Bölüm 1: Yeni Kız
Elimde kırmızı valizim ve siyah sırt çantamla İstanbul sokaklarında dolaşıyorum. Ben A. Nur Asaf. İki ismim var. İkinci ismimi, ailem ve eski arkadaşlarım dışında kimse bilmez. Bazı arkadaşlarım bana Pollyanna der. Arkadaş canlısıyımdır, insanlara yardım etmeyi severim. Her şeyin iyi tarafından bakmaya çalışırım. Ama biri damarıma bastı mı... vay haline!
Derin bir nefes aldım.
Ah İstanbul... Seni özlemişim. Lise birde, babamın işi nedeniyle Amerika’ya taşınmıştık. Ailemi orada bırakıp Türkiye’ye döndüm.
Taksiye binip şoföre yeni tuttuğum evin adresini verdim.
Yeni hayatım, bekle beni...
Taksiden inip evin önünde durdum. Ailemden yalnızca okul ve ev parası istedim. Diğer ihtiyaçlarım için çalışacağım. Eve girip valizlerimi kapının önüne bıraktım.
Biraz dinlenirim, sonra yerleştiririm, diye düşündüm. Koltuğa uzanıp etrafa göz gezdirdim.
Ev iki katlıydı. Alt katta mutfak ve salon, üst katta üç oda ve bir banyo vardı. Aslında bu ev bana göre fazlasıyla büyük. Kira olmasa bile masrafları fazla olabilir. Su faturası, elektrik, doğalgaz ve mutfak giderleri...
En kısa sürede bir iş bulmalıyım. Ailemden aldığım son para da bitmek üzere. Üstelik yol masrafları da var. Neyse ki evim okula çok yakın; teneffüslerde bile gelebilirim.
En iyisi bir bisiklet almak... Belki bir ev arkadaşı da bulurum. Hem sıkılmam, hem de masraflar yarıya iner.
İlk işim okul kaydını yaptırmak olmalı. Belki orada ev arayan biri vardır. Bir ilan hazırlar, panoya asarım.
Valizimi alıp yukarı çıktım. Eşyaları hızlıca yerleştirip dolaptan uzun kot tulumumu ve ince askılı beyaz bluzumu aldım. Üzerimdeki beyaz atleti çıkarıp tulumu giydim. Mavi çiçekli fularımı başıma bağladım. Beyaz çantamı alıp aşağı indim, beyaz spor ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Okula doğru yürümeye başladım.
Sonunda okula vardım.
Hayat Koleji... Bundan sonraki hayatım burada geçecek.
Teneffüs zili çaldı, öğrenciler dışarı çıkmaya başladı. Herkes sivil giyinmişti.
Acaba bu okulda forma zorunlu değil mi?
Sağ ayağımla okulun içine adım attım. Tam o sırada içeriden bağrışmalar geldi. Öğrenciler toplanmış, gülerek bir şeyi izliyorlardı. Hızlı adımlarla kalabalığın önüne geçtim ve gördüğüm manzara karşısında şok oldum.
Üç öğrenci, bir çocuğu aralarına almış, dövüyordu. Kimse de müdahale etmiyordu. Üstelik herkes gülerek izliyordu. İğrenç bir sahneydi.
Şimdiden bu okuldan nefret ettim. Kolej fikri hataydı. Keşke bir devlet lisesine gitseydim. Bu acımasız insanların olduğu bir yerde kalamam.
Ama artık çok geç.
Belki ilk dönemi burada okur, sonra anneme başka bir okula geçmek için bahane bulurum.
Etrafa baktım.
Kimse müdahale etmeyecek miydi?
İlerideki çardakta oturan üç grup da gülerek izliyordu.
Daha fazla dayanamadım.
— Yeter artık!
Çocukları itip yaralı çocuğun önüne diz çöktüm. Herkes susmuş, beni izliyordu.
— Siz nasıl insansınız? Daha doğrusu, insan mısınız? Hayvanlar bile böyle davranmaz! Hadi, gösteri bitti. Dağılın işe yaramaz sürüsü!
Bağırdığımda herkes donup kaldı.
Çocuğu dövenlerden esmer olan kolumdan tuttu ve beni ayağa kaldırdı.
— Sen kimsin de eğlencemizi bölüyorsun? Hem o bir döküntü; itilip kakılmaya alışkındır. Söyle bakalım, sen hangi sınıftasın?
Kolumu çekip kurtardım. Herkes bize bakıyordu. Gözüm çardaktaki gruplara takıldı; sinirli gözlerle beni süzüyorlardı.
— Siz buna eğlence mi diyorsunuz? Birini dövmek mi eğlence? İnsanlara lakap takmak, aşağılık bir davranış! Hepiniz...
Sözümü bir erkek sesi böldü. Dönüp baktım.
Üç yakışıklı ve bir o kadar ukala çocuk karşımdaydı. Mavi gözlü olan öne çıktı:
— Herkes sınıfına!
Sonra bana döndü. Alayla süzdü.
Bakışları yüzümde durdu.
— Yeni kız... Ayağını denk al. Bu okulda bazı kurallar var. Yakında öğrenirsin. Bu seferlik affedildin.
Dedi ve gittiler. Resmen tehdit etti!
Sinirle ayaklarımı yere vurdum. Yerde kalmaya çalışan çocuğun kolundan tuttum, bir banka oturttum.
— Ben Özgür. Döküntüler sınıfındayım. Sen?
— Ben de Nur. Yeni geldim. O çocuklar seni neden dövdü?
— Bir sebebi yok. Döküntü olduğum içindir. Bu arada, teşekkür ederim. Ama başına dert aldın. Mert’le uğraşmak hataydı.
Çantamdan su ve peçete çıkarırken sordum:
— Bu nasıl bir okul? Döküntü ne demek? Biri bana anlatabilir mi?
Özgür derin bir nefes aldı, başını hafifçe öne eğdi ve anlatmaya başladı.
— Bu okul dört sınıfa ayrılır.
Asiller: 9A, 10A, 11A ve 12A. Az önce gördüğün çocuk, yani Mert, bu grubun başkanıdır. Bu sınıfa girebilmek için zengin bir aileden gelmiş olman gerekir.
Brujuvalar: 9B, 10B, 11B ve 12B. Başkanları Emre’dir. Bu sınıfta okumak için zeki olman yetmez; ailenin doktor, avukat ya da savcı gibi yüksek statülü mesleklerden birine sahip olması gerekir.
Cellatlar: 9C, 10C, 11C ve 12C. Başkanları Ateş. En tehlikeli grup onlardır. Bu sınıfa alınmak için kötü bir geçmişin olması yeterli. Sadist, kavgacı, asabi ve psikopat öğrencilerle doludur.
Ve son olarak, Döküntüler: 9D, 10D, 11D ve 12D. Bu sınıfın başkanı yok, daha doğrusu kimse başkan olmaya cesaret edemiyor. Biz burslular, dışlananlar ve ezik görülenler buradayız. İnsan yerine konmuyoruz, dövülüp eziliyoruz...
Özgür’ün söyledikleri karşısında içim buz kesti.
“Yuh... Hatta oha!” dedim içimden.
İnsanlar nasıl böyle sınıflandırılabilir? Ben nasıl bir yere düştüm?..
Özgür ayağa kalktı, bana döndü:
— Pansuman için teşekkürler, Nur.
— Ben teşekkür ederim. Kendine dikkat et.
Özgür uzaklaştı. Birkaç dakika sonra zil çaldı. Okula girip müdürün odasını buldum. Kapıyı çaldım, içeri girdim.
— Ben yeni öğrenci Nur Asaf. Kayıt için gelmiştim.
Müdür başını kaldırıp gülümsedi:
— Hoş geldin, Nur. Baban aradı, sadece şu belgeye imza atman yeterli.
Belgeyi ve kalemi uzattı. İmzalayıp geri verdim.
— Hangi sınıftayım? — diye sordum.
Müdür dosyama baktı, sonra gözlerini kısmış bir şekilde çenesini sıvazladı:
— Biliyorsun, bizim okul diğerlerinden biraz farklı.
— Evet, az önce öğrendim.
— Dosyana baktım. Zengin bir aileden geliyorsun, deden Londra Büyükelçisiymiş. Ayrıca bazı sinirsel rahatsızlıklar ve geçmiş travmalar da dosyanda kayıtlı.
Kaşlarımı çattım. Beklemek sinirimi bozuyordu.
— Yani?
— Yani, istediğin sınıfa girebilirsin.
Şaşırmıştım.
Şimdi ne yapacaktım?.. Müdüre baktım.
— Kararımı okul çıkışında bildirebilir miyim? Kantine gidip biraz düşünmek istiyorum.
— Tabii. Kantin birinci katta.
— Teşekkür ederim.
Kantine doğru yürüdüm. Bir kahve alıp cam kenarındaki masaya oturdum.
Zil çalınca kantin dolmaya başladı.
Derken üç silahşör de geldi: Mert, Emre ve Ateş. Hepsi ayrı masalara oturdu; yanlarında cilveli kızlar ve birkaç adamları vardı. Herkes onlara hayran gözlerle bakıyordu.
Ama bende sadece mide bulantısı yaratıyorlardı.
Ne yani? Sırf aileleri zengin, güçlü ya da karanlık geçmişleri var diye, diğerlerinden üstün mü sanıyorlar kendilerini?
Etrafı seyretmeye başladım. Tam o sırada siyah giyimli bir çocuk, önündeki kıza bağırarak onu yere itti:
— ÇEKİL ŞURADAN, DÖKÜNTÜ!
Sonra sıranın önüne geçti, kızın kahvesini aldı.
Kız yerde ağlarken, çevresindekiler kahkahalarla güldü.
Bu kadarı da fazlaydı! Ayağa kalktım, kızın yanına gittim. Koluna girip yerden kaldırdım, bir sandalyeye oturttum.
Yine sessizlik... Yalnızca yere düşen sandalyelerin sesi ve ayak sesleri yankılanıyordu.
Arkama döndüğümde, üç sinirli bakışla karşılaştım.
Mert adeta kükredi:
— Seni uyarmıştım, Yeni Kız! Hangi sınıftasın, söyle! Cezanı kimin vereceğini ona göre öğrenirsin. Bence kesin brujuvasın!
Cevap vermedim.
Emre atıldı:
— Kesin cellatlardan. Yoksa karşımızda böyle korkusuzca duramazdı!
Yine konuşmadım.
Bu kez gözlerim Ateş’e çevrildi.
Ateş yüzünü buruşturarak konuştu:
— Bence asillerden. Pahalı parfümünün kokusu buradan bile geliyor.
Mert sinirlendikçe sesi yükseliyordu. Kolumu sıkıp bağırdı:
— Söylesene kızım, hangi sınıftasın?!
Tam konuşacakken, kapıdan müdür içeri girdi:
— Ne oluyor burada?!
Kolumu kurtarıp müdüre döndüm:
— Müdür Bey, bana istediğim sınıfa girebileceğimi söylediniz değil mi?
— Evet, söyledim. İstediğin sınıfı seçebilirsin.
Bütün gözler üzerimdeydi. Bizim üç silahşör dahil herkes susmuş, şaşkınlıkla beni izliyordu. Derin bir nefes aldım.
— Ben Döküntüler sınıfına girmek ve onların sınıf başkanı olmak istiyorum.