3

1360 Kelimeler
Bölüm 3: YENİ BİR BAŞLANGIÇ Kafesten çıkan adamın –Muhammed Ali'nin– o bir saniyelik bakışı, Yağmur'un içinde bir deprem etkisi yaratmıştı. O fırtınalı, kederle dolu gözler, sadece bir anlığına bile olsa, onun kendi acısını yansıtıyor, garip bir şekilde onu anladığını hissettiriyordu. Bu his, etrafındaki vahşet ve iğrençlik duygusunu bir anlığına silmiş, yerine tuhaf bir sakinlik getirmişti. Ta ki, arka plandan gelen bir küfür seli bu anı paramparça edene kadar. "Lanet olsun! O piç beni nasıl yener? Şansı yaver gitti, hepsi bu!" Yağmur irkilerek sesin geldiği yöne döndü. "Kral" lakaplı dövüşçü, kafesin diğer tarafında, antrenörü veya menajeri olduğu belli iki kaba adamın yardımıyla ayağa kalkmaya çalışıyordu. Yüzü kan revan içindeydi. Özellikle kaşının üzerinde derin bir yarık vardı ve kan, gözünün üzerinden aşağıya, yanaklarına doğru hızla sızıyordu. Adam, öfkeyle etrafa saldırıyor, yardım etmeye çalışan adamları itip kakıyordu. Cihan, Yağmur'a doğru bağırdı, "Hey, doktor! İş başına! Kral'a bakacaksın!" İçi bir anda buz kesti. Tüm teorik bilgisi, stajlarında gördüğü yaralar, hepsi aklından bir şimşek hızıyla geçti. Ama hiçbiri böyle bir ortamda, böyle bir adam için değildi. Bacakları titreyerek, elinde ilk yardım çantasıyla Kral'a doğru ilerledi. Yaklaştığında, adamın nefesinin alkol ve öfke koktuğunu duydu. Adam, kanlı gözleriyle ona baktı ve suratını ekşitti. "Bu da ne? Bana bir çocuk mu getirdiniz? Ben doktor istedim, oyuncak bebek değil!" diye gürledi, sesi boğuk ve tehditkardı. Yağmur, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak, "Ben Tıp son sınıf öğrencisiyim. Yardım etmeye çalışacağım," dedi. "Tıp öğrencisi mi?" diye kahretti Kral, kahkahası acı ve alaycı bir ses çıkardı. "Demek para vermemek için bize çöpten doktor buldunuz, öyle mi Cihan?" Cihan, omuz silkti. "İşini yap kızım. Hadi!" Yağmur, içinden derin bir nefes alarak, çantasını açtı. Elleri hâlâ titriyordu ama işe koyuldu. "Lütfen hareketsiz durun. Önce yüzünüzü temizleyip yarayı değerlendirmem lazım," dedi, olabildiğince profesyonel bir ses tonuyla. Temiz gazlı bez ve antiseptik solüsyonla yaranın etrafındaki kanı silmeye başladı. Yarayı inceledi. Derindi ve kenarları parçalıydı. Dikiş atılması gerekiyordu. İçi ürperdi. Bunu daha önce sadece bir kaç kere acilde yapmıştı genelde kadavra ve maketler üzerinde alıştırma yapıyorlardı. "Yara derin. Dikiş gerekiyor," diye mırıldandı. "Ne bekliyorsun o zaman? Çabuk ol!" diye hırladı Kral, acıdan ve öfkeden gözleri kısılmıştı. Yağmur, çantadan dikiş setini çıkardı. İğneyi tuttuğu eli ter içindeydi. Yapabilirsin. Bunu yapmak zorundasın, diye tekrarladı kendi kendine. Lokal anestezik spreyi yaranın üzerine sıktı. "Birkaç dakika beklememiz gerekiyor, uyuşsun diye," dedi. "Beklemeye vaktim yok! Hemen yap!" diye bağırdı adam, ve ani bir hareketle kolunu kaldırdı. Yağmur, içgüdüsel olarak geri çekildi, korkuyla gözlerini kırpıştırdı. Cihan, adama sertçe, "Sakin ol Kral! Bırak işini yapsın, yoksa bir daha buraya adımını atamazsın!" diye çıkıştı. Diğer doktorlar bu kaba herif yüzünden işi bırakıp gitmişti. Doktor bulmak artık oldukça zordu. Kral, homurdanarak yerine çöktü, ama gözleri Yağmur'un her hareketini izliyor, onu baskı altında tutuyordu. Yağmur, yeniden yaklaştı. Anestezinin etki etmesi için yeterli süre geçmemişti ama bekleyemezdi. İğneyi, yaranın kenarına batırdı. İğne, deriye girdiği an, Kral'ın vücudu gerildi ve küfür etti. Yağmur'un kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Nefesini tutmuş, dikişi atmaya devam ediyordu. Her bir dikiş, onun için bir işkenceydi. Adamın acı içinde homurdanışları, etraftaki insanların bakışları, kanın kokusu... Tüm bunlar, onu bunaltıyordu. Ama bir yandan da, odağı sadece yaraydı. Tıp eğitiminin disiplini, paniğin üstesinden geliyordu. Son düğümü atıp ipliği kestiğinde, terlemişti. Yüzünden süzülen bir ter damlası, yere düştü. "Bitti," dedi, sesi gerginlikten yorulmuştu. "Enfeksiyon kapmaması için temiz tutmalısınız. Yarın bir sağlık kuruluşuna görünmeniz iyi olur." Kral, eline tutuşturulan bir buz torbasını yüzüne dayayarak, kanlı gözleriyle Yağmur'a baktı. Bakışları, biraz daha farklıydı. Hâlâ aşağılayıcıydı, ama bir parça şaşkınlık da vardı. "Pespaye bir iş oldu," diye söylendi. "Ama idare eder." Sonra arkasını dönüp sendeleyerek uzaklaştı. Yağmur, orada öylece kaldı. Elleri kan ve ter içindeydi. Vücudu, adrenalinin etkisinin geçmesiyle birlikte titremeye başladı. Az önce ne yapmıştı? İllegal bir dövüşte, vahşi bir adama, uygunsuz koşullarda dikiş atmıştı. Cihan yanına geldi. Memnun görünüyordu. "İdare edersin. Al, bu senin," dedi ve Yağmur'un eline kalın bir zarf sıkıştırdı. Yağmur, zarfa baktı. Açtığında, içindeki banknotların miktarını görünce gözleri faltaşı gibi açıldı. Bu, bir aylık stajyer maaşının neredeyse dört katıydı. İçi bir an için bir umut parıltısıyla doldu, hemen ardından da bir suçluluk duygusu kapladı onu. Bu parayı, böyle bir yerden kazanmıştı. "Gelecek hafta aynı gün, aynı saat," dedi Cihan, soru sorma fırsatı bile tanımadan. "Gelmezsen, bir daha iş yok." Yağmur, sadece başını salladı. Çantasını toplayıp, oradan, o korkunç yerden, mümkün olan en kısa sürede uzaklaştı. Dışarıdaki serin gece havası, yüzüne çarptığında, ilk kez derin bir nefes aldı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Korku, heyecan, suçluluk ve bir o kadar da gurur... Hepsi birbirine karışmıştı. Kendi başının çaresine bakmıştı. Ertesi gün, fakültedeki derslerde ve hastane stajında kendini bir türlü verimli hissedemedi. Gecenin olayları, bir kabus gibi aklının bir köşesinde dönüp duruyordu. Ama elini cebine atıp o kalın zarfa her dokunduğunda, bir gerçeklik duygusuyla sarsılıyordu. Bu para, onun özgürlüğünün bedeliydi. Dersler çıkışı, İpek'le buluştu. "Ev arayışına başlamalıyım," dedi kararlılıkla. "Hemen bugün." İnternetten ve çevredeki bakkallara asılı ilanlara bakmaya başladılar. Öğrenci için uygun, ucuz bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Her şey çok pahalıydı. Umutsuzluğa kapılmak üzereyken, İpek, telefonundaki bir ilanı gösterdi. "Bak, bu ilginç. Müstakil ev, bahçe içinde. Çatı katı kiraya verilecekmiş. Öğrenciye uygun fiyatlı yazıyor." Yağmur, ilana baktı. Fotoğraflar temiz ve ferah görünüyordu. Semt de fakülteye çok uzak değildi. Fiyat ise neredeyse piyasanın yarısıydı. İçinde bir kuşku uyandı. "Bu kadar ucuz olmasının bir sebebi vardır mutlaka," dedi. "Arayıp soralım, ne kaybedersin?" diye ısrar etti İpek. Yağmur aradı. Telefondaki kadın sesi, yaşlıca ve biraz yorgun ama kibar bir tondaydı. Kendisini Hatice Hanım olarak tanıttı. "Evet evet, çatı katı. Bağımsız girişi var. Ben alt katta kalıyorum. Oğlum da... o da ara sıra gelir. Temiz, sakin bir yerdir. Öğrenci arıyorum, evi kalabalık istemiyorum," dedi. Yağmur, hemen o akşam üstü adrese gitmek için yola koyuldu. İlanın verdiği adres, şehrin biraz daha sakin, eski ve bahçeli evlerin olduğu bir semtteydi. Ev, küçük, bakımlı bir bahçenin içinde, üç katlı müstakil bir evdi. Bembeyaz boyalı, masalsı görünümlü bir evdi. İçi ferah ve temizdi. Yağmur'un içini bir huzur kapladı. Burası, Banu'yla yaşadığı o modern daireden çok farklı, ama bir o kadar da sıcak ve güvenli hissediyordu. Kapıyı, yaşlarını zorlamış, yüzünde naif bir tebessümle orta yaşlı bir hanım açtı. Bu, Hatice Hanım olmalıydı. Yağmur'u içeri buyur etti. "Hoş geldin kızım. Buyur, sana evi göstereyim," dedi. Çatı katına çıkan bağımsız merdivenlerden çıktılar. Hatice Hanım anahtarı uzattı. Yağmur kapıyı açtığında, içeriye dolan akşam güneşi ve ferahlık karşısında adeta büyülendi. Burası küçük bir stüdyo daireydi. Temiz, aydınlık, sadece gerekli eşyaların olduğu bir yerdi. Pencereden, bahçe ve uzaktaki ufuk çizgisi görünüyordu. Anında, buraya ait hissetti kendini. Burası, onun sığınağı, yeni başlangıcı olabilirdi. "Çok güzel," diye fısıldadı, içtenlikle. Hatice Hanım, onun yüzündeki memnuniyeti görünce gülümsedi. "Beğenmene sevindim kızım. Küçük oğlum üniversite için evden ayrıldıktan sonra, bu kat boş kaldı. Biraz paraya ihtiyacım var da... ama sakin, temiz bir kiracı isterim. Öğrenci olman iyi." Yağmur, hiç düşünmeden kabul etti. Depozito ve ilk kira olarak, dün gece aldığı paranın bir kısmını hemen ödedi. Hatice Hanım, anahtarı verirken, "Bu arada, ben büyük oğlumla yaşıyorum. Adı Ali. İri yarı bir çocuktur, korkma sakın. İyi çocuktur, içine kapanıktır sadece," diye ekledi. Yağmur, bu uyarıyı pek önemsemedi. O anki mutluluğu, her şeyi gölgeliyordu. "Tabii, sorun değil," dedi. Haftasonu İpek'in yardımıyla birkaç koli eşyasını yeni evine taşıdı. Yerleşmek, eşyalarını düzenlemek, ona inanılmaz bir iyi gelmişti. Kendi başına ayakta durmanın gururunu yaşıyordu. Akşamüstü, İpek gittikten sonra, küçük mutfağında çay demledi ve pencerenin önüne oturup bahçeyi izlemeye başladı. Bahçe, güllük gülistanlık değildi ama sevimli ve bakımlıydı. Bir elma ağacı ve birkaç saksı çiçek vardı. Tam çayını yudumlarken, bahçe kapısının açıldığını gördü. İçeriye, iri yarı, sırtı geniş, başı önünde eğik bir adam girdi. Yağmur'un kalbi bir an için hızla çarptı. Hatice Hanım'ın oğlu olmalıydı. Adam, hızlı adımlarla eve doğru ilerliyordu. Tam o sırada, belki de bir şey hissetmiş olacak ki, başını kaldırdı ve çatı katının penceresine baktı. Göz göze geldiler. Yağmur'un nefesi kesildi. O gözler... Karanlık, fırtınalı, tanıdık gözler. Dün gece, kafesin dışında, kan ve ter içinde kendisine bakan gözlerin aynısı. O adam, Hatice Hanım'ın oğlu Ali... "Demir Yumruk"tu. Ali de onu tanımıştı. Yüzünde şok ve derhal gelen yoğun bir öfke ifadesi belirdi. Kaşları çatıldı. Neden annesinin evinde, kardeşinin eski odasında oturuyordu bu kız? Bu tesadüf olamazdı. İçinde bir alarm çalmaya başladı. Yağmur ise pencereye yapışmış, donup kalmıştı. Dünyaları bir kez daha altüst olmuştu. Kaçtığı karanlık, onu tam da sığındığı yerde bulmuştu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE