Bölüm 10: KISKANÇLIK VE İTİRAF
Bir ay boyunca, Kaan için İpek'i gözlemlemek, en zorlu hukuk derslerinden daha fazla zihinsel enerji gerektiriyordu. Hangi gün hangi binada dersi olduğunu, öğle arasında genellikle hangi kafeteryaya gittiğini, ders çıkışında hangi yoldan yürümeyi sevdiğini adeta bir istihbarat ajanı gibi öğrenmişti. "Tesadüfi" karşılaşmalarını planlıyor, her seferinde yüzünde en masum ifadeyi takınmaya çalışıyordu. "A, İpek! Merhaba, yine karşılaştık?" gibi cümleler artık standartlaşmıştı.
İpek ise başta bu sık karşılaşmaları gerçekten tesadüf sanmış, Kaan'la olan samimi sohbetlerinden keyif almıştı. Onun zekası, ailesine bağlılığı ve olgun mizacı, yaş farkını unutturacak kadar etkileyiciydi. Ancak arkadaşlarının sürekli, "Kızım, o çocuk sana aşık! Bakışlarını bir görsen, seni yiyor!" gibi yorumları, kafasında bir şüphe tohumu ekmeye başlamıştı. Her seferinde, "Aman canım, o benden küçük! Ona kardeşim gibi bakıyorum," diye çıkışsa da, içten içe yalan söylediğini biliyordu. Kaan, "çocuk" değil, yakışıklı, kendinden emin ve oldukça çekici bir genç adamdı. Ve evet, gözleri ders çıkışı onu arıyor, onunla konuşmak, kahkahalarını duymak içini ısıtıyordu. Çok yakın arkadaş olmuşlardı, ama aralarındaki o elektrik, o gerilim, iki kilometre öteden belli oluyordu.
Yine bir ders çıkışı, okulun en kalabalık kantininde buluşmuşlardı. Kaan, İpek'e İstanbul'daki üniversite hayatından bahsediyor, İpek de ona hastanedeki komik anılarını anlatıyordu. İpek, Kaan'ın ona odaklanmış, gülümseyen gözlerine bakarken, içi huzur ve heyecanla doluydu. Tam o sırada, bir gölge masalarına düştü.
"Selam Kaan'cığım!"
Kaan'ın sınıfından, sarışın, güzel ve kendinden oldukça emin görünen bir kız, masalarına yaklaşmıştı. Hiç çekinmeden, içten bir gülümsemeyle Kaan'ın omzuna elini koydu, adeta ona yaslandı. "Benden istediğin ders notlarını getirdim. Çok zormuş, birlikte çalışsak daha iyi olur bence, Kaan'cım," dedi, sesi biraz yapay bir şekerlilikle.
Kaan, bir an için şaşkınlıkla kıza baktı, sonra hızlıca bir gülümsemeyle teşekkür etti. "Sağ ol Ece, çok iyi oldu."
İpek, olan biteni izlerken, yüzündeki sıcak ifade anında buz kesti. İçinde, tanımlayamadığı keskin ve rahatsız edici bir his kabardı. Bu kızın Kaan'a olan ilgisi o kadar açıktı ki, neredeyse agresif bir tavırla onun alanına giriyordu. Ve Kaan... Kaan da onunla konuşuyor, gülümsüyor ve birkaç saniyeliğine de olsa, masada oturan İpek'i tamamen görmezden geliyorlardı. Bu görmezden geliş, İpek'in içini acıtıyor, öfkelendiriyordu.
Daha fazla dayanamadı. Ani bir hareketle ayağa kalktı. Çantasını toplarken sesi, soğuk ve keskindi. "Ben gidiyorum Kaan. Sohbetinizi bölmeyeyim."
Kaan, başını çevirdiğinde İpek'in yüzündeki donuk ifadeyi ve gözlerindeki kıvılcımı gördü. "İpek, bekle..." diye mırıldandı, ama İpek hiç durmadan, hızlı adımlarla kantinden çıkmıştı bile.
Kaan, Ece'ye aceleyle teşekkür edip notları aldı ve İpek'in peşinden koştu. Onun bu ani tepkisine anlam verememişti. Neden bu kadar sinirlenmişti? Kantinin kapısından fırlayıp bahçeye çıktı. İpek'i, okulun bahçesindeki çiçeklerin arasında yolda, hışımla, neredeyse koşar adım yürürken gördü.
"İpek! Dur!" diye seslendi, yetişmek için adımlarını hızlandırdı.
İpek durmadı. Kaan, sonunda ona yetişti ve nazikçe kolundan tutarak kendine çevirdi. İpek'in yanakları öfkeden kızarmış, gözleri parlıyordu.
"Ne oldu? Neden bu kadar sinirlendin?" diye sordu Kaan, nefes nefese.
"Hiç. Sinirlenmedim," diye çıkıştı İpek, başını çevirerek. Sesindeki titreme yalanını ele veriyordu.
Kaan, ona baktı. Yüz ifadesi yumuşadı, dudaklarında küçük, anlayışlı bir gülümseme belirdi. "Hayır. Güzel yüzün hiç öyle söylemiyor."
İpek, ona baktı. Tüm inat ve direnci, onun o samimi bakışları ve iltifatı karşısında eriyordu. İtiraf etmekten başka çaresi yoktu. Derin bir nefes aldı. "Tamam! Evet, sinirlendim! O kız... o kız neredeyse ağzına düşecekti! Sen de... sen de halinden oldukça memnundun!" Sesindeki sitem ve kıskançlık, artık saklanamayacak kadar açıktı.
Kaan'ın yüzündeki gülümseme büyüdü. Gözleri, İpek'in içini ısıtan bir sıcaklıkla parlıyordu. Biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe tehlikeli bir şekilde azalmıştı.
"Yoksa sen..." diye fısıldadı, sesi alçak ve çekici, "beni kıskandın mı?"
İpek, kalbinin yerinden fırlayacak gibi attığını hissediyordu. "Seni... seni niye kıskanayım ki?" diye zayıf bir direnişle karşılık verdi.
Ama bu son cümleydi. Kaan, daha fazla bekleyemedi. Elini, İpek'in yanağına nazikçe dayadı. Başparmağıyla yanağını okşadı. Gözleri, İpek'in dudaklarına kilitlenmişti.
Elini İpek’in yanağına dayadığı o an, zaman sanki durdu. İpek’in nefesi kesildi, Kaan’ın gözlerinde gördüğü sonsuz sevgi ve arzu karşısında tüm direnci bir anda dağıldı. İtiraz etmek, kaçmak şöyle dursun, olduğu yere mıhlanmış gibiydi.
Kaan, başını hafifçe eğdi. Sıcak nefesi İpek’in dudaklarına değdi, onu bir ürperti sardı. "Görmezden gelme beni," diye fısıldadı, sesi tutkuyla titreşerek. "Artık kaçmana izin vermeyeceğim."
Ve sonra beklenen an geldi. Kaan, İpek’i hafifçe kendine doğru çekti, diğer eliyle de belini sımsıkı kavradı. Aradaki son mesafeyi kapatıp dudaklarını onunkilere dayadı.
Bu öpüş, bir patlamadan ziyade, yavaş yavaş alevlenen bir yangın gibiydi. İlk temas, yalnızca bir dokunuştu; yumuşak, sorgulayıcı, neredeyse utangaç. Ama İpek'in dudaklarının kendi dudaklarına cevap verdiğini hisseder etmez, her şey değişti. Baskısı güçlendi, daha derin, daha sahiplenicİ bir hale geldi.
İpek, başlangıçtaki şaşkınlığın ardından kendini öpüşe bıraktı. Elleri, daha önce Kaan'ın göğsünde direniş için hazır beklerken, şimdi onun ceketinin yakasına yapışmış, kendini bu sarhoş edici duyguya daha da yakın çekmek için tutunuyordu. İçinde bir fırtına kopuyor, kalbi göğsünde çılgınca atarken, bedeni ise tatlı bir uyuşuklukla kaplanıyordu. Kaan'ın dudakları onu bir arzu denizinde sürüklüyor, her dokunuşla ruhunu titreştiriyordu.
Kaan, İpek'in ağzının şeklini özenle keşfediyor, her kıvrımına sevgiyle dokunuyordu. Nefesi onunkiyle karışıyor, en mahrem dansı edercesine birbirlerine kenetleniyorlardı. İpek'in hafif bir inleyiş sesi, aralarında yankılandı ve Kaan'ı daha da derine, daha da çılgınca öpmeye teşvik etti. Bir eliyle İpek'in yanağını okşarken, diğeriyle onu sırtından kavramış, kendi bedenine daha sıkı bastırıyordu. Aralarından sızan hava bile ateşli ve elektrik yüklüydü.
Bu öpüş, sadece bir fiziksel birleşme değil, aynı zamanda bir itiraf, bir teslimiyet ve bir başlangıçtı. İpek, bu yakınlıkta Kaan'ın kendisine duyduğu tüm aşkı, arzuyu ve bağlılığı hissedebiliyordu. Onun aşkından yanıp tutuştuğu sözler, şimdi bu dokunuşta, bu nefeste, bu sarmalanmada hayat buluyordu.
Sonunda, ciğerlerindeki yanma hissi dayanılmaz hale geldiğinde, dudaklarını ayırdılar. Alınları birbirine dayalı, nefes nefese kaldılar. Gözleri kapalıydı, öpüşün büyüsünü ve sıcaklığını kaybetmemek için. Kaan, İpek'in yanağını okşamaya devam etti.
"Ben" dedi, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti, "Seni seviyorum, İpek. Seni istiyorum. Aşkından yanıp tutuşuyorum. Gerçekten görmüyor musun?"
İpek, gözlerini açtı. Gözlerinde artık inat veya korku yoktu, sadece bir dinginlik ve karşı konulmaz bir aşk vardı. Dudaklarında, Kaan'ın öpüşünün izi hâlâ yanıyordu.
"Evet," diye cevap verdi, sesi titrek ama net. "Evet, seni kıskandım. Çünkü ben de... ben de seni seviyorum, Kaan."
Bu sözler, ikinci bir öpüşü tetikledi. Bu sefer İpek harekete geçti. İki elini de Kaan'ın ensesine doladı ve onu kendine doğru, kararlı ve tutkulu bir şekilde çekti. Dudakları, onunkilerle buluştu.
Bu, kantindeki o masum sohbetlerin, "tesadüfi" karşılaşmaların, iç çekişlerin ve bastırılmış arzuların biriktirdiği tüm enerjinin dışa vurumu gibiydi. İlk temas yumuşak, sorgulayıcı değil, doğrudan, aç ve karşı konulmazdı. İpek, Kaan'ın dudaklarını kendi dudaklarıyla ezdi, ona olan tüm hislerini bu öpüşe yükledi. Kaan şaşkınlıkla bir an donakalsa da, hemen tepki verdi. Elleri beline kaydı, onu sıkıca kendine çekti. İpek'in sırtı, yakındaki bir ıhlamur ağacının gövdesine hafifçe değdi.
Öpüşleri, bir savaş değil, bir kutlamaydı. Aylardır ettikleri o gizli dansın, nihayet müziğe uygun hale gelişiydi. Nefesleri birbirine karıştı, dilleri yavaş, ama hevesli hareketlerle birbirini keşfetti. İpek, Kaan'ın saçlarının ince tellerini parmaklarının arasında hissetti. Kaan ise İpek'in ince belinin kavsinin, avuçlarının içinde nasıl mükemmel durduğunu fark etti. Etraflarındaki dünya, öğrencilerin koşuşturması, kuş cıvıltıları, her şey silinip gitmişti. Sadece ikisi vardı. Ve nefes nefese, birbirlerinden ayrıldıklarında, gözleri hâlâ kapalı, alınları birbirine dayalıydı.
"Çok güzelsin" diye mırıldandı Kaan, hâlâ nefes nefese, zafer dolu ama yumuşak bir sesle. İpek, hüzünlü bir gülümsemeyle başını salladı.
"Özür dilerim," dedi Kaan, alnından bir öpücük kondurarak. "Bir daha asla not getirtmem. Söz."
İpek, ona bakarken, yaş takıntısının ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anladı. Bu, çok derin, çok güçlü bir şeydi. Ve bunun önünde durabilecek bir engel yoktu...