyordu; etrafı karanlık, ama o daire içinde, taşlar ıslak ıslak parlıyordu. Bankalar, ahşapları çürümüş, oturulmaz halde; bir tanesinin kenarı kırık, yağmur suyu birikmişti üstünde. Çamur, ayaklarımıza yapışıyordu; her adım, bir emiş sesi çıkarıyordu, sanki meydan, bizi içine çekmeye çalışıyor gibi. Uzak lambanın ışığı, gölgelerimizi meydanın ortasına uzatıyordu; o gölgeler, devasa ve ürkütücü, sanki bizden bağımsız varlıklar gibi. Sessizlik her şeyi büyütüyordu; nefeslerimiz, adımlarımız, birbirimize temas eden ellerimiz… Hepsi net bir şekilde duyuluyordu. O sessizlik, ağırdı; şehrin sessizliği değil, iç dünyanın sessizliği gibi. Nefeslerimiz, buharlaşıyordu; soğuk havada beyaz bulutlar oluşturuyor, sonra dağılıyordu. Ellerimizin teması, sıcak ve gerçek; parmaklarım, onun parmaklarını hissediyordu, nabzını duyuyordum sanki. O meydanda, zaman durmuş gibiydi; sadece biz vardık, şehrin ortasında bir ada gibi.
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu. Sesi titrek ama içten bir merak taşıyordu. O titreme, soğuktan mı, belirsizlikten mi? Gözleri, meydanın karanlığına dikiliydi; yüzünde bir gölge, ama o merak, bir çocuksu ışıltı taşıyordu. Elini sıktım hafifçe; o da karşılık verdi.
“Yürümeye devam edeceğiz,” dedim. Sesim, emin ama yumuşak. “Sadece yürümek bile bir cevap olabilir.” Kelimeler, havada asılı kaldı; o "cevap", belirsizdi, ama yeterliydi. Yürümek, hareket etmek; durmamak, vazgeçmemek. O anda, meydanın sessizliğinde, o cümle bir mantra gibi yankılandı içimde.
Bir süre sessizce yürüdük. Adımlarımızın sesi su birikintilerinde yankılanıyor, gecenin karanlığına karışıyordu. O yankı, bir müzik gibiydi; şapırtı, çatırtı, hafif bir uğultu. Gözlerimiz birbirine takılıyordu; kelimelere gerek yoktu artık. O bakışlar, binlerce kelime söylüyordu; özlem, pişmanlık, umut. Birbirimizi bulmuş olmak, şehrin bütün karanlığını bir anlığına aydınlatmıştı. Karanlık, etrafımızı sarıyordu; ama o karanlık, artık tehditkar değil, koruyucuydu. Bir köşe başında, bir duvarın kenarına yaslandık kısa bir an; duvar soğuk, ama yaslanmak rahatlatıcı. O an, bir anı canlandı: Son görüşmemizde, "Dikkat et kendine" demişti; sesi telefonda dalgın. Şimdi, o dalgınlık, burada eriyordu.
Meydanın köşesinde küçük bir kafe ışıkları yanıyordu. Kafe, eski bir bina köşesinde; tabelası hafifçe sallanıyor, "Gece Kahvesi" yazıyordu, harfler solmuş ama okunaklı. Kapısı aralıktı, içeriden müzik geliyordu; hafif bir caz, trompetin hüzünlü notalarıyla, geceyi daha az soğuk ve daha az yalnız hissettiriyordu. O müzik, dışarı sızıyor, sokakla karışıyordu; sanki kafe, şehrin yalnızlarına bir davetiye gönderiyordu. Göz göze geldik; o bakışta, bir anlaşma vardı.
“Bir kahve içelim mi?” dedim. Sesim, hafif heyecanlı; o teklif, bir mola gibiydi.
Başını salladı. “Evet. Şimdi… oturmak iyi olacak.” O "iyi olacak", bir rahatlama gibiydi; yorgunluk, sesinde belliydi.
