2

1553 Kelimeler
Bölüm 2: İHANET Hastanenin yoğun bakım ünitesindeki floresan ışıklar, gece yarısının tüm yorgunluğunu yansıtıyordu. Yağmur, bir hastanın monitörlerindeki sabit, yeşil çizgilere bakarken gözlerini kırpıştırdı. Vardiyası neredeyse bitmek üzereydi. Vücudundaki her kas, uykusuzluk ve stresle ağrıyordu. Tıpın beşinci sınıfı, teorik bilginin pratiğe, heyecanın ise ağır bir sorumluluğa dönüştüğü acımasız bir çarktı. O gece nöbeti aslında başka bir asistanındı, ancak hasta yoğunluğu nedeniyle ona kalmıştı. Saat 03:00 sularında, nöbeti devralacak olan sınıf arkadaşı İpek, yanına gelip omzuna hafifçe dokundu. "Yağmur ben erken geldim hadi sen git. Göz altların morarmış. Zaten sakinleşti ortam." Yağmur, içten bir teşekkür mırıldandı. İçi bir an için burkuldu. Eve erken gitmek.... Emre'ye sürpriz yapabilir, birlikte yarın sabah buluşup kahvaltı edebilirlerdi. Dört yıllık ilişkilerinde bu küçük sürprizler, tıp fakültesinin deli temposunda nefes aldıkları anlardı. Ve Banu... En iyi arkadaşı Banu muhtemelen derin uykudaydı. Onu uyandırmadan, sessizce mutfaktan bir şeyler atıştırıp yatabilirdi. Düşünceyle bile yüzünde bir tebessüm belirdi. Banu ile liseden beri her şeyi paylaşıyorlardı. Aynı sıralarda üniversite sınavına hazırlanmış, aynı hayallerin peşinden koşmuş, aynı fakülteyi kazanınca da gözleri bile korkmadan, Banu'nun babasının karşıladığı kira için minnet duyarak, birlikte bu evi tutmuşlardı. Banu, ailesinin maddi rahatlığına rağmen, hiçbir zaman onu hissettirmemiş, hep eşit olmuşlardı. Emre ise... Onunla da fakültede tanışmışlardı. Aynı anatomi çalışma grubundaydılar. İlk bakışta değil, yavaş yavaş, güvenle örülmüş bir aşktı onlarınki. Yağmur, onu hayatının en sağlam direği olarak görüyordu. Otobüsle evine giderken, şehrin ışıkları camdan süzülüyordu. Yorgunluğu, evine varma beklentisiyle hafifliyordu. Apartmanın giriş kapısını sessizce açtı, asansöre bindi. Koridordaki halı, ayak seslerini yutuyordu. Anahtarı yavaşça kilide soktu, mümkün olduğunca sessiz çevirdi. İçeri girdiğinde, ilk dikkatini çeken, salondaki ayaklı lambanın yanık olmasıydı. Belki Banu oturmuş ders çalışıyordu. Sonra, sesleri duydu. Önce belirsiz, fısıltıya benzer bir inilti. Sonra, tanıdık bir kahkaha. Banu'nun kahkahası. Ama bu, onun her zamanki neşeli, dostane kahkahası değildi. Çıtır, baştan çıkarıcı, arzulu bir kahkahaydı. Yağmur'un kalbi bir an için durdu. Ayakları onu sese doğru, yatak odasına doğru çekti. Kapı tamamen açıktı. Ve orada, onun yatağında, onun çarşaflarının arasında, hayatının iki en önemli insanı, birbirine dolanmış vaziyetteydi. Zaman dondu. Dünya ekseninden çıktı. Yağmur'un nefesi kesildi. Gözlerine inanamadı. Emre'nin sırtında, lisede birlikte gittikleri tatilde Banu'nun ona hediye ettiği dünya haritası desenli tişört vardı. Banu'nun parmakları, Emre'nin saçlarında geziyordu. Odada, sevişmenin, terin ve Banu'nun pahalı parfümünün ağır kokusu vardı. Bir