bc

Aşkın Nakavtı

book_age18+
637
TAKİP ET
5.8K
OKU
dark
HE
fated
friends to lovers
sporty
drama
sweet
bxg
kicking
campus
city
musclebear
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

AŞKIN NAKAVTI

"ŞEHRİN KARANLIK YÜZÜNDE DOĞAN BİR AŞK HİKAYESİ"

Yaralı dövüşçüleri tedavi edecek bir doktor arayan tehlikeli organizatörler, tıp son sınıf öğrencisi olan Yağmur için o an tek çıkış yoludur. Mecburiyetin zincirleriyle ilk kez karanlık kafese adım attığı an, orada, kanlar içinde, gözlerinde kendiyle aynı ıstırabı taşıyan bir adam görür: Muhammed Ali.Yağmur, tıp fakültesinin parlak öğrencisi. Hayatı, kitapların arasında geçen uzun nöbetler ve birlikte bir gelecek hayal ettiği sevgilisiyle kurduğu küçük mutluluklardan ibaretti. Ta ki bir gece, hastane nöbetinden erken döndüğünde, kendi yatağında kalbinin paramparça oluşuna tanık olana kadar. İhanetin soğuk yüzüyle yüzleşen Yağmur, sadece sevgilisini değil, evini ve güvenini de kaybeder. Parasız ve kalacak yeri olmayan bir öğrenci için hayat acımasızdır. Ve tam çaresizliğin eşiğindeyken, duyduğu bir fısıltı onu hiç istemediği bir dünyanın içine çekecektir: İllegal kafes dövüşleri.Muhammed Ali Namı diğer "Demir Yumruk", Türkiye'nin en parlak milli boksörüydü. Babasının izinden gidiyor, ringi onurun ve centilmenliğin timsali olarak terletiyordu. Ta ki bir şike skandalı onun tüm hayatını bir yumrukla yerle bir edene kadar. Jüriye attığı o intikam yumruğu, kariyerini, lisansını ve babasından kalan son anıyı ateşlerde yakıp kül eder. Artık o, şehrin en karanlık sokaklarında, tellerle çevrili bir kafeste, kuralsız ve acımasız dövüşlerde hayatta kalma savaşı veren bir merdiven altı dövüşçüsüdür. Bu kanlı arenada her yumruk, geçmişinin bir yükü; her darbe, kaybettiği onurunun bir yansımasıdır.O, bir doktor arıyordu. O, bir çıkış yolu. O, şefkate hasretti. O, saflığa. Onların dünyaları birbirine zıttı. Biri aydınlığın, diğeri karanlığın çocuğuydu.Ama bazen, en derin yaraları ancak bir başkasının kalbi sarabilir.Kan, hırs ve umut... Şehrin gölgelerinde, kuralların olmadığı bir arenada, iki kırık kalp, hayatta kalmak için birbirine ihtiyaç duyacak. Yağmur, Ali'nın yaralarını sarmaya çalışırken, Ali, Yağmur'un kırılan özgüvenini onarmaya... Fakat geçmişin gölgeleri ve tehlikeli rakipler, onları birbirinden ayırmak için pusudadır.Aşk, en karanlık yerlerde bile filizlenebilir mi? Yoksa bu acımasız dünya, onların kalplerinde yeşeren bu umudu da nakavt mı edecek?

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1
Bölüm 1: YANGIN Havanın ağırlığı, ter ve eski umutların karışımı bir kokuyla doluydu spor salonunda. Tavanı delercesine yükselen devasa spot ışıklarının altında, ring adeta kutsal bir zemin, bir sunak gibi parlıyordu. Seyircinin uğultusu, kanın damarlarda dolaşması gibi sürekli ve vahşi bir fon müziğiydi. Muhammed Ali, köşesinde, sızlayan knuçlarını saran antrenörü Selim Hoca'nın sesine odaklanmaya çalışıyordu ama aklı çok uzaklardaydı. Çocukluğunun tozlu, küçük salonlarındaydı. Beş yaşındaydı. Babası Kemal, onu ilk kez antrenman salonuna götürmüştü. O koca, heybetli adam, "Çelik Yumruk" Kemal, ringde bir dev gibiydi. Seyirciler onun her hareketiyle kendinden geçer, Ali ise en ön sırada, babasının ayaklarının tozu yutan sıralardan birine çömelmiş, gözlerini dört açmış onu izlerdi. Maçlar bittikten sonra, kimse kalmadığında, babası onu ringe çıkarır, minik ellerine sargıları sarar, "Hadi oğlum, bak baba nasıl yapıyor" derdi. Ali, o zamanlar babasının sırtındaki kaslara, omuzlarına vuran ışığa, onu taşıyan ayaklarının gücüne hayran kalırdı. O ring, onun için sihirli bir dünyanın kapısıydı. Babası eve yorgun argın döndüğünde, annesi hep aynı şeyi söylerdi: "Yine mi o aptal dövüş? Oğlumu da kendin gibi manyak edeceksin." Babası ise Ali'yi gıdıklayarak güler, "Baksana Hatice, bu çocuğun gözlerinde ateş var. Benim oğlum. O, bu ringlerde yıldız olacak" derdi. Sonra hastalık gelmişti. ALS. Önce babasının yumruklarının gücü gitmişti, sonra bacaklarının, sonra da sesinin. Ali, liseye yeni başlamıştı. Artık ringe çıkan oydu. Babası, tekerlekli sandalyede, salonun köşesinde, gözleriyle ona komutlar verirdi. "Jab, Ali, jab! (Jab, dövüş sanatlarında kullanılan bir yumruk türüdür.) Ayaklarını hareket ettir! Gardını al!" Ali, o gözlerdeki gurur için dövüşürdü. İlk resmi maçından bir hafta sonra, babasının son nefesinde, onun için tek bir kelime vardı: "Şampiyon..." "Ding! Ding! Ding!" Son raundun zili, Ali'yi o acı tatlı anılardan çekip aldı. Selim Hoca, heyecanla bağırıyordu: "Oğlum Ali, dinle beni! Skorlar sıkışık! Son raund senden üstün göründü ama sen daha akıllısın! Rakip yorgun, sol gardı düşüyor. Açık veriyor! İki hızlı jab ile mesafeni kapat, sağ power-hand'ını koy göbeğine, sonra sol hook ile şakağını bul! Bitir işini! Unvan senin olacak!" Ali, hocasının sözlerine odaklandı. Gözleri, rakibi Serkan'ın şişmiş yüzüne kenetlendi. Maç boyunca dominanttı. İlk raundlarda rakibini defalarca sallamış, ikinci raundda bir sol aparkatla onu tuşun eşiğine getirmişti. Ama son üç raundda bir şeyler değişmişti. Serkan, Ali'nin neredeyse hiç hissedemediği, seyircinin gözden kaçırdığı yumruklarla sayı topluyor, jüri masasındaki iki hakem de her fırsatta ona puan veriyordu. Ali'nin içinde bir kuşku, bir uğursuzluk hissi büyümeye başladı. Bu, boks değildi. Bu, babasının ona öğrettiği, onurlu bir dövüş değildi. Zil çaldı. İki boksör merkeze çağrıldı. Ali'nin göğsü gururla inip kalkıyordu. Alnından süzülen ter ve kan, yüzünü boyamıştı. Dudaklarındaki yırtık, onun şeref nişanıydı. Seyirci ayaktaydı; alkış, tezahürat birbirine karışıyordu. Mikrofonun sesi her yeri kapladı. "Ve... Türkiye Millî Boks Şampiyonası Ağır Sıklet kategorisinin galibi..." Sessizlik. Ali, gözlerini