İçeri girdiğimizde sıcaklık yüzümüze çarptı. İçerisi, buharlı ve davetkar; kahve kokusu, genzimizi yaktı, ama hoş bir yanmaydı. Islanmış paltoyu çıkardım, sıcak havayı ciğerlerime çekmek iyi geldi. Kafe, küçük; birkaç ahşap masa, duvarlarda eski posterler, bir köşede gramofon benzeri bir müzik çalar. Tezgâhın arkasında yaşlı bir adam, gözlüklerini indirerek bize baktı; gülümsedi hafifçe, sanki gece yarısı müşterilerini bekliyormuş gibi. Masaya oturduk; ahşap sandalye gıcırdadı, ama rahatlatıcıydı. Kahve geldiğinde ellerimiz fincanlara değdi, ısı parmak uçlarımıza yayıldı. O ısı, vücudumu sardı; soğuk kemiklerimi eritti. Kahvenin buharı yükseliyordu; siyah sıvı, fincanda dalgalanıyordu, kokusu yoğun ve davetkar.
Bir süre sessizce oturduk. Gözlerimiz, birbirimizi izliyor ama kelimeler söylemek istemiyordu. O sessizlik, dolu; kahvenin yudumları, müziğin notalarıyla karışıyordu. İçimde uzun zamandır biriktirdiğim tüm boşluklar, o sessizlik içinde hafifçe dolmaya başladı. O boşluklar, neydi? Yalnızlık mı, pişmanlık mı? Şimdi, o doluş, bir nehir gibi; yavaşça, ama durdurulamaz. Kardeşimin yüzüne baktım; o da bana; o bakışta, yıllar vardı.
“Gece bitiyor,” dedi. “Ama… sanırım artık başka türlü bakabilirim şehre.” Sesi, yumuşaktı; fincanı tutan elleri titremiyordu artık.
“Evet,” dedim. “Ve artık kaybolmuş hissetmiyorum.” Kelimeler, içten; o his, gerçekti.
O gece, yağmurun durduğu, sokak lambalarının hâlâ solgun ışıklar saçtığı, şehir sessizliğe gömülmüşken, ikimiz de bir şeyi fark ettik: kaybolmak ve bulunmak, bazen aynı anda yaşanabiliyordu. Ve en önemlisi, birbirini bulmak, kaybolmuş ruhları bile yeniden hayata bağlayabiliyordu. Kafe, sıcak bir sığınak gibiydi; dışarıdaki soğuk, uzak bir anı.
Ve böylece, şehrin karanlığında, gecenin son ışıkları altında, birbirimizin gölgeleriyle yürümeye devam ettik; geçmişin ağırlığı hâlâ üzerimizdeydi, ama artık yalnız değildik. Kalktık, dışarı çıktık; gece, sabaha dönüyordu. Şafak, bulutların arasından sızıyordu; gri bir ışık, şehri uyandırıyordu. Adımlarımız, şimdi daha hafif; hikaye, devam ediyordu.
Şimdi, o geceyi düşündükçe, şehrin sessizliği, o kahve kokusu, o el tutuşu hala canlı. Yağmur, bir yenilenme gibi; biz, bulunmuştuk.
•
Sabahın ilk ışıkları, şehri yavaş yavaş karanlıktan çekip çıkarıyordu. Güneş, ufuk çizgisinin hemen üzerinde, henüz tam doğmamış bir halde asılı kalmıştı; soluk turuncu ve pembe tonları, bulutların arasından sızarak gri gökyüzünü hafifçe renklendiriyordu. O ışık, şehrin üzerine yumuşak bir örtü gibi yayılıyordu; binaların çatıları, sokak lambalarının hâlâ yanan sarı parıltısıyla karışıyor, her şeyin kenarlarını hafifçe altın rengi bir hale ile sarıyordu. Yağmur sonrası havada taze bir ferahlık vardı; o ferahlık, nemli toprak kokusuyla karışmış, genzimizi yakmadan, ama bizi uyandırarak dolduruyordu ciğerlerimizi. Asfalt ve taşlar hâlâ ıslaktı; her adımda, ayakkabılarımızın tabanı hafif bir şapırtı çıkarıyor, su birikintileri gökyüzünü küçük aynalar gibi yansıtıyordu. O yansımalar, bulutların gri tonlarını, yükselen güneşin zayıf ışığını kırarak etrafa saçıyordu; sanki yerdeki su, yukarıdaki gökyüzünü kıskanırcasına taklit ediyordu. Birikintilerin kenarlarında, küçük dalgalar oluşuyordu; rüzgârın hafif esintisiyle titreyen o dalgalar, bir an için her şeyi bozup yeniden şekillendiriyordu. Biz hâlâ yan yanaydık, ellerimiz birbirine kenetlenmiş, yürüyorduk. O kenetlenme, soğuktan uyuşmuş parmaklarımız arasında bir sıcaklık yaratıyordu; tenlerimizin değdiği yer, yılların ayrılığını eriten bir köprü gibiydi. Gecenin ağırlığı yavaş yavaş yerini yeni bir hisse bırakıyordu: olasılık, belki de başlangıç. O his, içimde bir nehir gibi akıyordu; yavaş, ama durdurulamaz, her adımda biraz daha güçleniyordu.
Yürümeye devam ettik, adımlarımız şimdi daha yavaş, daha düşünceli. Sokaklar, geceyarısının derinliğinden çıkıp sabahın erken saatlerine geçiş yapıyordu; etrafta henüz fazla hareket yoktu, ama şehrin nabzı hafifçe atmaya başlamıştı. Uzakta bir araba motoru homurdandı; lastikleri ıslak asfaltta hafif bir hırıltı çıkarıyor, su birikintilerini yararak geçiyordu. O ses, gecenin sessizliğinde bir uyanış gibiydi; sanki şehir, uyku mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışıyordu. Biraz ileride, bir fırın kapısı açıldı; içeriden sıcak ekmek kokusu sızdı, nemli havayla karışarak burnumuza ulaştı. O koku, midemi guruldattı; ne zamandır bir şey yememiştim? Hatırlamıyordum, ama o an, hayatın basit zevklerini hatırlattı: Sıcak bir ekmek, bir fincan çay, birlikte paylaşılan bir an. Kardeşim de kokuyu fark etti; burnunu çekti hafifçe, "Hatırlıyor musun, annemizin ekmeklerini?" dedi içinden, ama ses çıkarmadı. O sessizlik, paylaşılan anılarla doluydu; kelimelere gerek yoktu. Ellerimiz, hala kenetlenmiş; o tutuş, bir güvence gibiydi. Parmaklarım, onun parmaklarını hissediyordu; nabzını, kalp atışını. O ritim, benimkine uyum sağlıyordu; sanki ayrılığın yarattığı boşluğu dolduruyordu.
Kaldırımların üzerinden geçerken eski ilanları hatırladım. Zımbalanmış, yıpranmış, rüzgârda dalgalanan kâğıtlar… Onların çoğu artık sararmış, bazıları yırtılmıştı. Bir direğin kenarına astığım bir ilanı gördüm; kâğıt, yağmurdan kıvrılmış, fotoğrafı bulanıklaşmıştı, ama o yarım gülümseme hala oradaydı. O ilan, benim gecelerimin simgesiydi; her zımba sesi, kalbimde bir sızı gibi yankılanmıştı. Şimdi, o ilanlar, şehrin duvarlarında hâlâ duruyorlardı; bazıları rüzgârla eğilmiş, köşeleri kalkmış, mürekkep akmış. Ama hepsi hâlâ dik duruyordu. Sanki bir kısmı, “biz buradayız, unutulmadık” diyordu. Her biri bir işaretti: kaybolmak mümkün olabilir, ama iz bırakmak da mümkün. Ve izler, bir gün mutlaka bulunur. O düşünce, içimi ısıttı; çünkü ben, o izleri takip etmiştim. Sokak sokak, gece gece; her ilan, bir umut kırıntısıydı. Şimdi, o kırıntılar, burada, bu sabah yürüyüşünde meyvesini veriyordu. Kardeşim de bir ilana baktı; yüzünde bir gölge geçti, belki pişmanlık, belki rahatlama. "O fotoğrafı hatırlıyor musun?" diye sordum içimden, ama ses çıkarmadım. O fotoğraf, parkta çekilmişti; sonbahar yaprakları altında, güneş saçlarını altın rengi yapmıştı. Şimdi, o anı, bu ıslak sokaklarda yeniden yaşıyorduk.
“Bak,” dedi, bir köşeye işaret ederek. “İşte burası…” Sesi, hafif bir heyecanla doluydu; parmağı, uzak bir noktayı gösteriyordu. Bir önceki gece gördüğümüz depo alanıydı. Güneş ışığı, kırık pencerelerden süzülüyor ve yere uzun, keskin gölgeler çiziyordu. O gölgeler, beton zeminde uzanıyor, her çatlaktan fışkıran otlarla karışıyordu; sanki doğa, insanın terk ettiği alanı geri almaya çalışıyordu. Gece korkutucu gelmişti; karanlık, her köşeyi tehditkar kılmıştı, rüzgâr uğuldamıştı içeride. Ama şimdi burası tuhaf bir huzur taşıyordu. Güneş, pencerelerin kırık camlarında kırılıyor, etrafa renkli prizmalar saçıyordu; o prizmalar, duvardaki grafitileri aydınlatıyordu – "Özgürlük" yazan biri, altında solmuş bir kalp çizimi. Her köşe, her taş, bize geçmişin yükünü hatırlatıyor ama aynı zamanda geleceğin olasılıklarını fısıldıyordu. O fısıltı, rüzgârın hafif esintisinde gizliydi; dalların sallanmasında, bir kuşun uzak cıvıltısında. Deponun kapısı, hafifçe aralık; içeriden toz ve küf kokusu sızıyordu, ama o koku, artık korkutucu değil, nostaljikti. Yaklaştık, el ele; o alan, bizim buluşmamızın mekânıydı. Şimdi, sabah ışığında, o buluşma bir zafer gibi görünüyordu; karanlığın yenildiği bir yer.
Bir banka oturduk. Bank, meydanın kenarında, eski ahşaptan yapılmış; tahtaları nemden şişmiş, kenarları yosun tutmuş. Oturduğumuzda, hafif bir gıcırtı çıktı; o ses, sessizliği bozdu, ama hoş bir bozulmaydı. Ellerimizi birbirimize sıkıca kenetledik. O kenetlenme, daha güçlüydü şimdi; parmaklarım, onun avucunu sarıyordu, o da benimkini. Palto hâlâ ıslaktı, ama artık soğuk eskisi kadar keskin değildi. Güneş, yavaş yavaş yükseliyor, ışınları bankın üzerine düşüyordu; o ışık, paltonun kumaşını ısıtıyor, nemi buharlaştırıyordu. Göz göze geldik ve uzun bir süre sadece birbirimize baktık. O bakış, derin; gözlerinde, yorgunluk çizgileri, ama altında bir ışıltı. Benim gözlerimde de aynı; ayrılığın yarattığı mor halkalar, ama şimdi umutla dolu. Hiç konuşmaya gerek yoktu. Bakışlarımızda, yaşanmış acıların ve bulunmuş umutların sessiz bir yankısı vardı. O yankı, içimizde dolaşıyordu; kalp atışlarımız, senkronize olmuştu. Etrafımızdaki meydan, hala boş; sadece bir güvercin, taşların üzerinde geziniyordu, gagasıyla bir şeyler arıyordu. O güvercin, özgürlüğü temsil ediyordu belki; kanatlarını açtı, uçtu gitti. Biz de, o bankta, özgürlüğümüzü yeniden keşfediyorduk.
“Artık… kaybolmak istemiyorum,” dedi. Sesi nazik, ama kararlıydı. O naziklik, bir meltem gibiydi; kelimeler, havada asılı kaldı, güneş ışığıyla karıştı. Gözleri, benimkine dikili; o kararlılık, bir ateş gibi yanıyordu. Hatırlıyordum; gitmeden önce, sesi dalgındı. Şimdi, o dalgınlık gitmiş, yerine netlik gelmişti.
“Ben de,” dedim. Sesim, yumuşaktı; boğazım hafif düğümlendi. “Ama kaybolmak… bazen kendimizi bulmamızı sağlıyor. Bunu öğrendik.” Kelimeler, içten; o öğrenme, acı dolu bir süreçti. Sokaklarda arama, gecelerde uykusuzluk; ama şimdi, o acı, bir bilgelik haline gelmişti. Elini daha sıkı sıktım; o da karşılık verdi.
Güneş ışığı gözlerimizi alırken, ufukta yeni bir günün mümkün olabileceğini hissettik. Güneş, yavaş yavaş yükseliyordu; ışınları, binaların tepelerini aydınlatıyor, gölgeleri kısaltıyordu. Şehir hâlâ uyanmamıştı; sadece birkaç araç geçiyor, lastikleri asfaltta hafif bir hırıltı çıkarıyordu. Kuşlar hâlâ sessizce ağaç dallarında titriyordu; bir serçe, dalından zıpladı, cıvıldayarak uçtu. O cıvıltı, sabahın müjdecisi gibiydi; taze, umut dolu. Ama biz, gecenin ve sabahın arasında yeni bir yol bulmuştuk. O yol, belirsizdi; ama birlikteydi.
“Ne yapacağız şimdi?” diye sordum. Sesim, merak dolu; o soru, geleceğe bir kapı gibiydi.
Başını bana yasladı. O yaslanma, sıcak ve tanıdık; saçları omzuma değdi, ıslak ama yumuşak. “Önce, birlikte yürümeye devam edeceğiz. Sonra… zamanı gösterir.” Kelimeler, sakin; o "zamanı gösterir", bir kabul gibiydi. Zaman, her şeyi iyileştirirdi belki; yaraları, ayrılıkları.
Ve öyle yaptık. Kalktık, yürümeye devam ettik; adımlarımız, meydandan çıkıp sokaklara döndü. Güneş yükselirken, şehir kendi yeni yüzünü gösteriyordu. Sokaklar ışıldıyor, su birikintileri parlıyordu; o parlaklık, bir umut gibiydi. Biz yürüyorduk; adımlarımız birbirine uyumlu, sessiz ve kararlı. Artık kaybolmuş değildik. Geceyi geride bırakmıştık, ama izleri hâlâ üzerimizdeydi. Bu izler, hem geçmişin ağırlığını hem de birbirimizi bulmanın hafifliğini taşıyordu. O ağırlık, omuzlarımızda; ama şimdi, paylaşılıyordu. Hafiflik, içimizde; bir rüzgâr gibi, bizi taşıyordu.
Yürürken, şehir uyanıyordu; bir fırın kapısı açıldı, ekmek kokusu yayıldı. Bir adam, gazete bayiini açıyordu; gazeteler, ıslak kaldırıma seriliyordu. O gazetelerde, belki bizim gibi hikayeler vardı; kayıplar, buluşmalar. Bir çocuk, bisikletiyle geçti; tekerlekleri su birikintisini yararak sıçrattı, o sıçrama, bir kahkaha gibiydi. Şehir, hayat doluyordu; biz de, onun parçası oluyorduk yeniden.
O sabah, şehrin uyanışıyla birlikte, anladım ki bazı kayıplar, sonunda sadece bulunmakla değil, yeniden başlamayla anlam kazanır. Ve biz… yeniden başlamaya hazırdık. Güneş, tam doğmuştu; ışık, her şeyi sarıyordu. Adımlarımız, eve doğru; o ev, artık boş değil, dolu. Hikaye, bitmemişti; yeni bir sayfa açılıyordu.
Şimdi, o sabahı düşündükçe, güneşin ışığı, o el tutuşu, hala içimde. Yağmur, bir yenilenme; biz, bulunmuş ve başlamış.