an, orada donup kaldı. Bir heykel gibi. Kalbi göğsünde çırpınıyor, kulakları uğulduyordu. Beyni, gördüğü şeyi işlemekte aciz kalıyordu. Bu bir kabustu. Uyanacaktı. Ama uyanmadı. Emre, bir hareket hisseder gibi oldu ve başını çevirdi. Gözleri Yağmur'unkilerle buluştu. Yüzündeki şehvet dolu ifade bir anda dondu, yerini mutlak bir paniğe bıraktı. Banu da onun hareketiyle irkildi ve başını kaldırdı. Onun gözlerinde ise ilk önce şok, ardından derhal gelen, neredeyse meydan okuyan bir utanmazlık vardı. "Yağmur..." diye boğuk bir sesle başladı Emre, yataktan fırlamaya çalışırken. O isim, Yağmur'u donmuş halinden çözdü. Bir elektrik şoku gibi geldi. Hiçbir şey söylemedi. Konuşacak kelime, soracak soru yoktu. Sadece geri çekildi. Bir adım, iki adım... Sonra arkasını döndü ve salona yürüdü. Vücudu otomatik pilota bağlanmıştı. Mutfaktaki büyük çantayı aldı. Hiç düşünmeden, etrafta gördüğü kendi eşyalarını, diş fırçasını, birkaç kitabı, dolaptaki bir iki kıyafeti, masadan aile fotoğrafını içine doldurdu. Elleri titriyordu, ama yüzünde hiçbir ifade yoktu. İçi kocaman, buz gibi bir boşluktu. Emre, pantolonunu alelacele giyip salona geldi. "Yağmur, lütfen, bekle! Bunu açıklayabilirim! Bu bir anlık bir şeydi, bir aptallıktı!" diye yalvarıyordu, sesi tizleşmişti. Banu ise onun arkasında, üstüne sadece Emre'nin gömleğini giymiş, meydan okurcasına duruyordu. "Emre, bırak gitsin. Zaten bitmişti sizin ilişkiniz, kabul et." Yağmur, onlara bile bakmadı. Çantasının fermuarını çekti. Sonra, yavaşça başını kaldırdı ve önce Emre'ye, sonra Banu'ya baktı. Gözlerinde ne öfke ne de gözyaşı vardı. Sadece derin, dipsiz bir hayal kırıklığı ve yıkım. "On yıl," diye fısıldadı, sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Sonra biraz daha güçlendi. "On yıllık arkadaşım... Dört yıldır hayatımın erkeği olduğunu sandığım adam." Ses titremeye başladı, ama gözleri hâlâ kuruydu. "Siz... siz benim evimdiniz. Size güvendim." Cümlesini tamamlayamadı. Çantasını kaparak kapıya yöneldi. "Yağmur, nereye gidiyorsun? Gece yarısı!" diye bağırdı Emre. Yağmur, kapıyı açtı ve son kez arkasına döndü. "Ölürüm de bir dakika bile sizinle aynı çatı altından bulunmam," dedi. Ve kapıyı çekti. Arkasından gelen yalvarma ve tartışma seslerini, o soğuk, beton koridorda sonsuza dek geride bıraktı. Gece yarısı sokakta, çantasıyla, nereye gideceğini bilmeden yürüyordu. Yağmur hafif hafif yağıyordu, yüzündeki damlalar gözyaşlarıyla karışıyordu. Sonunda, bir banka çöktü. Vücudu, gecikmeli bir şokla titremeye başladı. İçindeki buzdağı erimiş, yerini yakıcı bir acıya bırakmıştı. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Omuzları sarsıla sarsıla, içini parçalayan bir acıyla... On yıllık dostluk, dört yıllık aşk, birlikte kurdukları tüm hayaller, anılar... Hepsi bir yalanmış gibi geliyordu. Kendini o kadar aptal, o kadar aldatılmış hissediyordu ki... Belki 3 belki 4 saat hiç bir şey yapmadan öylece oturdu... Sonra telefonunu çıkardı. Ailesini aramayı düşündü ama vazgeçti. Anadolu'da yaşayan ailesinin maddi durumu zaten iyi değildi. Onları bu dertle ve endişeyle yüz yüze bırakamazdı. Aklına İpek geldi. Nöbetten yeni çıkmış olmalıydı. İpek, telefonu açtığında, Yağmur'un sesindeki perişanlığı hemen anladı. Hiç soru sormadan adresini verdi, "Hemen gel," dedi. İpek'in küçük stüdyo dairesi, sıcak ve güvenli bir sığınak gibiydi. Yağmur, olanları anlatırken, İpek ona sıcak bir çay yapıp battaniye verdi. Yağmur, kelimeler dökülürken tekrar hıçkıra hıçkıra ağladı. "İstediğin kadar kalabilirsin, tabii ki," dedi İpek, ona sarılarak. Ama burada fazla kalamazdı tek odalı küçücük bir daireydi. Yağmur bunu biliyordu. Gözleri dolarak etrafa baktı. İpek'in minik dairesi bile onun için bir lükstü. Kira, depozito... Ailesinden para isteyemezdi. Stajyer asistan maaşı ise zar zor geçiniyordu. Ek iş bulması şarttı. Hem de hemen. Ertesi birkaç gün, derslere ve hastaneye gidip gelirken, sürekli iş ilanlarına baktı. Hiçbiri, hızlı para kazandıracak ve vardiyalarına uyacak bir iş değildi. Umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı ki, hastanede çalışan ve birçok şey duyan temizlik görevlilerinden biriyle sohbeti aklına geldi. Kadın, bir ara laf arasında, "Kızım, bazı yerlerde yüklü para veriyorlar doktorlara, ama girilmez o işlere. Yeraltı dövüşleri falan. Orada kırık çıkık çok oluyormuş, doktor lazımmış. Ama illegal tabii, tehlikeli," demişti. O zaman bunu duyduğunda ürpermiş ve unutmuştu. Şimdi ise, o sözler aklına kazınıyordu. İllegal. Tehlikeli. Ama... yüklü para. İçinde bir savaş başladı. Tıp etiği, korku... karşısında, çaresizlik ve mecburiyet. Bir süre yaparım, diye düşündü. Kendime yeni bir ev bulana, toparlanana kadar. Sonra bırakırım. Kalbi hızla çarparak, o temizlik görevlisinden irtibat numarasını aldı. Numarayı çevirdiğinde, telefonu açan sert ve kayıtsız bir sesle konuştu. Kendini tanıttı. Tıp öğrencisi olduğunu, acil müdahale yapabileceğini söyledi. Adam, "Para peşin. Nakit. Soru sormak yok. Gördüğünü unutacaksın. Geliyorsan, bu gece adrese gel. Saat on bir," dedi ve kapattı. O gece, İpek'in eşofmanlarının üzerine, dikkat çekmemek için siyah bir mont ve spor ayakkabı giydi. İçi kıpır kıpırdı. Elleri titriyordu. Taksiye binip verilen adrese, şehrin endüstriyel bölgesindeki ıssız bir sokağa gitti. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir depo gibi görünen yere girdiğinde, onu bir vahşet seline ait sesler ve kokular karşıladı. İçerisi tıklım tıklımdı. Duman, ter, kan ve ucuz parfüm kokusu burnunu yaktı. Çılgınca bağıran, küfreden, para tutuşturan insanlar... Ve ortada, tellerle çevrili bir kafes. İçinde iki adam, ilkel bir öfkeyle birbirine vuruyordu. Yağmur'un midesi bulandı. Ne yapıyorum ben burada? diye geçirdi içinden. Geri dönmek istedi. Onu karşılayan, Cihan adındaki organizatördü. Ona küçük bir çanta verdi. İçinde ilk yardım malzemeleri vardı. "Şu köşede dur. Gerekirse çağırırız. İlk maç bitti. Sıradaki maça hazır ol. Yaralı çıkarsa hemen müdahale et. Soru yok." Yağmur, verilen köşeye, gölgelerin içine çekildi. Nefes almaya çalışıyordu. Gözleri, kafesteki vahşete odaklanmıştı. Bu, onun bildiği, öğrendiği tıbbın tam zıttıydı. Burada acı çekmek, eğlenceydi. Sonra, anons yapıldı. "Sıradaki dövüş! 'Kral' lakaplı şampiyonumuza meydan okuyan yeni isim: 'Demir Yumruk!" Seyirci çılgına döndü. Kafese ilk önce, "Kral" lakaplı iri yarı, vücudu dövmelerle kaplı, acımasız bakışlı bir adam girdi. Tezahüratlar ve yuhalamalar arasında etrafa meydan okuyordu. Ardından, ikinci dövüşçü girdi. Yağmur, ona ilk baktığında, diğerlerinden farklı olduğunu hissetti. Diğerleri gibi kasları şişirilmiş bir canavar değildi. Daha çok bir atlet gibiydi. Kasları, gücü, sadece işlevseldi. Sırtı geniş, omuzları güçlüydü. Yüzünde, diğer dövüşçülerde gördüğü o şehvetli vahşet değil, derin, katı, buz gibi bir öfke vardı. Gözleri, kafesin tellerinin ardından, seyircilere değil, içerideki boşluğa bakıyordu. Sanki orada değildi. Sanki kendi içindeki bir savaşı dövüşüyordu. Dövüş başladı. "Kral" hemen saldırdı. Ama yeni gelen, onun hamlelerini büyük bir çeviklikle savuşturuyor, beklenmedik bir hız ve teknikle karşılık veriyordu. Her yumruğu, ölçülü ve ölümcüldü. Yağmur, nefesini tutmuş, izliyordu. Tıbbi bir ilgiyle değil, insani bir merakla. Bu adam... farklıydı. Dövüş kısa sürdü. Yeni gelen dövüşçü, "Kral"ı tuş etti. Onu yere seren son yumruk, kusursuz bir teknikle, rakibin çenesine isabet etmişti. Seyirci bir an sessiz oldu, sonra daha büyük bir gürültüyle bağırmaya başladı. Kafesin kapısı açıldı. Kazanan dövüşçü, yorgun argın dışarı çıktı. Cihan, ona bir zarf uzattı. Adam, kanayan knuçlarını siliyor, nefes nefese kalıyordu. Yüzündeki ifade hâlâ aynı donuk öfkeydi. Tam Yağmur'un önünden geçerken, bir an durdu. Başını yavaşça çevirdi. Gözleri, gölgelerin içindeki Yağmur'a takıldı. O an, zaman yine durdu. Etraflarındaki tüm gürültü, tüm karmaşa, sanki bir anlığına sustu. Onun gözleri, karanlık, fırtınalı ve derin bir okyanus gibiydi. Yağmur'un gözleri ise şok, korku ve bir o kadar da büyülenmişlikle parlıyordu. Birbirlerine bakıştılar. Hiç konuşmadılar. Ama o bir saniyelik bakışmada, bir şey oldu. Garip, elektrik yüklü, tuhaf bir çekim. İki kırık ruh, karanlık bir dünyada, birbirlerinin varlığını ilk kez hissediyordu. Adam, bakışlarını ilk önce çekendi. Yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirdi, sonra hemen toparlandı ve öfke maskesini tekrar takınarak oradan uzaklaştı. Yağmur ise orada, kalakaldı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Elleri titriyordu, ama bu sefer sadece korkudan değil. O gözler... içindeki tüm acıyı, tüm kırgınlığı görmüş gibiydi. Ve o gözler, onu, bu tehlikeli yere çeken o korkunç ihanetin acısından bir anlığına bile olsa kurtarmıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE