Telefon sesiyle uyandım.
“Kim arıyor bu saatte ya...”
Üstümdeki örtüyü ayaklarımla itip tüylü tavşan terliklerimi giydim. Kalın kazak giymeme rağmen hâlâ üşüyordum. Kombi bozuk, ev buz gibi. Telefon susunca boş verdim, “Sonra ararım,” dedim.
“Sen bozmadın yani?”
Ah işte, iç sesim de geldi. Merhaba millet, tanışın: IV. Elizabet. Biraz karışık bir geçmişimiz var, evet...
“Biraz mı? Kombinin altına çatalı sokan kimdi? Ya da çalışsın diye terlikle döven kimdi? Nurcuğum, sana tek bir şey soracağım: Sen başında beyin yerine ne taşıyorsun?”
“Elizabet, bak kırılıyorum. Beyinsiz mi diyorsun bana şimdi?”
“İnsanın kendini bilmesi güzeldir.”
“Kaybol Elizabet. Dur, gitmeden bir şey söyleyeceğim.”
“Nur canım, kendini yorma. Ben senin içini bilirim. Çünkü iç sesinim. Hahahah!”
“Iyyyyy, sen öl Elizabet!”
“Nurcuğum, sana bir iyi, bir de kötü haberim var.”
“Önce iyi haber.”
“İyi haber: Meşhur oldun. Dünya tarihine beyinsiz yaşayıp da hâlâ hayatta kalan insan olarak geçtin.”
“Ne? Peki ya kötü haber?”
“Kötü haber: Beynin seni yıllar önce terk etmiş. Hoşça kal... Ben kaçar!”
“Heyyy! Laf sokup gidemezsin!”
“Giren girdi Nurcuğum. Hem okuldaki yakışıklıları görmeye yine geleceğim.”
“HEYY! ONLARIN HEPSİ BENİM! Bineceğim sırtlarına, vuracağım kırbacı, vuracağım kırbacı!”
Ben ne diyorum ya… Gerçekten kafayı yedim galiba. Kendimi Sezercik filmindeki o şişko çocuk gibi hissediyorum.
Hani Sezercik’in “Fıstık” adında bir eşeği vardı ya. Açık artırmada şişko bir çocuk çıkıp “Fıstık benim olacak, bineceğim sırtına, vuracağım kırbacı!” derdi. Hah işte o çocuk gibiyim.
Sanırım en kısa zamanda arkadaş bulmalıyım.
---
Üstümden attığım örtüyü sırtıma aldım.
Saçımı tek elimle toplayarak tokamı aramaya başladım ama gözüm masadaki kalemlere takıldı.
“Şimdilik bu işimi görür,” dedim.
Bir kalemi alıp saçımı topuz yaparak araya sıkıştırdım. Tam o sırada telefon tekrar çaldı. Koltuktan kalkıp etrafa bakınmaya başladım.
“Nerede bu telefon ya?”
Koltuktaki minderleri yerlere attım.
“Hah, buldum!”
Telefonu elime alınca ekranda “SEKSİ KADINIM” yazısını gördüm ve istemsizce sırıttım.
“Seksi kadınım!”
Dedim, annem kıkırdamaya başladı. Sonra birden ciddileşti:
“Telefonun niye kapalı? Beni meraktan öldürmek mi istiyorsun? Bir daha böyle olursa seni Amerika’ya geri yollarım!”
“Tamam anne, okul, alışveriş, temizlik derken bakamadım. Bu arada bir şey isteyecektim...”
“Ne istiyorsun yine?”
“Çok minik bir şey.”
“Söyle bakalım.”
“Verdikleriniz suyunu çekti. Biraz kaldı ama yetmeyecek...”
“Ne kadar para istiyorsun?”
“Para değil... Araç isteyecektim.”
“Tamam. Araban yarın sabah kapında.”
“Araba mı? Babam izin vermez ki...”
“Babanla konuştum. O da izin verdi.”
“Gerçekten mi? Anne, sizi çok sevdiğimi söylemiş miydim?”
