🥀Kim Kıydı Sana?🥀
***
-1 AY ÖNCE-
Annemin eli elimdeyken, içine çöken o huzursuzluğu bastıramamıştı. Yatakta yatıyordu; zayıflamış bedeni çarşafın altında kaybolmuş gibiydi. Yeni pişirdiğim çorbadan bir kaşık daha içirdiğimde parmakları aniden avucuma dolandı. Sanki bırakırsa ben de gidecekmişim gibi tutuyordu.
"Zerda'm..." dedi. Sesi kırılmıştı. Gözlerindeki o tanıdık endişe içime oturdu.
"Ağabeyin kaç saat oldu gelmedi. Ahırda bu kadar gecikmezdi. Git hele bak yavrum." Ağzını peçeteyle sildim, gülümsemeye çalıştım. Annemin gözlerindeki korkuyu silmek ister gibi."
"Olur ana." dedim. "Yine telefonda sevdiceğiyle konuşmaya dalmıştır."
Sözüm şakaydı ama içimde bir yer sıkıştı. O sıkışmayı görmezden gelip ayağa kalktım. Hava serin olduğundan, hırkayı kollarımdan geçirirken saçlarımı geriye attım. Duvara asılı eski küçük aynadan kendime bir an baktım; gözlerim yorgundu. Babam öldüğünden beri hiçbirimiz tam değildik. Annem yatakta, ev sessiz... Bir tek ağabeyim vardı dimdik duran. Babamdan sonra evin direği oydu. Bana hem ağabey, hem baba olmuştu.
Evden çıktığım an, soğuk rüzgâr yüzüme sertçe çarptı. Nefesim göğsümde sıkışırken, titreme yavaşça ayak uçlarımdan başlayıp bütün vücuduma yayıldı. Hava değil... içimde beliren o huzursuzluk üşütüyordu beni.
Beni fark eden Raki, sevinçle havlayarak yanıma geldi. Gözlerimdeki aceleyi sezmiş gibiydi.
"Gel bakalım benimle." dedim.
Sözüm biter bitmez, bir gölge gibi arkamdan geldi. Evin en küçük ferdi oydu ama yeri herkesten büyüktü. Sivas kangalıydı; ağabeyimin can yoldaşı. Dağları onunla adımlar, koyunları onunla güderdi. Ağabeyimin ayak izi neredeyse Raki de oradaydı.
Ahıra yaklaştıkça soğuk daha da keskinleşti. Mesafe kısa olsa da, adımlarım ağırlaştı. Ellerin buz gibiydi artık; parmaklarımı hissedemiyordum.
"Ağabey!" diye seslendim. Sessizlik cevap verdi bana.
"Yetmedi mi sevdiceğinle bu kadar konuşmak?" dedim, gülerek. O an hâlâ her şeyin normal olacağına inanmak istiyordum.
Tahta kapıyı ittirdim. Başımı gülümseyerek kaldırdım... Ve o an... Zaman durdu. Gözlerim gördüğünü anlamayı reddetti. Kalbim atmayı unuttu. Karşımda sallanan beden... Boynuna geçirilen urgan... Tanıdık olan ama asla tanımak istemediğim bir yüz.
"A-ağabey..." dedim, kelime dudaklarımda parçalanarak. Raki ayaklarının dibinde çılgınca havlıyordu. Ben ise olduğum yere çivilenmiştim. Dünya yerinden oynadı ama ben kımıldayamadım. "H-hayır!" diye bağırdım. Sesim bana ait değilmiş gibiydi. Kulaklarımı kapattım ama görüntü gitmedi. Bağırışım göğe yükseldi; öyle bir çığlıktı ki, köy birkaç dakika içinde başıma üşüştü.
İndirdiler onu. Başını dizlerime koyduğumda, ağırlığı kalbimin tam ortasına çöktü. Yüzü bembeyazdı ama bazı yerler kanlar içindeydi. Avuçlarımın arasına aldım yüzünü, ısınsın ister gibi. "Beni bırakma ağabey." dedim titreyerek. "Gözünü seveyim, aç o gözlerini... kim kıydı sana?"
Boynuna yüzümü gömdüm. O koku... Çocukluğumun, güvenimin, yaslandığım her şeyin kokusuydu. Ağladım. İçimden kopan bir şeyle, sessiz ama parçalayıcı bir ağlayışla.
Birileri beni çekiştirdi. "Zerda... Kızım..."
"Bırakın!" diye haykırdım. Onu benden koparıyorlardı. Hayatımın tek direğini. Ambulans gelmişti. Görevliler kontrol edip sonra bedenini siyah poşete koyup fermuarı çekerken aklım tamamen dağıldı.
"O ölmedi!" diye feryat ettim. "O beni bırakmaz!" Daha iki saat önce alnımdan öpen ağabeyim... ölü olamazdı. Bunu kabul etmiyorum.
***
Ağabeyimi kara toprağa verdiğimizde, gözyaşlarım çoktan tükenmişti. Sanki içimde ağlayacak bir şey kalmamıştı da geriye yalnızca boş bir kabuk kalmıştı. Yüzüm donuktu; acı yüzümden silinmiş değil, taşlaşmıştı. İnsan bu kadar yanınca artık yanamadığını öğreniyor.
Herkes gitmişti. Mezarlığın üzerini ağır bir sessizlik örtmüştü. Sadece ben vardım. Yanımda tekerlekli sandalyede annem... ve mezarın üzerine uzanmış Raki. Koca cüssesini toprağa bırakmış, başını toprağa dayamış acıyla inliyordu. O bile anlamıştı gidişi.
Annem ağlıyordu. Sessiz, içine akıtarak... Ne bir ağıt, ne bir feryat. Babam öldüğünde günlerce susmamıştı evde ağıtları. Şimdi mezar kadar sessizdi. O zaman acısını bağırarak yaşamıştı; şimdi sesi bile kalmamıştı. Belki de ağabeyimin gidişi, annemin içinde kalan son gücü de alıp götürmüştü.
Bakışlarım toprağa çakılmış tahtanın üzerindeki soğuk harflere takıldı... Veysel Boran.
Ağabeyimin adını hiç bu kadar yabancı görmemiştim. Bir mezar taşında yazılı durmak, ona hiç yakışmıyordu. O daha yirmi sekizindeydi. Gülmesi yarım kalmış, hayalleri henüz yeni başlamıştı. Gelecek yıl düğün yapacaktı. Sevdiği kadınla yuva kuracaktı. O hayaller şimdi bu toprağın altındaydı.
Sadece onun hayalleri değil... Benim her şeyim onunla birlikte gömülmüştü.
Annemin sandalyesini yavaşça çevirdim. Gitmek ağır geldi ama kalmak daha ağırdı. Bir adım atmadan önce mezara son kez baktım.
"Görüşürüz ağabey." dedim. Yanağımdan süzülen tek bir damla yaşı silip, toprak yola döndüm. Eve vardığımda annemi yatağına yatırdım. Elini tuttum. Alnına bir öpücük kondurdum. Soğuktu teni. Geriye kalan tek şey oydu. Ve ben... artık onun hem kızı, hem bacağı, hem de hayata tutunacağı tek dal olmuştum.
***
Günlerce polislerle birlikte dolaştım. Aynı soruları defalarca sordum, aynı cevapları defalarca duydum. Her seferinde yüzlerindeki o bezgin ifadeye çarptım. Onlar için dosya çoktan kapanmıştı. "İntihar." dediler.
Tek bir kelimeyle, ağabeyimin hayatını da, bizim hayatımızı da mühürlediler.
Yalvardım. Gerçekten yalvardım. Dosyayı kapatmamalarını istedim. Ağladım, sesim titredi, dizlerim çöktü ama dinlemediler.
Benim ağabeyim intihar edecek biri değildi. Gözümle görmüştüm. Yüzündeki izleri, vücudundaki morlukları... Birilerinin ona el kaldırdığı apaçıktı. Hayat dolu bir adamdı o. Gülen, seven, planlar yapan... İnsan böyle bir adamın, geride bizi bırakacağını bile bile kendini asacağına inanabilir mi? Ben inanamadım.
Eve dönerken yorgunluğum kemiklerime kadar işlemişti. Kapıyı açmak üzereyken biri seslendi arkamdan. "Zehra kızım..." Sesi tanıdım. Köyün bakkalcısıydı. "Tekrar başın sağ olsun." dedi. Boğazımdaki düğüm sertçe sıkıştı. Yutkunmak canımı yaktı. Sanki boğazımda koca bir taş vardı.Elini bana uzattı. Başımı eğip baktığımda, avucunda ağabeyimin telefonu duruyordu.
"Bizim çocuklar," dedi utançla, "polisler gelmeden önce çalmışlar, satacaklarmış. Ellerinden aldım."
Titreyen elimle telefonu aldım. Parmaklarım ekranına dokundu. O telefon... Ağabeyimin sesi, mesajları, hayatından kalan son parça. "Sağ ol Hasan amca." dedim. Başıyla selam verip gitti. Ben yerde yıkılmışken, birilerinin telefon satmanın peşine düşmesi... Dünyanın ne kadar vicdansız olabildiğini yüzüme çarptı.
Kapıyı açıp içeri girdim. Ev sessizdi. Fazla sessiz. Salona geçtiğimde annemi gördüm. Uyuyordu. İlaç saati gelmişti. Yanına yaklaştım, elini tuttum. Buz gibiydi her zamanki gibi. "Ana." dedim. "Uyan, ilaçlarını vereyim sana sultanım..." Ses yoktu. Bir kez daha söyledim. Sonra hafifçe sarstım. Yine uyanmadı. Yüzü kireç gibiydi. Dudakları beyazlamıştı. İçime buz gibi bir korku indi.
Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını duymak istedim. Ama... O göğüs kafesinin içinde ağır bir sessizlik vardı. Bedenim yavaşça yere kaydı. Dizlerim tutmadı.
Ne bir çığlık attım. Ne de gözümden bir damla yaş aktı. Elini tuttum. Alnımı avucuna dayadım.
"Sadece beni geride bırakmanız..." dedim titreyen bir fısıltıyla. "...bencilik değil mi ana?" Boğazım düğümlendi.
"Sen de bıraktın beni." Elini yanağıma yasladım. Gözlerimi kapattım. İçimde bir boşluk vardı. Çığlıkla dolmayan, gözyaşıyla taşmayan bir boşluk. Anladım... Ne ağlamak çareydi artık, ne ağıt yakmak. Tek çözüm vardı: Kabullenmek.
***
-1 Ay Sonra-
Kaç gün geçti, kaç kilo verdim bilmiyorum. Aynaya bakmayı çoktan bırakmıştım. Günler birbirine karışmıştı; sabah mı akşamdı, fark etmiyordum. Uyanıyor, nefes alıyor, tekrar uyuyordum. Hepsi bu.
Her gün bir öncekine benziyordu. Değişen tek şey, evin sessizliğinin biraz daha ağırlaşmasıydı. Ses yoktu ama suskunluk konuşuyordu. Duvarlar, eşyalar, boş kalan odalar... hepsi üzerime geliyordu. Annemle ağabeyimi toprağa vereli tam bir ay olmuştu. Bir ay... İnsan bir ayda bu kadar yalnız kalabiliyormuş.
Televizyonun kapalı ekranına bakıyordum. Simsiyah, bomboş. Kendi yansımamı bile seçemiyordum. Gözlerim dalıp gitti. Aklım, bir zamanlar bu evin dolup taştığı akşamlara sürüklendi. Babam sobanın başına çömelip getirdiği kestaneleri ateşe bırakırken çıkan o çıtırtı... Annemin mutfaktan yeni demlediği çay kokusu... Benle ağabeyimin kumanda kavgası.
"Benim dizim." diye tutturmalarımız. Gülüşlerimiz...
Dudaklarımda istemsiz, küçücük bir tebessüm belirdi. Sonra içim acıdı. Bilseydim...O günleri daha sıkı tutardım. Daha çok bakardım yüzlerine. Daha çok gülerdim.
Elim, aldığım günden beri yanımdan ayırmadığım telefona gitti. Ağabeyimin telefonu... Açmaya cesaret edemediğim ama bırakmaya da dayanamadığım tek şey. Avuçlarımın içinde ağır geldi. Şifresini biliyordum. Benden hiçbir şeyi saklamazdı zaten.
Ekran açıldığında kalbim sızladı. Ana ekranda ben vardım. Birlikte çekilmiş bir fotoğraf... Gülüyoruz. Hayattayız. O an gözümden bir damla yaş süzüldü. Derin bir nefes aldım ama nefes içimde kaldı.
Saatlerce ekranın içinde dolaştım. Fotoğraflar, aramalar, notlar... Hepsi yarım kalmıştı. Sonra mesaj kutusuna girdim. Kalbim göğsüme vurmaya başladı. Belki... belki bir şey vardı. Belki her şeyi değiştirecek bir iz.
En alttaki mesaj gözümü aldı. Tarih o kara güne aitti. Parmaklarım titredi. Mesaja tıkladım. Ve o an... Kalbim sanki durdu.
GÖNDEREN: Karun Hanoğlu
"Oraya vardığımda, ölümün benim elimden olacak..."
Nefesim kesildi. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Telefon elimden düşecek gibiydi ama sıkıca tuttum. Bu... bir tehditti. İçimde donuk olan her şey, o anda uyanmaya başladı...