Bölüm 9: KADER OYUNU
Bir ay. Tam dört hafta boyunca, deponun o boğucu havasında, iki yabancı gibiydiler: Yağmur ve Ali.
O malum, şiddetli tartışmanın ardından, Ali bir sonraki hafta dövüşe gelmemişti. Yağmur, o geceyi tekrar tekrar düşünmüş, her seferinde haklı olduğuna daha çok inanmıştı. Ali'nin davranışı kabul edilemezdi. Ona para fırlatmak... Onu bir satın alınabilecek eşya yerine koymak... Öfkesi, ilk günlerde içini yakıp kavurmuştu.
Ama sonra, Ali geri döndü. Ve geri döndüğünden beri, Yağmur onun için yoktu. Diğer üç hafta boyunca, rakiplerini buz gibi bir soğukkanlılıkla, ezici bir farkla nakavt etti. Maç biter bitmez, Cihan'dan parasını alıyor hiç kimseye, özellikle de Yağmur'un olduğu köşeye bakmadan, terini ve kanını silmeden depodan çıkıp gidiyordu. Onun bu radikal görmezden gelişi, Yağmur'un öfkesini zamanla aşındırmaya başladı. Zaman ilerledikçe, söylediği sözlerin ağırlığı sırtına biner oldu.
"Senin kirli parana ihtiyacım yok!"
"Senin gibi onurumu satmıyorum!"
O sözler, Ali'nin zaten kanayan yarasına tuz basmış olmalıydı. İpek'ten Kaan'dan öğrendiği, babalarının hikayesini, Ali'nin lisansının nasıl yandığını dinlemişti. Bu adam, hayatı boyunca onuru için dövüşmüş ve o onuru bir yumrukla kaybetmişti. Yağmur'un sözleri, onu en hassas yerinden vurmuştu. Evet, Kral bir pislikti ve Ali onu korumak istemişti. Ama o, kendini koruyabilecek bir yetişkindi! Ayrıca, bu işten kazandığı para hayatiydi. Sadece kendi kirasını, faturalarını ödemekle kalmıyor, artanını da Anadolu'daki ailesine gönderiyordu. Bu işi, okulu bitirene kadar sürdürmek zorundaydı. Seçme lüksü yoktu.
Ali ise Yağmur'a kırgın değildi. Aslında, onun söylediği her şey doğruydu. O, para için dövüşen, onurunu bu karanlık dünyada bir kenara bırakmış bir adamdı. Yağmur ise saf, temiz, hayatla mücadele eden ama ilkelerinden ödün vermeyen biriydi. Ona karşı hissetmeye başladığı şey –o koruyucu içgüdü, o çekim– onu rahatsız ediyordu. Kendisi, onun hayatına iyi gelmezdi. Onu daha fazla incitmekten, bu kirine bulaştırmaktan korkuyordu. Bu yüzden, ondan uzak durmak en iyisiydi. Görmezden gelmek, acıyı uzun vadede hafifletirdi.
Ta ki o ayın son dövüşüne kadar.
Ali, o gece her zamankinden daha dikkatsizdi. Aklı, ister istemez, köşede duran Yağmur'daydı. Onun bir aydır kendisine bakmadığı o soğuk, mesafeli ifadeyi görüyordu. Bu dikkatsizlik, rakibinin, Ali'nin gardını açtığı bir anda, elmacık kemiğinin hemen üzerindeki o ince ve hassas bölgeye isabetli bir yumruk indirmesine neden oldu.
Çat!
Küçük ama keskin bir ses. Ali'nin başı anında geriye gitti. Anlık bir sersemlik. Yumruğun etkisiyle değil, yaranın verdiği şokla. O bölgeyi hemen eliyle kapattı, ama kan, parmaklarının arasından sızmaya başlamıştı bile. Maçı bitirdi, nakavtla değil, teknik nakavtla kazandı, ama bu sefer kaçamadı. Yarayı gizleyemezdi. Cihan, onu doğruca Yağmur'un olduğu köşeye yönlendirdi.
Böylece, bir ay sonra ilk kez, mecburiyetten de olsa, baş başa kaldılar. Tedavi odasında. Hava, geçen seferki öfkeden de, bir aylık sessizlikten de daha ağırdı.
Yağmur, hiçbir şey söylemeden çantasını aldı. Ali, bir sandalyeye oturmuş, başı hafifçe öne eğik, yarasını tutuyordu. Yağmur yaklaştı. "Elini çek," dedi, sesi nötr ve profesyoneldi.
Ali, elini çekti. Yarayı gördü. Derin ve kenarları parçalıydı. Tam elmacık kemiğinin üzerinde, yüzünün en dikkat çeken yerlerinden birinde.
Yağmur, nefesini tutmuştu. İçi bir tuhaf oldu. O yarayı görmek, bir aydır içinde biriken tüm öfke ve gururu eritmeye yetmişti. Sessizce çalışmaya başladı. Antiseptiği, pamuğa döktü, yaranın etrafını temizledi. Her dokunuşu, Ali'nin kaslarının biraz daha gerilmesine neden oluyordu. Ama ses çıkarmıyordu. Sadece, Yağmur'un ona bu kadar yakın olmasının yarattığı elektriği hissediyor, kalbi göğsünde hızla çarpıyordu. Bir aylık uzaklık, tüm uyuyan hislerini uyandırmış, onları daha da keskinleştirmişti. Onun kokusu, nefesinin sıcaklığı, o konsantre olmuş ifadesi... Hepsi, onu büyülüyordu.
Sessizlik odayı dolduruyordu, içi çığlıklarla dolu bir sessizlik.
Yağmur, yarayı temizledikten sonra, dikiş setini hazırlarken, daha fazla dayanamadı. Bu ağır sessizliği bozmak zorundaydı. Gözleri hâlâ Ali'nin yarasındayken, alçak, ama net bir sesle konuştu.
"Söylediğim sözler... biraz ağırdı. Özür dilerim."
Ali, şaşkınlıkla başını kaldırdı. Yağmur'un ona baktığını gördü. Gözlerinde öfke değil, samimi bir pişmanlık vardı.
"Hayır," diye fısıldadı Ali, sesi gergin. "Haklıydın. Benim hatamdı. Sana o şekilde davrandığım için...asıl ben özür dilerim."
Bir anlık göz teması. Aylar sonra ilk kez gerçek bir iletişim. Yağmur'un yüzünde, yavaş yavaş, minik bir gülümseme belirdi. Önce dudaklarının kenarlarında titreyen bir kıpırtı, sonra yanaklarına yayılan bir ışıltı. Gözleri ışıldadı.
"O zaman," dedi, sesi artık yumuşacık ve sıcak, "barıştık"
İşte o an oldu. O gülümseme. Ali'yi yerinden eden, tüm mantık duvarlarını yıkan bir şey. Yağmur, o kadar yakın, o kadar güzel ve o kadar saf duruyordu ki... İçgüdüsel bir hareketle, elini Yağmur'un yanağına götürdü. Cildi yumuşacık ve sıcaktı. Yağmur'un gözleri kocaman açıldı, şaşkınlıkla, nefesi kesilmiş bir halde ona baktı. Bir direnme olmadı. Sadece bir bekleyiş vardı. Yavaşça, göz kapakları titreyerek kapandı.
Ali, hafifçe eğildi. Aralarındaki mesafe azalıyordu. Sıcak nefesleri birbirine karışmıştı. Tam dudakları birbirine değecekken...
Gıcırtı!
Odanın kapısı aniden, gürültüyle açıldı. Cihan, başını içeri uzattı. "Ali! Dışarıda bir işin var. Hemen!"
Ani gürültüyle ikisi de irkildi. Yağmur, bir adım geri sıçradı, yüzü ateş gibi yanıyordu. Ali, hızla elini çekti, sanki yasak bir şey yaparken yakalanmış gibi. Kalbi, göğsünde deli gibi çarpıyordu.
"Geliyorum," diye boğuk bir sesle karşılık verdi Ali, Cihan'a. Adam gittikten sonra, Yağmur'a baktı. Bakışları karmaşık, yüzünde bir şaşkınlık ve pişmanlık vardı.
"Ben... gitmem lazım," diye mırıldandı. Hiçbir şey söyleyemeden, odadan çıktı.
Yağmur, orada öylece kalakaldı. Elini, Ali'nin bir saniye önce dokunduğu yanağına götürdü. O an neredeyse oluyordu. Neredeyse... Ve bu düşünce, onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu.
.....
Ertesi gün, Yağmur dinlenmeye çalışıyordu ki, kapı çaldı. Kapıyı açtığında karşısında Emre'yi görünce donup kaldı. Yüzü bir anda asıldı.
"Ne işin var burada? Nasıl buldun burayı?" diye sordu, sesi buz gibi.
"Yağmur, lütfen. Seninle konuşmam lazım," dedi Emre, yalvaran bir ifadeyle. "Banu'yla ayrıldım. O bir hataydı. Ben seni seviyorum. Seni istiyorum. Lütfen, bir şans daha ver."
Yağmur, inanamıyordu. Bu ne cüret, ne pişkinlikti? "Ciddi olamazsın," diye güldü, acı bir şekilde. "Defol git buradan, Emre."
Ama Emre ısrar etti. "Hayır, gitmeyeceğim! Sende beni seviyorsun, biliyorum! O sadece bir hataydı oldu, hepsi bu!" diye bağırarak aniden ileri atıldı ve Yağmur'u zorla öpmeye çalıştı. Yağmur, başını çevirip itmeye çalıştı, ama Emre güçlüydü.
Tam o sırada, sabah koşusundan dönen Ali, bahçe kapısından içeri girdi. Ve tam da Emre'nin Yağmur'u zorla öpmeye çalıştığı o anı gördü.
Dünyası başına yıkıldı. Kalbi, göğsünde sıkışıp kaldı. Bir an, nefes alamadı. Geçen gece neredeyse öpüştükleri kız, şimdi başka bir erkeğin kollarındaydı. Tüm o anlar, tüm o hisler bir yalan mıydı? İçini zehir gibi bir hayal kırıklığı, bir ihanet duygusu kapladı. Bakmaya daha fazla dayanamadı. Yüzünü buruşturdu, arkasını döndü ve oradan, o ihanet manzarasından uzaklaşmak için hızla koşmaya başladı. Kendine kızgındı. Neden bu kadar üzülüyordu ki? Onunla ne alakası vardı?
İçeride ise Yağmur, son bir güçle Emre'yi itmeyi başarmıştı. Öfkeden titriyordu. "SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN?" diye bağırdı ve tüm gücüyle, Emre'nin yüzüne okkalı bir tokat indirdi.
ŞAK!
Ses, bahçede yankılandı. Emre, şaşkınlıkla yanağına yapıştı.
"DEFOL BURADAN!" diye haykırdı Yağmur, gözleri öfkeden ateş saçıyordu. "BİR DAHA ASLA YÜZÜNÜ GÖRMEK İSTEMİYORUM!"
Emre, sendeleyerek geri çekildi ve sonunda pes ederek oradan uzaklaştı.
Ancak bu sahneyi izleyen sadece Ali değildi. Caddenin karşısında, bir aracın ardına saklanmış, birisi daha vardı: Banu. Emre'den şüphelenip onu takip etmişti. Ve elindeki telefonuyla, Emre'nin Yağmur'u zorla öpmeye çalıştığı anın mükemmel bir fotoğrafını çekmişti. Ama açı öyleydi ki, Emre'nin zorladığı, Yağmur'un ise direndiği belli olmuyor, sadece öpüşüyor gibi görünüyorlardı. Aynı Ali'nin gördüğü 3 saniyelik an gibi...
Banu'nun yüzünde, zehir gibi bir gülümseme belirdi. Telefonunu cebine koyarken, içinden geçirdi: Güzel. Çok güzel. İkinize de yapacağımı bilirim Yağmur. Bakalım Anadolu'daki muhafazakar ailen, kızlarının kapı önünde erkeklerle öpüştüğünü görünce ne diyecek?
Ve o an, parmağıyla, fotoğrafı Yağmur'un ailesine göndermek için 'gönder' tuşuna bastı.