“Söyledin kızım. İyi geceler aşkım.”
“İyi geceler anne. Babamı benim yerime öp. Onun yüzünü kara çıkartmayacağım.”
“Biz sana güveniyoruz.”
Telefonu kapattım ve masaya bıraktım. Duvardaki saate gözüm kaydı: 23.12
Mutfağa geçip buzdolabını açtım. Portakal suyunu alıp kapağı kapattım. Bardağa koyup salona geçtim. Televizyonu açtım, portakal suyumu yudumlarken sabah yaşananları düşündüm.
Üç Silahşör, benim “Döküntülerin Başkanı” olduğumu öğrendiğinde yüzleri öyle komikti ki… Gülmeye başladım yine.
---
SABAH – KANTİNDE
“Müdür Bey, bana istediğim sınıfa girebileceğimi söylediniz, değil mi?”
“Evet, istediğin sınıfa geçebilirsin.”
Herkes bana şaşkın şaşkın bakıyor. Tabii bu şaşkın ördeklere bizim Üç Silahşör de dahil.
Herkes cevabımı bekliyor. Derin bir nefes alıp söyledim:
“Ben döküntüler sınıfına geçmek ve onların sınıf başkanı olmak istiyorum.”
Tüm okul şaşkın. Üç Silahşör’ün gözleri faltaşı gibi açıldı. Ben sırıtıyorum. Mert toparlanıp kolumdan tuttu, kendine çekti. Çok yakındık, nefesini yüzümde hissediyordum.
“Başına büyük bir bela aldın... YENİ KIZ,” dedi ve uzaklaştı.
Ne demek şimdi bu?
Bu sefer Emre yaklaştı. Elinin tersiyle yanağımı hafifçe okşadı.
“Çok eğleneceğiz, YENİ KIZ,” deyip o da gitti.
Bunların derdi ne ya?
Bir Ateş eksikti, o da eksik kalmadı. Saçımdan bir tutam alıp parmağına doladı.
Ne yaptığını anlamaya çalışırken bir anda çekti!
“Aahh! Saçım!”
“Bu sadece bir başlangıç. Daha çok canın yanacak, YENİ KIZ.”
Siz beni tanımıyorsunuz. Onları dize getirmeden bu okuldan gitmeyeceğim.
---
Olanlardan sonra müdürden izin alıp okuldan çıktım.
Önce biraz alışveriş yaptım, sonra evi baştan aşağı temizledim. Yorgunluktan koltuğa oturup bir şey izleyeyim dedim ama... Gözlerim kapanmış, uyuya kalmışım.
Koltuktan kalkıp odama geçtim. Geceliğimi giyip yatağa yattım. Alarmı sabah yediye kurup başımı yastığa koydum.
“Bakalım yarın bizi neler bekliyor…”
---
Sabah alarmın sesiyle uyandım.
Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım, odama döndüm.
Okul sivilmiş, bu işe el atmam lazım. Tamam özel okuluz da, zengin çocuklar her gün yeni kıyafetle geliyor. Peki ya burslular? Her gün farklı kıyafet nereden bulsun? Bu adaletsizliği müdürle konuşacağım.
Dolabı açıp kombin yapmaya başladım.
Siyah, yırtmaçlı uzun eteği seçtim. Üstüne beyaz, ince askılı bluz, üstüne de kot ceket.
Saçımı tarayıp açık bıraktım.
Makyaj? Hiç uğraşamam.
Şeftali aromalı dudak koruyucumu sürdüm, siyah sırt çantama defter, kalem, telefon… Hazırım.
Aksesuar olarak beyaz saatimi taktım.
Ha bu arada... Fular takıntım var mı söylemiş miydim? Dolabın bir kısmı sadece fularlara ayrılmış. Onlar benim kıymetlim.
En sevdiğim beyaz üstüne mavi çiçekli ipek fularımı boynuma bağladım.
Çantamı koluma takıp aşağı indim. Saat 07:30.
Yarım saat var. Kahvaltıyı okulda yaparım artık.
Ayakkabımı giyip dışarı çıktım.
Kapıyı kilitleyip anahtarı çantama attım.
Ee… Şimdi nasıl gideceğim?
Telefonu çıkarıp annemi aradım.
“Günaydın anne. Araba için aradım. Okula geç kalacağım.”
“Günaydın kızım. Ahmet Amca birazdan orada olur.”
“Tamam anne. Bu arada… Seni seviyorum kadınım.”
“Ben de seni, deli kız!”
Telefonu kapattım, çantama attım. Beklemeye başladım.
---
On dakika oldu, hâlâ gelen yok.
İlk günden geç kalacağım. Ayakta beklemekten sıkıldım, çantamı çıkarıp kaldırıma oturdum.
Sıkıntıdan yerdeki karıncalarla konuşmaya başladım. Hatta isim bile verdim.
“Muzo, çalışmaktan hiç yorulmuyor musun? Sırtında koca ekmek kırıntısı var. Yardım edeyim mi?”
“Laan Mamut! Niye çalıyorsun Muzo’nun ekmeğini? Ayıp ama!”
Tam o sırada devasa ayaklı biri, az kalsın Mamut’u ezecekti. Refleksle çocuğun bacağını tuttum.
“Hoop! Dur! Mamut geçmedi daha!”
“Ne yapıyorsun kızım, bırak bacağımı!”
“Olmaz. Mamut geçmeden kıpırdayamazsın.”
“…Mamut kim?”
Mamut geçince çocuğun bacağını bıraktım, ayağa kalktım. Üstümü silkeleyip başımı kaldırdım.
Karşımda... Şaka gibi biri duruyor.
“Oha… Sen nasıl bir yaratıksın? Sana dokunmaya kıyamam. Sana bakan gözleri oyarım ulan!”
“Biliyorum, çok yakışıklıyım. Ama ciddi ilişki düşünmüyorum. Tek gecelik istersen numaram bu.”
“...Ne saçmalıyorsun sen? Çekil, manzaramı kapatıyorsun.”
Arkasındaki üstü açık, deniz mavisi spor arabaya bakmaya devam ettim.
“Bir gün senin olacaksın, bebek.”
Arabaya hayaller kurarken, "Mamut’un katili" yine lafa karıştı:
“Sen o sözleri araba için mi söyledin?”
“Evet… Aaa bir dakika! Yoksa sen kendine mi söyledim sandın?”
“Yok canım, niye öyle sanayım ki…”
Bozulduğu çok belliydi. Elimi uzattım:
“Ben Nur.”
Elime baktı, gülümsedi, sonra elini uzattı.
“Ben de Mete.”
Tokalaştık. Sonra tekrar kaldırıma oturdum. Mete de yanımda yerini aldı. Sohbet etmeye başladık. Mete de benim gibi Amerika’dan yeni dönmüş.
Ahmet Amca hâlâ ortada yoktu. Ve ben, resmen ilk dersi kaçırdım.
Mete işi olduğunu söyleyip ayrıldı.
Ben de ayağa kalkıp yürüyerek okula gitmeye karar verdim. İkinci derse yetişirim belki.
---
Tam o sırada sarı bir Vosvos önümde durdu.
İçinden Ahmet Amca indi. Anahtarı elime tutuşturdu:
“Kızım, geç kaldım. Trafik yoğundu. Bu da arabanın anahtarı. Depo full ama arada istop eder, panik yapma. Motor soğuyunca çalıştırırsın. Kazasız belasız kullan.”
Anahtarı elime tutuşturup gitti.
“Şaka mı bu?”
Şu şeye araba mı denir?
Başka çarem yoktu. Vosvos’a bindim, çantamı yan koltuğa bıraktım.
“Ah baba… Hayaller Mercedes, gerçekler Vosvos.”
---
Okula vardım, arabayı park ettim.
İçeri girdim, koridor bomboş.
İkinci ders başlamış bile.
Sınıfımın kapısına gelip kapıyı çaldım.
“Gir!” sesi geldi içerden.
Kapıyı açıp içeri adım attım...