kapadı. Babasının hayali ringin ortasında, ona gururla bakıyordu. "...Serkan Şimşek" Ses, Ali'nin kafasının içinde bir patlama gibiydi. Kulakları uğuldamaya başladı. Seyircinin karışık tepkileri, yuhalamalar, bir sis perdesinin ardından geliyor gibiydi. Bu bir rüyaydı. İmkansızdı. Gözlerini jüri masasına dikti. Başhakem, rakibin köşesindeki antrenörle göz göze geldi ve Ali, o bakışta her şeyi gördü. Rüşvet. Şike. İhanet. Babasının en çok nefret ettiği şey. O an, Ali'nin içindeki her şey paramparça oldu. Yılların emeği, teri, knuçlarındaki her kırık kemik, babasına verdiği söz, onun anısına duyduğu saygı... Hepsi bir yumrukta dışarı çıkmak istiyordu. Aklındaki her mantık, her disiplin söndü. Yerini katışıksız, ilkel bir öfke aldı. "HAYIR! BU HAKSIZLIK!" diye kükredi, sesi gürleyen bir top gibiydi. Adımlarını jüri masasına doğru attı. Selim Hoca, "Ali, dur! Etme! Kariyerin biter!" diye yalvararak onun kolundan çekmeye çalıştı ama Ali, onu hiç hissetmedi. Tüm dünyası o masanın ardındaki adama, o onursuzluğun simgesine odaklanmıştı. Masanın önüne geldi. Başhakemin suratındaki korku ve küçümseme ifadesi, öfkesini kat be kat artırdı. "Siz..." diye hırladı, sesi öfkeden ve yorgunluktan titreyerek, "Siz bu kutsal sporun ruhunu sattınız! Benim şerefimi sattınız!" Başhakem, mikrofonu bırakıp geri çekilirken, "Sakin ol, Yıldız! Diskalifiye olursun!" diye bağırdı. Ama çok geçti. Muhammed Ali, tüm vücudunu bir yay gibi gererek, babasının ona öğrettiği, temiz dövüşün simgesi olan o mükemmel sol yumruğunu, şimdi bu kirliliğin temsilcisine doğru savurdu. Vücudundaki tüm güç, omzundan, bileğinden, knuçlarından fırlayıp hedefine ulaştı. ŞAKKK! Ses, salonun her köşesinde çınladı. Sert, kemikleri kıran bir ses. Başhakem, arkasındaki sandalyeler ve masa ile birlikte devrildi. Mikrofonun sesi, çığlıklara karıştı. Ortalık bir an için dondu. Kameralar, flaşlar, güvenliklerin koşuşturması... Her şey bir bulanık film şeridi gibiydi Ali'nin gözünde. Federasyon Başkanı ayağa fırladı, mikrofonu kaptı. Yüzü öfkeden morarmıştı. "Muhammed Ali Yıldız! Bu hadsizlik! Sen bir barbarsın! Bu sporda yerin yok senin! Duyulur ki; lisansın sonsuza dek iptal edilmiştir! SPORDAN UZAKLAŞTIRILDIĞIN İLAN OLUNUR!" O kelimeler, Ali'ye attığı o yumruktan daha ağır geldi. "Spor" ve "uzaklaştırma" kelimeleri beynine mıh gibi çakıldı. Babasının hayali bir kez daha belirdi gözünde. Bu sefer, ona sırtını dönmüş, hüzünle uzaklaşıyordu. O akşam, sessiz sedasız, kimseye görünmeden evine gitti. Eski, ahşap bir kutudan iki şey çıkardı: Babasının aldığı ilk profesyonel boks eldiveni ve kendi pırıl pırıl, Türkiye Boks Federasyonu armalı lisansı. Arka bahçede, babasının eskiden antrenman yaptığı yere çöktü. Toprak, onun gözyaşlarını emiyordu. Elleri hâlâ titriyordu. Bir şişe benzin ve bir kibrit. Önce lisansını alevlerin üstüne attı. Plastik kaplı kâğıt hemen hışırtıyla tutuştu, kıvrıla kıvrıla karardı. Ardından, eldivenini tutuşturdu. Deri yanarken keskin, acı bir koku yaydı. Alevler, derinleşerek, içini oyuyor, babasının hayaletiyle birlikte Ali'nin ruhunu da yakıyordu sanki. Orada, alevlerin dansının önünde, dizlerinin üstüne çöktü. Omuzları, hıçkırıklarla sarsıldı. Artık hiçbir şeyi kalmamıştı. O, Muhammed Ali "Demir Yumruk" artık yoktu. Geride, içi boşaltılmış, öfke dolu bir kabuk kalmıştı. Günler, haftalar bir karanlık bulut gibi üstünden geçti. Kendini bir odanın karanlığına hapsetti. Annesinin endişeli bakışları, kapıya bırakılan yemekler... Hiçbiri onu bu dipsiz kuyudan çıkaramıyordu. Parasızlık, kapıyı çalmanın eşiğindeydi. Annesine ve şehir dışında üniversite okuyan kardeşine bakmak zorundaydı. Bir akşamüstü, cep telefonu çaldı. Tanıdık olmayan bir numara. Sert, gırtlak sesli biri konuşuyordu. "Selam Demir Yumruk. Duydum ki... serbestsin piyasada." Ali cevap vermedi. Adam devam etti. "Senin gibi bir yumruğun çöpe gitmesi yazık. Ben Cihan. Senin gibi... hırslı adamlara iş imkânı sağlıyorum. Para iyi. Nakittir. Kurallar basit: Yok. Kazan ya da kaybet. Hayatta kal. Bu kadar." "Ne işi?" diye gürledi Ali, sesi ilk kez o günden beri duyulur şekilde çıkmıştı. Adam kısık, tehditkâr bir kahkaha attı. "Dövüş. Ama senin bildiğin olimpik bir şey değil. Kafes. Seyircisi bol. Bahisler tavan. Yumrukların gerçekten işe yarıyor. Yarın gece, attığım adreste ol. Gelmezsen kaybeden sen olursun." Telefon kapandı. Ali, telefonu elinde tuttu, karanlık odasında oturdu. Bu, sonun başlangıcıydı. Babasının ruhu ona bakıyordu. Ama açlık, umutsuzluk ve içindeki sönmeyen yangın daha güçlüydü. Ertesi gece, belirtilen adrese, şehrin loş ve ıssız bir endüstriyel bölgesine gitti. Paslı, metal bir kapıdan içeri girdiğinde, onu bir vahşet senfonisi karşıladı. Ter, kan, bira ve ucuz parfüm kokusu. Çılgınca bağıran, küfreden, para sallayan seyirciler. Ve ortada, tellerle çevrili bir kafes. İçinde iki adam, kurallar olmadan, ilkel bir öfkeyle birbirlerini parçalıyor, tezahürat alıyorlardı. Bir an, geri dönmek istedi. Ama jüri masasına attığı yumruğu, yanan lisansı, annesinin endişeli yüzünü hatırladı. Cihan adında, iri yarı, boynunda kalın altın zincirler olan biri yanına geldi. "Hoş geldin gerçek dünyaya," dedi, sırtına tok bir şekilde vurarak. "Sıradaki maç senin. Rakibin, buradaki 'Kral' lakaplı çocuk. Seni parçalamayı çok ister. Kazanırsan, cebin dolar. Kaybedersen... zaten kimse seni aramaz." Ali, gözlerini kafese dikti. O ring, babasının anlattığı şerefli dövüş alanı değildi. Bu bir mezarlıktı. Ama o artık bir hayaletti. Knuçlarını sıktı. İçindeki yangın, ona atılan bir benzindi. Artık boksör değildi. Artık sadece bir dövüş makinesiydi. Kafesin kapısı ona doğru gıcırdayarak açıldı. İçeri adımını attı. Seyircinin çığlıkları, kulaklarında bir uğultudan ibaretti. Teller ardındaki yüzler, birer iblis gibi görünüyordu. Daha ilk dövüşünde, yeni hayatının ne kadar karanlık ve acımasız olacağını anlamıştı. Ve bu karanlıkta, bir gün, bir ışık, bir doktor arayacaktı. O ışık ise, o sıralar, kendi kişisel cehenneminde, kalbi kırık bir tıp öğrencisinin adıydı: Yağmur. Ve onların yolları, en karanlık yerde kesişmek üzereydi.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
552.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.3K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.8K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
41.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.5K
bc

HÜKÜM

read
231.5K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
37.1K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook